13.8.06

politikam

Ülkemizde politikanın üç temel dinamiği olarak taraf bulan sistemlerin, kendi penceremden, en basit anlatımla, bu kavramları ilk kez duyanların anlayacağı düzeyde, görünen özeti aşağıdaki gibidir:

1-Sosyalizm, bu ülkenin insanlarına su, hava ve ekmek kadar acil ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.
Sosyalizm’in doğası: su, hava ve ekmeği herkese kolay erişilir kılmak değil midir? Sömürüyü, cahilliği ve kaderi ortadan kaldırdığımızda, sosyalizmin getirileri otomatiğe bağlanmış olacaktır. Bu üç öğe kolay kaldırılamayacağından, stratejiyi doğru seçmek öncelik kazanacaktır.

Sosyalizmin temel yorumu değil de, mücadele stratejisi konusunda, sol kadroların farklı görüşteki inatları yüzünden, zaman mevcut düzenlerin lehine işlediği görülüyor.

"Ya hep ya hiç" diyenler, "süreç içerisinde ne koparırsak kârdır" diyenler, tamamen umutsuzluktan dolayı fikren teslim olanlar...vs. yüzünden, bir adım yol alınamadığı çıban gibi ortada!

2-Hz. Muhammed'i islam dininin, dolayısıyla, ona bağlı şeriat sisteminin fikir tercümanı, yaşadığı zamanın akıllı bir devrimcisi olarak görmekteyim. Kullandığı yöntemlerin “rajonunu”, çağdaşlarının nabzına uydurduğuna inanıyorum.
Böyle de olsa, kendi çağında uygarlığa önemli kazanımlar sağladığını düşünüyorum. Yenilenmede esneklik özelliği olmadığından, doğal değişimler karşısında kırılgan ve iddiasız olduğunu anlıyorum.

Dinler, genellikle eğitim oranı düşük, kendini evrenden yarı yarıya soyutlamış insan topluluğunda yer edinebilmiş olması bir rastlantı mıdır? Tarihte ve hala günümüzde de, insan emeğini sömürmeyi kolaylaştıran bir yapıya sahip olduğundan, aynı zamanda yapay mutluluk üreten, gerçekte mutsuzluk kaynağı haline gelen bir sistem olagelmiştir.

3-Mustafa Kemal Atatürk’ü, devrime (değişime) gebe olan Osmanlı düzeninden,“Çağdaş Cumhuriyet”i sezeryanla doğurtan bir doktor olarak görmekteyim. Yaşadığı devrin koşulları karşısında, pragmatist davranışı “köprüden geçene kadar”ki stratejisi olsa da, yol açtığı sistemin dengelerini sermaye lehine kurguladığından, SİTEM ediyorum!

En önmlisi de, ülkemizde sosyalizmin halk tarafından anlaşılabilmesi için, -en azından ilke olarak- bir önceki (Osmanlı) düzeninden daha üretken bir anayapıya sahip olması önemini artırmaktadır.
Yine de teokrasinin açmazlarından kurtarıp, daha ileri bir sisteme liderlik ettiği için, saygıyla anıyorum.

“SOL nedir” konusunda, blog ve forum aleminde tespit ettiğim anlama eksikliklerini ve de ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak, bir araştırma-derleme-yorumlama çalışmasının gerek olduğunu düşünüyorum.
Dünyayı yağmacılıktan arıtma çabasında sol şemsiye altındaki farklar, yöntem çatışması olarak kendini gösterir. Evrendeki bütün değerleri ve yaşama koşullarını insanca paylaşabilme ihtiyacı, düşünebilme ve sorgulayabilmeyi zorunlu kılar.
Huzurlu yaşama koşullarının en yaygın haliyle yaratılması için bir ihtiyaçtan doğan
sol ideolojiyi tanımak, bu anlamda çağın en önde gelen hayat görüşü olduğu, içinde yaşadığımız pratikten de bellidir.
Yaşıyor olduğumuz düzenin arızalarını ve tarihi sürecini bilmek, “sol”un farkını anlamaya kapı aralayacaktır.
Evrende, insan için gerekli olan bütün materyalleri çar-çur etmeye karşı bir başkaldırı ve yeniden biçimlendirme projesi olan sosyalizm, sol cephenin en somut anlayışı olmaktadır. Komünizm ütopyası ile sosyal demokrasi gevşekliği arasında, iki ayağı yere basabilir yaşayan nesillerin dahi yararlanabileceği bir merkez ağırlıktadır sosyalizm.
Bu gün dünyanın felaket çanlarını çaldığı yüz, hatta son otuz yılda, Marksizm’e su,hava ve ekmek kadar ACİL ihtiyacı olduğu kesindir. Zaten Marksizm’in iddiası da su hava ve ekmeği kolay erişilebilir yapmak değimidir Gerisi sadece strateji ve çıkar çatışması tartışması kapsamında kalabilir.

Sol” şemsiyesi altındaki fraksiyonlar, hedefe taşıyacak stratejinin içini dolduran, gök kuşağı renkleri görünümünde, yan yana durmaktadır.

Bu renk dizilerinin en sağında bulunan açık sarı (ya da açık mavi) renk, kırmızıdan türeme soluk bir renktir. Kendini Sosyal Demokrasi olarak adlandıran bu yaklaşımın, sermaye ideolojisiyle sınır komşusu olarak yaşamayı, tercih etmesinde kendince mazeretleri vardır. Vahşi liberal-kapitalizm düzeninde emek ile sermayeyi belli kriterlerde uzlaştırma misyonuyla “sol”culuğunu belirlemeye çalışır.

Gök kuşağının en sol çizgisinde duran kızıl renk ise, solun en tavizsiz ve acilci yanını temsil etmektedir.

“Komünizm” tanımıyla bildiğimiz bu renk, içinde yaşadığımız koşulların ve “muhatabın” gücünü hiç dikkate almayan, ölümüne mücadeleden daha başka stratejiyi ciddi bulmayan, bir yaklaşım olarak bilinir.

Aradaki SOSYALİZM modelleri ise, hedefe somut, yani "muhatabın" gücünü tanıyarak yola çıkmayı kabul eden AKILCI yaklaşımlarıyla tanınır. Kendi aralarında bazı nüans farkları olsa da, içinde bulunulan vahşi kapitalizmin alnına kurşun sıkmak yerine, sivri dişlerini törpüleyerek, kan ile beslenmesini engelleyerek, ölümünü sindire sindire gerçekleştirmeyi hesaplayan bir anlayıştır.

Özetle, sosyal demokrasi, kapitalizmin egemenliğine razı olamnın koşulunu ileri sürer. Bu koşul, emekçilerin aç kalmayacak kadar yaşayabilmelerine fırsat tanımasıyla yetinilen “tavizci” bir anlayıştır.
Sosyalizm, “Emeksiz yemek olmaz” özdeyişini yaşama hakim kılabilmek için, mücadele sürecinde çok yönlü araçlardan yararlanmayı seçen bir anlayıştır.
Komünizm ise, sömürüyü sonlandırmak için, koşulların olgunlaştırılması sürecini kayıp sayan bir anlayış olarak bilinir.

* * *
Kapitalizmin çerçevesi: “Yeni liberalizm”in, dünyayı fethetme çabası içinde, tarihi süreci izleyerek geldiği noktadaki adı, “ekonomi-politik bir ideoloji”dir.
Serbest piyasa: rekabet, üretkenlik, verimlilik, serbest değişim (mübadele)…vs. ana prensiplerini oluşturur.
Bu prensipler, ilk anda kulağa hoş gelen, ama temelini sorgulatma öğesi barındırmayan, “kurnazlığın”adıdır aynı zamanda.
“Bireye, bireysel etkinliklerde özgürlük ve ayrıcalık tanıyan” bir iktisadi kuram olarak anlatır kendini.
Ama, FIRSAT EŞİTLİĞİNİnin ne geçmişini, ne de geleceğini dikkate almaz. “Yeni dünyanın yeni düzeni” lakabını üstlense de, aslında eski “sömürü birikiminin” üzerinde oturduğunu düşünmeye fırsat tanımaz.
Bu durumda “yeni” sıfatı magazinel olarak şu düşünceyi çağrıştırır: geçmişte haram paranın gücüyle hacca gidip, paranın kaynağını aklayarak, bundan sonra “hayır-hasenat” ve üretim-yatırım ile uğraşmayı düşünüyorum” çabası…. olsa da, egemenliği pekiştirmek için daha da kurnazca bir noktaya götüreceği bellidir.
Temel olarak liberalizmin tezi, “ekonomi alanında kendiliğinden oluşan bir doğal düzenin varlığı” iddiasını taşıyor. Bu düzenin güvenliği için ise, devletin küçülerek, bir “gece bekçiliği ve sınır muhafızlığı” düzeyine indirgenmesi isteniyor.
Denetim mekanizmalarının ve homojenliğin sıfır olduğu bir başlangıçta bu teklifi sunarken, “ilkesinde bulundurduğu “homojenlik” aslında, kendine benzer ve aynı fırsatları kullanma gücü olabilecek birkaç rakibin varlığını, oyunun kuralı sayıyor.
Tıpkı doğadaki vahşi yaşam gibi, “mal-mülk güçlünün hakkıdır” anlayışına kilitliyor düzeni. Kendi gibi güç edinmişlerle dünya “değer” bölgelerini anlaşarak ya parselliyor, ya da”rekabet” adı altında kıran-kırana (yok etmecesine) savaşıyor.
Doğadaki vahşi yaşamdan daha geride olmasının belirtileri de, “biriktirme tutkusu”dur. Doğadaki en vahşi hayvan bile zayıfın ağzından aldığı bir avı yedikten ve doyduktan sonra, kalanını terk edip, uysallaşıyor da; bunların “İD” dürtüleriyle, doyduktan sonra da onu stoklama ve onunla toplum üzerinde egemenlik sağlama ihtiyacı hissediyor!...
Liberaller, dünyayı bir metalaşma ve pazarlanma kıskacına sokmaya çalışan ideolojileriyle, emeği, dolayısıyla insanı da bir “meta” sınıfına sokuyorlar.
Özetle,
Liberallerin bireysel özgürlükten anladıkları, “iktisadi özgürlüktür”. İktisadi özgürlüğe erişildiğinde, bireysel özgürlükle- toplumsal özgürlük çelişmeye başlar. Birinin kazanması, diğerlerinin kaybetmesine bağlıdır. Sonuçta servetin gücü, politikayı da “toplumasal yapıyı da servet sahiplerinin sürekli çıkarına kullanacak şekilde biçimlendiriyor. Paradigmayı bu bir avuç azınlık belirleyince, toplum da kendi çıkarının farkında olamıyor, başına gelen önlenebilecek felaketleri bile “kader” gibi algılayabiliyor.

Çoğunluğun emek değeri gibi yasalar da, doğal kaynakların kullanımı da elinde güç olanların emrine ve çıkarına terk ediliyor. Sorun bunu koparabilmekte, asıl sahiplerine iade edebilmekte.

Solu “servet düşmanı” olarak tanımlama çabası, yüzeysel bir demagojiden ibarettir. Oysa, “servet düşmanlığından, EMEK DÜŞMANLIĞI nın (alınteri gaspı)sorgulanması daha öncelikli olması gerekir. Çünkü mağdur olan sermaye değil, emektir.
” Servet düşmanlığı” yerine “servet egemenliği düşmanlığı” dersek, “asıl anlamın” üzerindeki örtüyü kaldırmış oluruz.
Toplumsal ittifak, özgür bireylerin iradelerinin, gönül birliği ve eşitlik ilkesiyle yan yana getirilmesidir, üst üste değil.
İnsan sosyal bir varlıksa (başka da yolu yok), toplumsal uyum kriteri oluşturması, toplum iradesine “teslim olmak” değil, özgürlüklerin yaşama uyarlanabilecek akordudur.
Solun “kabesini ve kutsalını” (varsa) kabul etmiyorum. Bizler /%85’imz) birbirimize benzeriz aslında. Ama dış koşullanma ve özentilerle, umutla, hayalle, sözverilerle vs bir avuç azınlığa özenme hayaliyle yaşarız! Bu bir arızalı durumdur. Eşitlik sağlayabilecek toplumsal düzeni gökten beklemeyeceğiz.

Sol bir avuç çıkarcının pompaladığı ahlakı red eder. Bu açıdan, sol “ahlaksızdır”. Ancak, “temel hakları hiçe sayan” değil tam tersine, temel haklar üzerine kurulmuş bir bakış açısıdır.
Solun otokontrol mekanizması dediğimiz “anarşizm”i doğru kanaldan keşfetmişseniz eğer, “emir merkezli” bir düşünce olmadığına inanırsınız.

Evet, sosyalizmin “komünizm” gibi bir ütopyası olduğu halde, Liberalizmin de bir ütopyasının olduğunu biliyoruz. Tüm yaşamsal faaliyetlerin “homojen” olması ütopyası gibi… ama köprüleri farklı..

hayatı verimli kılan, “toplam fayda GRAFİĞİNİ” çizmek şart oldu. Orada göreceğiz ki, Liberalizm-kapitalizm’in toplam üretiminden, sosyalizmin toplam üretiminin daha fazla olabileceğini.... Aradaki en önemli farkın da, kapitalizmin, "işsiz potansiyelini", emeğin ücret rekabetini önlemesi açısından gereklilik olarak görmesi. Bir de sosyalizmde, elde edilen değerlerin daha (eşite doğru) yaygın dağılımını sağlayacaktır.

Tanrısallaşmak" hamlesi, kolektif bilince meydan okumak dürtüsünden yola çıkar hep.
Öyle ki, yalnızlığı (tekliği) seçen yalnızca tanrılardır.
Bireyin servet ve egemenlikte bencillik tutkunluğu ise, tanrının taklitinden başka bir şey değildir.
Bu nedenlerle, kolektif bilinç daha çok, tanrıyı kendi haline rahat bırakmayı gerektirir. Yoksa her başıboş bilinçsizlikten tanrıyı sorumlu tutmak gibi bir tembelliği de yoktur; (kader ve şer gibi).

Bu yüzden martıların en yüksekten uçanlarıyla, servet yığınağı yapanların yalnızlığı, tanrılığı yüksekte arama sanrısından başka nedir?

Aşırı zenginlik bu yüzden yalnızlıktır. Tanrı mutsuz mudur yalnızlıktan bilinmez ama, taklitçilerinin ölümden aldıkları acı bile, yaşamlarındaki toplam mutluluğu borçlu çıkaracak güçtedir.Bu "yoksulluk mutluluktur" olarak algılanmasın. Katlanılması zor olan yoksulluk değil, -daha çok-yoksulluğun nedenleridir.

Bilimsel sosyalizmin nefret ve intikam üzerine yürütmez mücadelesini. Ancak hukuku ve hümanizması vardır anladığım kadarıyla. Nefretinin olmaması, başkalarının alın terini “cukkalayarak” servet edinenlere torpil geçeceği anlamına gelemez.

Eğer, elinizde bulunan mülkiyet, ulusal servetin kişi başına düşen miktarını aşmıyorsa, müdahale etmek uygun düşmeyecektir. Hele inanç ve fikirlere hiç müdahale edilmemelidir.

Sadece geçiş dönemlerinin biraz sancılı olabileceğini hesaba katmak gerekir. Yoksa, “İd duvarını” aşmak pek de kolay olmayacaktır.

Stalin’i aşmış olacağımızı düşünüyorum şimdilik. Her ne kadar onun gerekli olduğunu düşünen dostlar varsa da… Onlarla anlaşmak zorunluluğu, her bireyin bu dünyadaki yaşama hakkını olabildiğince incitmemek zorunlu görülmelidir. Bilimsel sosyalizm, her alandaki düşünceyi “vahiy” katılığında görmez. Söz konusu sosyalizmin toplum projesi olarak getirilmesinde yöntemler bilimsel ve dedektif olmalıdır, nefret yüklü değil.



Köy enstitüleri
Türkiye'de Bağımsızlık Savaşı, geride kaynakları yok olmuş bir ülke, savaşta insan gücünün büyük bir bölümünü yitirmiş, yorgun ve yoksul bir ulus bırakmıştı. Köy Enstitülerinin kuruluşundan hemen önce ülkemizde henüz yarı feodal yapı bozulmamış ana servet ve güç kaynağının toprak olduğu sezinlenememişti. Toprak dağılımı köylüden ve verimden yana değildi. Köylülerin çoğu yarı ortakçıydı. İlkel tarım araçları kullanılmaktaydı. Ayrıca kredi, pazarlama ve kooperatifleşme yoktu. Genel nüfusun %75'i köylüydü ve köylüler parasal güçlükler çekmekteydiler. 1936'da köylerimiz ekonomik ve kültürel bakımlardan kendi içine kapalıydı ve büyük toplumla olan ilişkileri zayıftı. Taşıt ve haberleşmenin olmaması köyler arası işbirliğini engellemekteydi. Bu durum teknik, ticaret ve tarım işlerinde uzmanlaşmayı da engellemekteydi. Bir kısım toprak ağaları ve güçlü kişiler yeni araçlardan ve devlet kredisinden yararlanıyor; pek çok devlet toprağını da ele geçirince tapuluyorlardı. Osmanlıdan kalma bozuk toprak düzeni yüzünden köylülerin çoğu topraksız ve işsizdi.

1935–1936 yıllarında tüm halkın %20,4'ü köy halkının ise %15,5'i okur-yazardı. Şehir ve kasaba çocuklarının %75'i okula gitmekteydi. Köy çocuklarında ise bu oran %25'e düşmekteydi. Ayrıca köy çocuklarının çoğu da 3 yıllık okullara gidiyorlardı. 40,000 köyden 35,227'si okulsuzdu. Ülkedeki toplam resmi ilkokul sayısı 6112 idi. Yılda ortalama 800 öğretmen ödeneklerin yetersizliği, zor koşullar gibi nedenlerle görevden ayrılırken; yılda yalnızca 650–700 öğretmen adayına diploma veriliyordu. Bu yüzden öğretmen sayısı giderek azalmaktaydı.
Bir yandan ülkeyi en baştan inşa edecek diğer yandan yeni bir yaşam biçimi olan Cumhuriyeti yaşatacak ve geliştirecek yeni kuşaklara ihtiyaç vardı. Nüfusun büyük çoğunluğunu köylü oluşturmaktaydı. Dolayısıyla bu yeni kuşakların kaynağı köylü olacak, köylüyü canlandıracak araç eğitim ve eğitimin yeri ise okul değil yeni işlevler eklenmiş yeni bir sistem olmalıydı. Fakat yeni bir sistemin geçerliliğini koruyabilmesi için önceki sistemin kaldırılması gerekmekteydi. Bu yüzden belli başlı atılımlar yapıldı. Egemenliğin ulusa geçmesi gerekliydi; Cumhuriyet kuruldu. Din konusunda bile Meclis'in ötesinde bir güç olmamalıydı; halifelik kaldırıldı. Dini ve temel eğitimi temel alan iki sistem birleştirildi. Arap alfabesi kaldırıldı.

Durumun incelenmesi ve çözüm yolları bulunması için Amerikalı pedagog John Dewey ülkemize getirildi. Köy okullarına, Türk hayatının temeli olan çiftçilerin gereksinimlerini karşılayacak okullara, öğretmen yetiştirecek tipte öğretmen okullarına ihtiyaç vardır diyen John Dewey'in tespitleri üzerine 1926'da Kayseri'de ve 1927'de Denizli'de olmak üzere iki tane 3 yıllık Köy Öğretmen Okulu açıldı. Bu okullar 1932–1933 yıllarında, Öğrencilerinin şehir ve kasabalardan alınması, köye göre yetiştirilmemeleri gibi nedenlerle beklenen başarının sağlanamadığı gerekçesiyle kapatıldı.

1935 yılında İsmail Hakkı Tonguç'un İlköğretim Genel Müdürlüğü'ne getirilmesiyle köy enstitüleri adına ilk atılımlar yapıldı. İsmail Hakkı Tonguç 1946 yılına kadar, yani müdürlükten ayrılana kadar Köy Enstitüsü Sistemi'nin kurulmasında ve ilköğretimdeki gelişmelerde baş sorumluydu. Eğitim götürülmesi gereken 4000 köy vardı ve her köye okul yapılması projenin en az 80 yılda gerçekleşmesine sebep olacağı için yeni bir sisteme ihtiyaç vardı.
Yeni arayışlar ve denemeler yapıldı. Nüfusu az olan köylere kısa sürede yetiştirilmiş elemanlar gönderilmesinde karar kılındı. Askerliğini çavuş ya da onbaşı olarak yapmış bir grup alındı ve altı ay kurs verildikten sonra deneme amaçlı olarak köylere gönderildi. Bu denemeden verim alınınca eğitmen yetiştirme çoğaldı. Ardından 1937 yılında iki köy öğretmen okulu açıldı. Kaydolan köy çocuklarına genel kültür dersleri dahil tarım ve sanat dersleri verildi. Uygulamadan memnun kalınca eğitmenlerin artırılmasına karar verildi.
1938 yılı sonlarında Milli Eğitim Bakanlığı'na Hasan Ali Yücel atandı. Kendisinin çalışmalarıyla önce 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu sonra da 4274 sayılı Köy Enstitüleri ve Köy Okulları Teşkilat Kanunu çıkarıldı. Bu kanunlara göre; Eğitime yeni işlevler yükleniyordu, Köy Enstitüleri kuruluyordu, Köy Eğitim Sistemi getiriliyordu ve eğitim yönetimi yeniden biçimlendiriliyordu. Köy Enstitüsü Sistemi'ni oluşturan bu dört öğeyi incelemek gerekirse;
Eğitime Yüklenen Yeni İşlevler
Köy Enstitüsü Sistemi ile eğitime, eğitsel, ekonomik, toplumsal ve siyasal olmak üzere dört işlev üstlendi.
Köy Eğitim Sistemi
Eğitime yüklenen işlevlerin gerçekleşebilmesi için köye yönelik bir eğitim sistemi oluşturulmalıydı çünkü kent eğitim sistemi köylere ulaşamamıştı.
Yeni eğitim sistemi üç bölümden oluşuyordu; öğrenim çağı çocukları için zorunlu okullar, yetişkinler için zorunlu okullar ve köye eleman yetiştiren kurs ve enstitüler.
Köy Enstitüleri, Köy Eğitim Sistemi'nin ortaöğretim kısmı idi. Amaç ise sadece öğretmen yetiştirmek değil aynı zamanda köyün ihtiyacı olan usta insan gücünü de yetiştirmekti. Köy Enstitüleri kuruluşundan üç yıl sonra sağlıkçı da yetiştirmeye başladı. 1946 yılına kadar yirmi yerde köy enstitüsü açıldı ve daha sonra yirmibire çıktı. Bu enstitülerde öğrencilerin bütün ihtiyaçları enstitü tarafından karşılanıyordu. Böylece fakir ama zeki köy çocuklarına eğitim imkanı sunuluyordu.
Köy Eğitim Sistemi'nin iki genel amacı vardı. İlki yıkılan ülkenin kurulması ve kalkındırılması ikincisi ise Türkiye Devrimi'nin ürünü olan Cumhuriyet'in korunması, yaşatılması ve geliştirilmesiydi.
Köy Eğitim Sistemi'nin belkemiği Köy Enstitüsü idi. Bu yüzden kurulmak istenen sisteme Köy Enstitüsü denilmişti. Burada eğitilenler, üretim güçlerini ve Cumhuriyet'e olan inançlarını hem köye hem de sistemin üst basamaklarına taşıyacaklardı. Köy Enstitüsünün amacı, Köy Eğitim Sistemi için orta kademe insan gücünü yetiştirmek ve iyi olanlarını Yüksek Köy Enstitülerine hazırlamaktı.
Köy Enstitüleri, bölgenin tarımsal, toplumsal, geçimsel, sanatsal, kültürel ve sağlıksal durumunu araştırıp öğretim programını bu araştırmalara göre düzenlemiştir.

Köy Enstitüleri'nin eğitim programları diğer öğretim programlarına uymuyordu. Genel kültür ve meslek dersleri dışında ayrıca köyün kalkınmasına faydası olacak bilgiler ve beceriler veriliyordu. Eğitim programının yapılmasında uyulan ilkeler şunlardı:
Eğitim, öğrenciye öğrenmeyi ve araştırmayı öğretmelidir.
Üretim için eğitim yapılmalıdır.
Eğitim öğrenci merkezli olmalıdır.
Eğitim sürekli olmalıdır.
Her tür etkinlik, köyü kalkındırma amacına hizmet etmelidir.
Enstitü eğitimi laik olmalıdır.
Eğitim demokratik olmalıdır ve öğrencilere demokrasiyi yaşatmalıdır.
Enstitüye giren her öğrenci başarılı olmalıdır.
Enstitülerde verilen dersler üç ana grupta toplanmaktaydı. Bunlar:

Genel Bilgi Dersleri
Türkçe, tarih, matematik, coğrafya, yurttaşlık, fizik, kimya, kooperatif, resim, müzik, sağlık bilgisi, beden eğitimi ve ulusal oyunlar, askerlik, yazı, yabancı dil, öğretmenlik bilgisi, ev idaresi ve çocuk bakımı.
Ziraat Ders ve Çalışmaları
Tarla ziraatı, bahçe ziraatı, zoo tekniği, arıcılık, ipekböcekçiliği, sanayi bitkileri ziraatı, kümes hayvancılığı, balıkçılık ve su mahsulleri.
Teknik Ders Çalışmaları
Demircilik, dülgerlik-marangozluk, yapıcılık, fotoculuk, pratik bilgiler, biçki-dikiş, çocuk bakımı, halıcılık-dokumacılık, örgü, nakış-çamaşır, ev idaresi.

Köy Enstitüleri'nin, çok kısa ömrü olmasına karşın ülkeye eğitsel, ekonomik ve toplumsal alanda çok büyük katkıları olmuştur. Köy Enstitüleri, eğitsel alanda bakılacak olursa ülkenin gelişmesine etkisi olan çok sayıda mezun vermiştir. Ekonomik alanda ise, köylü o zamanın en son teknolojisiyle tanışmış ve eski tarım şekli tarihe karışmıştır. Köy Enstitüleri'nde yetişmiş ve bu ortamda bulunmuş olan elemanlar gittikleri yerlerde aynı demokrasi ortamını yaratmak için çaba göstermişlerdir. Bu bağlamda Köy Enstitüleri'nin toplumsal etkisi de çok büyüktür.
Köy Enstitü Sistemi Türkiye Devrimi'nin bir parçasıydı ve her devrime karşı olanlar olduğu gibi bu sisteme de karşı olanlar vardı. Köy Enstitüleri'nin kapatılış nedenleri dört başlık altında toplanabilir:
Siyasal Nedenler: Köy Enstitüleri'nin kurulması için çıkartılan kanunun kaldırılması için mücadele eden birçok insan vardı. Köy Enstitüsü Kanunu oylamasına 151 milletvekili katılmamıştır. Milletvekillerinin bu şekilde davranmalarına sebep aydınlanan halkın bir gün yönetime ortak olmak istemesi ve kendilerine zarar vermesi ihtimali olabilir.
Toplumsal Nedenler: Yeni okulun ve öğretmenin köye gelmesi, köyde belli başlı insanların çıkarlarını etkileyebileceği için Köy Enstitüleri'ni istemeyenler vardı.
Ekonomik Nedenler: Aynı anda dört beş köye sahip köy ağaları vardı ve köylüler ağaların malı konumundaydılar. Köylünün aydınlanması ağaların çıkarlarını zedeleyebilirdi.
Eğitsel Nedenler: Geleneksel eğitim sisteminden ödün vermek istemeyen, eski sisteme bağlı kalmayı isteyen belli bir kesim vardı ve bu kesim Köy Enstitüleri'nin kapatılması için çaba gösteriyorlardı.

Ayrıca, savaş yılları olması nedeniyle eğitime gerekli ödeneğin devlet bütçesinde ayrılamaması, fiziksel koşulların yetersizliği ve Köy Enstitüleri'nde çalışacak gönüllü ve inançlı insanların az olması da Köy Enstitüleri'nin kapatılmasında büyük rol oynayan etkenlerdir.

Siyasi iktidar 1946 yılı seçimi sonrası, bu belli başlı sorunları çözmek için Köy Enstitüsü Sistemi'nin özünü değiştirmeye karar vermiştir. 1947 yılında ise bu değişiklikler sonucu sistem son bulmuştur.

Mehmet BaşaranTalip ApaydınFakir Baykurt ve Mahmut Makal , öğretmenim Şevket Yücel gibi pek çok yazar ve aydın köy enstitüsü mezunudur.

KÖY ENSTİTÜLERİ'nin başardıklarını şöyle özetleyebiliriz:
Yüzyıllardır biriken feodal toplumun üretim ve yaşam biçimini ortadan kaldırmaya başlamıştır.
Bilimsel ve felsefi anlamda laik eğitim başlamıştır.
Feodal toprak rejiminin değişimi toprak ağalarının kendilerinin ortadan kaldırılma tehdidinin hissetmelerine neden olmuştur.
Sanayi için eğitilmiş, nitelikli iş gücü oluşmaya başlamıştır
Sanat, edebiyat, bilim teknoloji de olumlu beklentiler oluşmuştur.
Atatürk'ün özlediği demokratik toplum ve kültür için kurumsal alt yapı oluşmaya başlamıştır.
Ataerkil toplumdan çekirdek aile toplumuna dönüş belirtilerini vermeye başlamıştır.
Ezberci değil, analitik düşünen- sorgulayan birey yetiştiren demokratik ve üretici eğitim başlamıştır.

Bu bağlamda yukarıda yer alan özellikler statükoyu rahatsız etmeye başlamıştır. Köy Enstitülerini kuranlar da yıkanlar da statükolarını korumak ve güçlendirmek için hareket etmişlerdir. Bu emellerini gizlemek için de "Köy Enstitü"lerinin üzerinden politika yapmışlardır.

Görüldüğü gibi, demokratik kültürden, bilim ve bilimsel düşünceden yana olmayan her birey ve kurum Köy Enstitülerinin ortadan kaldırılmasında birinci derecede sorumluluk sahibidir.

ATATÜRK’ÜN EKONOMİK POLİTİKASINDAKİ SANCILAR

Atatürk'ün ekonomik hamleleri, feodal mirasın ve pasif, mistik yapılı halkın kapasitesine uymadığından, bir avuç aydın burjuva sınıfının büyük çabalarıyla ancak ayakta kalmaya çalışmıştır.

Atatürkçülüğün "Halkçılık" ilkesi sınıfsız toplum argümanına göre tanımlanmışsa da, Anadolu’da aşiret reisleriyle din baronlarının egemenliğine dokunulmadığından, bu tanım da havada kalmıştır.

Devlet eliyle özel teşebbüsün kurulması ve beslenmesi, kapitalizmin doğasıyla da uyum sağlayamadığından, bir yığın devlet teşvikine rağmen, başarısız olunmuştur.
Devrimin ve bütün politikaların dar bir çerçevede sürdürülmesinin nedeni, geniş halk kesiminin (köylülerin) Osmanlı geleneklerinden gelen ağa-derviş kıskacındaki depolitizasyonluk durumu idi.

Ticaret yasalarını aldığımız İtalya, Almanya, hatta Şili gibi ülkelerde, burjuvalşama süreci, feodal toplumun evrimleşmesiyle, halkların en geniş kesiminin katkısı sağlanmış, kurumlarına ve denetim mekanizmalarına, doğal süreç içerisinde örgütlenmelerini sağlama fırsatı sunmuştur.

Kemalist yöneticiler, Batı ülkelerine benzer bir burjuva sektör ekibi oluşturma yoluna gitse de, mevcut kitle kültürünün baygınlığına yenik düştüğü durumlar olmuştur. Bu durumlar, devrim liderinin hanesine yazılan eksiler olacaktır.

Sosyalist kadroların (şiddetle) dışlanmasıyla iyice daralan Kemalist çember, İzmir İktisat Kongresinde daha çok, mevcut yapıdaki özel sektörün mevzilenmesine hız katmıştır.

1927-33 yılları arasında, SSCB'nin TC’ye verdiği, 20 yıl vadeli faizsiz ve bedeli ihracat ile ödenecek olan kredi kalkınma dinamizminde önemli bir paya sahiptir.

Bu krediyle, 1. beş yıllık kalkınma planı devreye sokularak, çeşitli sanayi kuruluşlarına yatırım yapılmış, bu dönemde oldukça başarı kazanılmıştır.

O yıllarda Sovyetler Birliği'nin ekonomik kalkınmasında çok başarılı olmanın nedeni de, planlı kalkınma programına bağlanmaktadır.
Bu yıllarda Sanayi ve maadin Bankasının yerine Sümerbank geçerek, planlı kalkınma sürdürülmüş.

Bu sıralarda en büyük ekonomik değerin tarım sektörü olmasına rağmen, ulaşım sorunları yüzünden dışa ve iç pazara rahat açılamadığı görülmüştür.

Demir yollarının geliştirilmesine ilgi buradan başlamıştır.

**********
Daha sonraki yıllarda Köy Enstitülerinin kurulması, zamanında yapılan hataların telafisi anlamına gelse de, yitirilen yılları geri getirememiştir.

Atatürk’ün çok partili demokratik sistem özlemiyle, farklı görüşlerin siyasi parti kumasına fırsat vermesi, zorlama demokrasinin örneklerini sergiliyordu. Öyle ki, bu fırsatları ilk değerlendiren (bu gücü kendinde gören) Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) ile daha sonra onun yerini alan Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF), Osmanlı gelenekçiliği ve kompradorluğunun çıkarlarını temsil etmekteydiler. Bu yüzden, Kemalizm ile üstü örtülü çatışma içine girerek, Karma ekonomik modelin özel teşebbüs-liberal yanını temsil etmeleri, günümüze kadar süregelen “burjuva –kapitalistleşme” tercihindeki fiyaskonun çekirdeği olsa gerek.

Elin gavuru dediğimiz ülkelerin yaklaşık 30 yıllık kalkınma sürelerinin yanında, bizim 80 yıllık çırpınışımızın altındaki çürük yapı da bu olsa gerek.

Kalkınmak için 30 yıl kullananlarla, 80 yıl kullananlar arasındaki Farkın acısı bile düşündürmeye yetmiyor çoğumuzu.
Batınınki bir süreç, bizimkisi ise bir devrimdi.
Devrimler sürecin doğal seyrini değil, daha çok gerçekliği (ihtiyaçların aciliyetini) izler.
Batı bu aciliyeti 1789 da kavramıştı. Sovyetler 1917 de…
Bu nedenle, Atatürk hazır devrimi gerçekleştirmişken, öncelikle ağalık şeyhlik mevzilerini çökertseydi. Anadolu köylüsünün dikkatini böylece modern yaşam kültürüne yöneltseydi....
Karabük demir-çelik fabrikasında çalışacak adamı jandarma zoruyla getirmek zorunda kalmayacaktı.
Ve acemi kapitalistlerin elinde güme giden sermayenin o yıllar için hayat iksiri olduğu bilinmeliydi.
Ama olmadı, olamazdı. Yukarıdaki nedenler, tek liderin aşabileceği cinsten engeller değildi…..
Zihni örer
 kaynak: AtatürkDevrimiSosyolojisi
Kısa film YouTube: ATATÜRK


KÜBA'DA SOSYALİZM PRATİĞİ
Yarım yüzyıldır süren katı bir ambargo ve ekonomik rekabet koşulları altında, Küba’daki okur yazarlık oranı bir yılda, diğer Latin Amerika ülkelerinin ve ABD’nin kırk yıldır ulaşamadığı bir seviyeye yükseltildi.
Ülkenin çocuklarının %100’üne ücretsiz eğitim sağlandı.
Okullardaki devamlılık oranı yarımküredeki en yüksek seviyedir; bu oran anaokulu ve dokuzuncu sınıf arasında %99’dur.
Ortaokul öğrencileri, anadil ve matematik bilgisi alanında dünyada birinci sırada gelmektedir.
Ülkemiz aynı zamanda, dünyada, en fazla öğretmen ve sınıf başına düşen öğrenci sayısında da birinci sıradadır.
Fiziksel veya zihinsel yetenekleri olan bütün öğrenciler bu alanlara özel okullara alınır.
Bilgisayar eğitimi ve görsel-işitsel metotların kullanımı, hem şehirlerde hem de köylerde bütün çocukların, gençlerin ve yetişkinlerin hizmetine sunulmuştur.
Dünyada ilk kez, daha önce eğitim almamış ve çalışmamış, 17-30 yaşları arasındaki bütün insanlara, bir yandan maddi destek verilirken diğer yandan yeniden eğitim görme fırsatı tanınmıştır.
Bütün vatandaşlarımız, anaokulundan doktora eğitimine kadar her tür eğitim hizmetini tek kuruş ödemeden alabilmektedir.
Bugün ülkemizdeki üniversite mezunu, aydın ve profesyonel sanatçı sayısı Devrim’den öncekinin 30 katıdır.
Bugün ortalama bir Küba vatandaşı, en az 9 yıl eğitim almaktadır.
Kasıtlı cahil bırakma diye bir şey Küba’da yoktur.
Ülkenin dört bir yanında sanatçıların yetiştirilmesi için kurulmuş sanat okulları ve buralarda çalışan sanat öğretmenleri vardır; bu okullarda 20,000’den fazla genç insan yeteneklerini geliştirmektedir. Bunun aynını on binlerce genç insan meslek okullarında yapmakta ve sonra da profesyonel eğitimine devam etmektedir.
Üniversite kampusları giderek ülkenin bütün kasabalarına yayılmaktadır. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir eğitsel ve kültürel devrim olmamıştır, Marti’nin “kültür olmadan özgürlük olmaz” inancına da sadık kalarak, yakında Küba bilgi ve kültür alanında dünyadaki en iyi dereceye ulaşacaktır.
Ölü bebek doğumu oranı binde 60’tan, binde 6 – 6.5 seviyesine düşürülmüştür. Bu oran, Patagonya’dan ABD’ye, yarımküredeki en düşük orandır.
Ortalama yaşam süresi 15 yıl artmıştır.
Çocuk felci, sıtma, neonatal tetanos, difteri, kızamık, kızamıkçık, kabakulak, boğmaca, dang gibi bulaşıcı hastalıklar yok edilmiş; tetanos, meningokok menenjit, hepatit B, homofil menenjit ve tüberküloz tamamen kontrol altına alınmıştır.
Bugün ülkemizde başlıca ölüm nedenleri çok gelişmiş ülkelerle aynıdır; kadiyovasküler hastalıklar, kanser, kazalar ve benzeri, ancak bizde daha az vaka görülmektedir.
Önemli bir yenilik de çok yakında yapılacaktır; tıbbi hizmetler halkımıza daha yakın yerlere taşınacak, sağlık merkezlerine giriş kolaylaştırılacak, böylece daha fazla hayat kurtarılacaktır.
Genetik, doğum öncesi veya doğum sırasındaki nedenlerden kaynaklanan sorunları en aza indirmek için yapılan araştırmalar sürmektedir.
Küba bugün, kişi başına düşen en fazla doktor sayısına ve en yakın takipçisinin iki katı kadar doktora sahiptir.
Araştırma merkezlerimiz, en ciddi hastalıkların tedavisini bulmak için aralıksız çalışmaktadır.
Kübalılar dünyadaki en iyi sağlık sistemine sahiptir ve ilerde de bütün sağlık hizmetlerini ücretsiz almaya devam edeceklerdir.
Sosyal güvenlik halkımızın tamamını kapsamaktadır.
Küba’da insanların %85’i ev sahibidir ve bunun için vergi veya benzeri bir şey ödemezler. Geri kalan %15 sembolik bir ücret olarak, maaşlarının %10’unu ödemektedir.
Yasadışı uyuşturucu kullanımı nüfusun önemsiz bir kısmını içermektedir ve bununla kararlı bir biçimde mücadele edilmektedir.
Kimsenin umudunu şansa bağlamaması için piyango ve bunun gibi kumar oyunları Devrim’in ilk yıllarından itibaren yasaklanmıştır.
Küba televizyonlarında, radyolarında veya yazılı basınında hiçbir ticari reklam yayınlanmaz. Bunun yerine, sağlık, eğitim, kültür, beden eğitimi, spor, hobiler, çevreyi koruma ile ve uyuşturucu, trafik kazaları ve diğer sosyal sorunlarla ilgili anonslar yapılır. Bizim medyamız eğitir, zehirlemez veya yabancılaştırmaz. Bizim medyamız ahlaksızca tüketen toplumları yüceltmez.
Heykeller, resmi fotoğraflar, sokak veya kurum adları gibi yaşayan devrimcileri kültleştirme gibi bir şeye rastlanmaz. Bu ülkenin liderleri insandır, ilah değil.
Bizim ülkemizde, paramiliter güçler veya ölüm timleri yoktur, insanlara karşı şiddet asla kullanılmamıştır. Yargısız infazlar veya işkence gibi şeyler asla söz konusu değildir. Bu ülkenin insanları daima kitlelerle Devrim’in getirdiği yenilikleri desteklemiştir. Bugünkü kutlama da bunun kanıtıdır.
Bugüne kadar başarılanlar açısından ülkemiz dünyanın geri kalanından aydınlık yıllarla ayrılır. Yurtiçinde ve yurtdışında insanlar ve halklar arasında kardeşliği ve dayanışmayı destekliyoruz.
Yeni kuşaklar ve bütün insanlar çevreyi koruma gerekliliği konusunda eğitiliyorlar. Medya, çevre bilinci aşılamak için kullanılıyor.
Ülkemiz, kültürel kimliğini inançla savunuyor, bir tarafın iyi niteliklerini kültürüne katarken bozucu, yabancılaştırıcı ve aşağılayıcı olan her şeye karşı da savaşıyor.
Sağlıklı bir toplumun geliştirilmesi, amatör sporun teşvik edilmesi, halkımızı madalyalar ve takdirlerle dünyanın en üst sıralarına taşımıştır.
Halkımızın ve tüm insanlığın hizmetinde olan bilimsel araştırmalar, birkaç yüz katına çıkmıştır. Bu çabaların sonucunda, önemli ilaçlar Küba’da ve diğer ülkelerde hayat kurtarmaktadır.
Küba asla biyolojik silah geliştirme girişiminde bulunmamıştır, çünkü bu bizim geçmişte ve gelecekte bilimsel personelin eğitiminde temel aldığımız ve alacağımız ilkelerle ve felsefeyle tamamen çelişir.
devamı BURADA


aptallık tartışması
İzlenimler 'de tartıştığımız konuyu, arşivime eklemeyi uygun buldum. Konu içinde sadece muhatap olduğum yorumları aldım ve ilgisizleri buraya taşıma gereği duymadım.

Memleket Manzaraları/Çarpıtmayalım
Şu ara bir aptallık tartışması var, AKP’nin yüksek oy almasını beklemeyenler “Aziz Nesin 2007-07-20-karadeniz.jpgTürk halkının % 60′ı aptaldır demişti, AKP’ye rey verenlerin durumunu açıklasa açıklasa bu açıklar” şeklinde yorumlar yapıyorlarmış. Burada ben müdahale etmek durumundayım. Müteveffa Nesin bu sözüne gelen tepkiler üzerine “hesabımı revize ediyorum, yeni oran yüzde 99′dur” şeklinde bir düzeltme yapmıştı. Peki bu gerçekçi bir durum mudur? Ben 2-3 gündür düşünüp taşınıyorum ve aşağıdaki duruma göre Aziz Nesin’inki dışında ben de bir açıklama bulamıyorum. Bakın sayın Haydar Baş (üstelik imzalı taahhütname ile) vaatlerini sıraladığı halde yüzde bir dahi oy alamadı. Son analizlerde vatandaş oyunu kömüre, ayçiçek yağına, düdük makarnaya sattı şeklinde yorumlar yapılıyor, ben de diyorum ki, şu vaatlere bakıp da oyunu satmayan ancak Aziz Nesin gruplamasında kendine yer araması gereken bir aptal olmalıdır. Üstelik Haydar Bey kaynağı da göstermişken:
[...] Kadın ve erkek her Türk Vatandaşı’na 500 YTL maaş vereceğimizi size müjdeliyor ve taahhüt ediyorum. Hanımlar hem vatandaşlık maaşı hem ev hanımı maaşı olmak üzere toplam 1000 YTL maaş alacaklar.
[...] Düşünebiliyor musunuz Gümüşhane’de tam 1 trilyon dolarlık altın rezervi var. Ama Gümüşhaneli kardeşlerim geliyor, İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de işçilik yapıyorlar. Bir lokma ekmek için gurbette çalışmak zorunda kalıyorlar. Ama onun ayağının altındaki altın rezervini bu iktidar Anatolia Minerals şirketine iktidar karşılığı hibe etti. Siz 70 milyon insana bu maaşın nereden bulacaksınız derken, elimizdeki altını yabancıya peşkeş çekenlerin icraatlarına dur diyecek, onlara el koyacak ve bunları millete ikram edeceğiz.”

CHP, MHP vs. olup bitene mazeret ararken Aziz Nesin’in sözünü eksik aktarıp çarpıtma yapmasınlar. Evet, ortada bir aptallık var ama oran daha farklıdır. Bu arada konuyu açtığım bir ahbabım Haydar beyin resmine bakarak “sırf şu kıyafet bile oy vermeye değermiş, hay salak kafam” diye dövünüyordu. Eh, son pişmanlık fayda vermez demişler. Ey Türk milleti bu kafayla daha çok kazıklanırsın sen, dua et siyasetçi küsüp de istifa etmiyor, sana 4 sene sonra bir şans daha tanıyacaklar, bari o zaman kafayı çalıştır./Fethi Sipahi Tan

----------------------------------------
yorumlar:
 Muzmin Anonim
Fethi bey,
Hayir yani. Ben de buraya daha seyrek ugramak istemiyor degilim.
Baska hic bir sey icin degilse bile, surekli ‘bu adam ne yer ne icer, yirmidort saat burada nasil oluyor; yatalak midir, asalak midir’ gibi derin ve iflaholmaz sorulara ducar ve dahi aklin nedret degerini temsile mezun olan bazi mudavimlerinizin sadrine sifa olmak icin bunu yapmak istiyorum.
Ama, olmuyor. Ortaliktan bir gun kaybolacak olsam, yerimin doldurulamazligi zonk zonk zonkluyor…
Buyurun size ornek:
ben de diyorum ki, şu vaatlere bakıp da oyunu satmayan ancak Aziz Nesin gruplamasında kendine yer araması gereken bir aptal olmalıdır.
Aradabir de olsa beni oyle hayal kirikliklarina ugratiyorsunuz ki, gayr-i kabil-i telif..
Azizim, siz hangi cografyada yatistiniz?
Turkiye insaninin hasletlerinden bu derece bihaber nasil olursunuz –ya da nasil olur da o munafik akildanelere uyarsiniz?
Yani, necip halkimizin iradesini temsil eden reylerini sattigini nasil soylersiniz.
Alakasi yoktur.
AKP partizanlari halkimiza kömür, ayçiçek yağı, düdük makarna ikram etmistir. Bu nevaleyi alamayacak duruma gelislerinin musebbibin de AKP oldugunu bilmekle beraber, gelenksel tevazu ile, bunu gormezden gelip, necip halkimiz da AKP’ye reylerini ikram etmistir.
Mesele bundan ibarettir.
Lutfen, halkimizin misafirperverligi ile hemhal olmus kadirsinasligini bir dahaki sefere es gecmeyiniz.

 Bekir L. Yildirim
Ha bir de unutmadan bir tekzip: Sizin elinizdeki eski istatistikler Fethi Bey. Son yapilan istatistiklere gore halkin sadece yuzde 46.8′inin aptal oldugu belirlenmistir. Ancak 2-3 ay sonra bir secim daha olursa bu sayinin Aziz Nesin’in istatistiginin dahi otesine gecebleceginden korkulmaktadir.

 zihni örer
Ben de şuna şaşıyorum ve cevabını bulamıyorum tek başıma:
Bu millet nerede zeki, nerede aptal olarak algılanıyor, bir ayırım yapalım mı?
Savaşta ölüme giderken, dünya birincisi kahraman/şehit mehmetçik.
-Teskereyi sağ salim alıp da iş aramaya başladığında, çaldığı kapılar onu adam yerine koymaz. Tahsil aranır, hatta hangi sayılır üniversite olduğu da sorulur, cevap “yok” olunca, “işe yaramaz aptallar yığını” olarak kahvehaneleri dönülür.
-üniversitede, okumak için başvurduklarında, %15′i zeki, geriye kalanı aptal bulunduğundan olmalı ki, geriye çevrilir.
-Hükümeti belirleyecek partilere (örneğin bu günkü AKP) oy verdiklerinde, “isabetli kararlarından dolayı” akıllarına toz kondurmazlar. Ama onların neden yoksulluğa kilitlendikleri irdelendiğinde, ortaya “işini bilmez kafası çalışmaz” bir model çıkar.
Aziz Nesin o yüzdeyi verdiğinde, gerekçelerini de açıklamıştı. O gerekçeler ki, sorumluların başında dinamit gibi durabilir.
Nedir o?
-Doğru beslenemeyen, bir insanın zeka gelişimi yetersiz olur denmişti. Bu partilere oy veren insanların ne kadarı günde 1 kg süt, haftada 0,5 kg et, ve benzeri gıdaları alabiliyorlar?
İşin bu yanını konuşmak, sakıncalı bulunur sanki.
Evet arkadaşlar, bu ücret ve ulusal servet paylaşımıyla doğru beslenemediğimiz kesindir. Aptallaşmanın nedeni budur.
Günlük yaşamı bu verilerle sürdürürken aptalız da oy verirken neden aptal olmuyoruz?
Oy verme arefesinde verilen poşet ve kömürlerin içinde B VİTAMİNİ yüklü oluğunu beklemiyorsunuz değil mi?

 fizikci
Sayın Zihni,
Zekanın gelişen bir şey olduğundan emin misiniz? “Küçükken çok aptaldı, dayadık B vitaminini zehir gibi oldu maşallah” denildiğini duydunuz mu hiç? Domates, patates gibi bugün tükettiğimiz gıdaların çoğu birkaç yüz sene evvel ya bilinmiyordu, ya da zehirli zannediliyordu. Atalarımızın %100′ü aptal mıydı?
“Verilen poşet ve kömürlerin içinde B VİTAMİNİ yüklü oluğunu beklemiyorsunuz değil mi” demişsiniz, siz de vatandaşın onları yediğini beklemiyorsunuzdur umarım. Yoksa B vitamini tavsiye edeceğim. :)
Biraz ağır yazıyorum belki ama milletime aptal deyip sonra da ulusalcılık taslayanların zeka seviyesinden ziyade art niyetinden şüphe ediyorum.

Reply manyakadam
ne agiri yahu, az bile yazmissin fizikci. soylenecek sey miydi onlar? Allah akil fikir versin.

 zihni örer
Sayın fizikçi,
gerçekten fizikçi misiniz, yoksa, sadece çok önemsediğiniz bir konu olduğundan mı takma ad olarak kullanıyorsunuz?
Fizik konusunu nispeten ilgilendiren bşu yazıyı, bıyık altından gülümseyerek,
ne agiri yahu, az bile yazmissin fizikci. soylenecek sey miydi onlar? Allah akil fikir versin. diyen arkadaşıma da belki yararı olur. Ben okudum yararlandım, her dosta öneririm:
B vitamini
İnsanın fiziksel yapısının, fizyolojik faaliyetlerinin, akıl ve ruhsal yeteneklerinin normal olması ve başarı sağlanmasında yeterli vedengeli beslenmenin rolü bulunduğunu kaydeden Doç. Dr. İnanç, aksi durumda, fiziksel ve zihinsel verimin düştüğünü ve sosyal iletişimin bozulduğunu belirtti.
Bu nedenle her yaş grubunun yeterli ve dengeli beslenmesi gerektiğine dikkati çeken Doç. Dr. İnanç, şunları söyledi:“Canlılığımızın devamı, karbonhidrat, protein, yağ, vitamin- mineral, posa ve sudan oluşan besin öğeleri ile sürdürülür. Hayat, enerjinin hareketidir. İlk kalp atışından son nefese kadar vücutlarımız sürekli olarak besinleri enerjiden ısıya, harekete, düşünceye, duygulara ve aktiviteye dönüştürür. Örneğin vücut ağırlığımızın sadece yüzde 2-3’ü oranında ağırlığı olan beyin, günlük aldığımız enerjinin yüzde 30’nu harcar. O halde her gün yeterli enerji almanız gerekir.”
Doç. Dr. İnanç, tüketilen besinlerin insanın hafıza, zeka ve konsantrasyon gücüne etkisi olduğunu bildirdi.
“BEYNİ STRESE KARŞI KORUYOR”
B grubu vitaminlerin, beyni strese karşı koruyup, fiziksel ve zihinsel sağlığı etkilediğini bildiren Doç. Dr. İnanç, şöyle devam etti:
“Folik asit adı verilen vitamin, beynin gıdası olarak adlandırılır. Yeşil yapraklı sebze ve meyve tüketerek folik asit ihtiyacı karşılanır. Beyin için enerji üretimine katkıda bulunan B grubu vitaminler yeterli miktarda alınırsa konsantrasyon, öğrenme, hafıza gücünde ve bilinçsel performansta artış olur. Et, süt ve yumurta gibi hayvansal protein içeren gıdalar ile tahılları tüketerek günlük B vitamini ihtiyacını karşılayabiliriz. En iyi kaynağı kırmızı et olan demir yetersizliğinde, zihinsel işlevlerde zayıflama gelişir. İyotlu tuz tüketerek aldığımız iyot ise insan zekasının, beyinsel fonksiyonlarının ‘olmazsa olmazları’ arasındadır.”
Yeterli ve dengeli beslenmenin prensiplerinden birinin de az ve sık beslenme olduğuna değinen Doç. Dr. İnanç, hücrelerin ve organlarınsağlıklı bir şekilde çalışabilmesi için kan şekerinin daima belirli bir düzeyde kalması gerektiğini kaydetti.
Kan şekerindeki iniş ve çıkışların, baş ağrısı, konsantrasyon güçlüğü, yorgunluk, uyku hali gibi pek çok belirti verdiğini belirten Doç. Dr. İnanç, şöyle konuştu:
“Kan şekerinin yeterli düzeyde olması, öğrenme ve anımsamayı da içine alan birçok beyin fonksiyonu ve davranışı düzenler. Sabah kahvaltısı yapılmadığında, beyne enerji sağlayan kan şekeri en alt düzeyde kalır. Vücut kendi dokularını tüketmeye başlar, bu durumda da keton cisimcikleri dediğimiz, böbreğe, kalbe, beyine ve karaciğere aşırı yük getiren maddelerde artış olur.”/kaynak

 Bulent Murtezaoglu
Beyler, Zihni bey benim bakmadigim yerlerde acayip seyler mi yaziyor da baktigim yerlerde hemen her yazi yazisinda bu kaba muameleye maruz kaliyor? Suat beyin orada da hirpalamaya kalkmisti insanlar onu. Islere bayagi soldan bakiyor, tepkiyi bu alsa ve dedigiyle ugrasilsa anlarim ama soylenenin de pek tutar tarafi yok.
Fizikci bey,
“Küçükken çok aptaldı, dayadık B vitaminini zehir gibi oldu maşallah” denildiğini duydunuz mu hiç? Domates, patates gibi bugün tükettiğimiz gıdaların çoğu birkaç yüz sene evvel ya bilinmiyordu, ya da zehirli zannediliyordu. Atalarımızın %100′ü aptal mıydı?
Zihni beyin dedigiyle bunun pek bir alakasi yok. Fakir insanlar iyi beslenemedikleri icin cocuklarinin zekasi gelismiyor diyor benim anladigim kadariyla. Abdurrahman bey buradaysa, anladigim kadariyla onun yasi benden daha musait, anlatir belki nasil eskiden koyden gocmus insanlarla sehirde buyumus insanlar arasinda bile ebat farki olurdu diye. Boyle bir problem vardi bu memlekette. Sadece burada degil, en boy filana bakarsaniz disarida da buyuk bir beslenme problemi varmis, insanlar genlerinin belirledigi potansiyele ulasamiyorlarmis. Ebat icin olan beyin icin olacak diye birsey yok tabii. Beyinde durum tam nedir bilmiyorum ben, ama aklima gelen Flynn etkisi diye birsey var alakali olabilir, arastirmak isterseniz (Ingilizce bildiginiz tahmin ediyorum) hem ona hem yine arastirmak icin kullanabileceginiz saglik/zeka iliskisi sayfasina link vereyim:
http://en.wikipedia.org/wiki/Flynn_effect
http://en.wikipedia.org/wiki/Health_and_intelligence
Mesele agir yazmak meselesi degil, Zihni beyin bazi sorulari da kiskirtici olabilir ama en nihayet milletimiz iyi beslenemiyor cocuklar gelisemiyor cunku fakirlik var manasinda birsey diyen adama yapilan bu muameleyi anlayamiyorum. Boyle bir beslenme problemi artik yoksa, Zihni bey dahil hepimiz sevinelim. Degil mi? Yoksa Aziz Nesin’in adi duyuldugu dakika boyle tepki gostermek refleks haline mi geldi? Birseyi kaciriyorum ama o nedir cozemiyorum. (Milletimizin ne kadari ne zekadadir bilmem ama politikacilarin hepimizi esek yerine koyduklari asikar. Lafi oyle etmiyorlar, hatta iltifat eder gibi yaparak ‘siz eseksiniz’ diyebiliyorlar, fark o.)

 Ece
Bülent bey,
Müslüman ülkelerin beslenme problemini, yani protein eksikliğini,–dolasıyla zeka geriliğimiz(!!!) gayet ucuz ve çok üreyen DOMUZ eti yemeMemize bağlayanlar da yok değil:)
Konuyu dağıtmak istemezdim ama, birden aklıma geldi..

 Ece
Zihni bey gibi, dürüst ve hakperest solcuların, bu seçimde çok zorlandıklarını tahmin etmek güç değil aslında..
Türkiye de doğru düzgün bir sol parti yok!
ÖDP nin daha geniş kitleleri temsil edebilir hale gelmesi, AKP nin karşısında adam gibi bir sol parti çıkabilmesi, CHP nin pabucunu dama atabilir ve solun kucaklaması gereken işçi, memur ve fakir kesimi AKP ye verilen emanet oylardan mahrum edebilirdi–belki..
Ama mevcut sistemde sol sahipsiz kaldı ve bağımsız adaylar dışında, mecliste de temsili sözkonusu değil..

 Bulent Murtezaoglu
Ece hanim,
Zihni bey mi demis bu domuz isini? Bu mudur Zihni beyle ilgili mesele?

 Ece
Yok yok!
Zihni bey demedi:)
Ben çok çok dışarıdan bir yorum yaptım…

 izlenimler
Genel olarak,
Epey kitabını okuyup kendisinden ilham almış biri olarak Aziz Nesin’in aslında aptal ile “kurnaz” kastettiğini zannediyorum. Yani, Türk halkının küçümsenmeyecek bir kısmı menfaati için kurnazlığa fazlaca meyillidir, kurnazlık ile aptallık arasında da fark epey bulanık olduğundan bu konuda çok laf söylenebileceğini düşünüyorum.
Zihni bey aptallık işini yetersiz beslenmeye bağlamış, bu konudan (bilimsel araştırmalara rağmen) pek emin değilim, bir sürü fukara, ekmek, pilavla beslenen gariban çocuğu imkan bulduğunda epey zeki olduğunu gösterebiliyor. Ancak, fakirlik konusu mutlaka ele alınmalı, bu noktada sol kesimin söylediklerini hep ciddiye almışımdır, o sebeple Zihni beyin katkısını önemseyelim derim.
Diğer taraftan, bu işin yeme içme ile ilgisi yoktur denebilir, ben çok zaman olduğu gibi bilimle uzaktan yakından ilgisiz kendi şahsi gözlemlerimle bu kanaatteyim ancak aksi de yanlıştır diyemem. Domuz yiyen, süt içen, zengin olan daha mı zekidir, bu da bana garip görünüyor, bir sürü hımbıl yabancı, zengin çocuğu var, böyle bir gerçek varsa bu kadar fazla istisna olmaması gerekir.
Son olarak, toptan bir milletin zeki, aptal, kahraman olması da mümkün değil, genellemecilik yaygın bir hastalık ve biz Türkler için belki de genellenebilecek bir hastalık.
FST

Ece
Zekanın genlerle ilintili olduğunu da unutmamak gerek..
Aynı ailede yetişen ve aynı yemeklerle beslenen iki kardeşin farklı zeka seviyelerine sahip olması, yada HİNT lilerin onca fakirliğe rağmen çok zeki olmaları bunu destekler nitelikte..

 fizikci
Bülent Bey,
İtirazım, Zihni Bey’in beslenme-zeka ilişkisini aptallığımızı kanıtlayan bilimsel bir veri olarak önümüze koymaya çalışmasınaydı. Bugünlerde forum ve benzeri sitelerde bir sürü insan Türklerin aptallığından dem vuruyor. Hem de bunu yapanlar daha düne kadar ülkücü kesilen şu ulusalcı pespayeler. Ben pek milliyetçi değilim ama biri bize aptallık tescillemeye kalkışınca ahsabım bozuluyor ister istemez.
Beslenme ile beynin fonksiyonelliğini devam ettirebilmesi arasında ilişki eminim vardır. Ama bunun zeka veya aptallıkla bir ilişkisi olduğunu hiç sanmıyorum. (Fethi Bey ve Ece Hanım gibi düşünüyorum) Bu konu çok da umurumda değil gerçi. Daha önce de söylediğim gibi, benim canımı sıkan şey tescillenmeye çalışılan aptallığımız konusu.
Bu arada Zihni Bey,
Fizikci’yi laf olsun diye yazmıyorum, CERN’de parçacık fiziği laboratuarında hademeyim. O sebepten. Az beslenebilen %60′lık kesimden olsam da kaptım bişeyler. Kendime fizikci diyebiliyorum. :)

 zihni örer
 Arkadaşlar, özellikle Bülent Bey,
iyiniyetli anlayışınız için teşekkür ediyorum. Sizin gibi düzgün insanların mekanında ortak anlaşılmazlarımızı tartışmanın güveniyle yazmaya çalışıyorum.

Sevgili Ece kısmen bilir (sadece cumhuriyetforum tartışmalarını bilmeyebilir), nice fikir bazında amatör (genç-yaşlı) insanlarla tartışmışız.
Hele de şu yaz tatil döneminde bilgisayar başına korsan hamlelerle oturabildiğimizden, yazılara cevap vermem zaman açısından kolay olmuyor. Yoksa, her eleştiriye (hakaret hariç) verilecek cevabımın olacağını takdir edersiniz.
Bütün bunlar gereksiz mi? bence hayır, insanımız bu yollarla da olsa, tartışmayı ve öğrenmeyi sürdürecektir. İlk aşamada bunları (sizin gibi birkaç kişi hariç) herkesten iyi bir tartışma düzeyi bekleyemeyiz.
Tartışmalarda hakaret eden insanlar da gördük. “Onları hastalıklı hal” kategorisine alarak, empatinin tüm hünerlerini devreye soktuğumuz olmuştur.
Burada hakaret ve “hırpalama” aşamasına geldiğimizi ya da arkadaşların geldiğini düşünmüyorum şu durumda. Ama, siz ileriyi gözlemlediğiniz için olsa gerek, müdahale gereği duydunuz.
Çok iyi bildiğiniz gibi, tartışmaların en verimsiz yanı, “duygusal saldırganlıkla” sürdürülen biçimidir.
Benim, yazımda bulduğunuz (biraz) “tahrik etkisi”nden söz ediyorsunuz. Takdir edeceğinizi umuyorum ki, “sol”un “hamuru” yaşamın asıl gereksinimleri ise, suyu “tahrikten” yapılmıştır. Tanıtımında tahrik olmayan sol, sol olmaktan çıkmaktadır.
Burada “tahrik” sözcüğünü, kişilerin kişiliklerine zarar verme anlamında kullanmıyorum.
Sol’un tahrik anlayışını, elektrik üretiminde jeneratöre verilen 10-15 voltluk uyartım gerilimine benzetebiliriz. 10 voltluk bu uyartım (tahrik de denir) gerilimini verdiğimizde, jeneratörden 220 volt alabiliriz.

Ben elbette uzaydan gelmedim. Aziz Nesin’in kategorisi içinde benim olmadığım gibi bir ön yargım olamaz. Ya da, Akrabalarım içerisinde dahi, çok nüfus, az gelir yüzünden doğru beslenemeyen insanların olduğunu biliyorum.
Ayrıca, sola oy verenler daha zeki, sağa oy verenler daha aptal diye bir yargı da elbette bilimsel olamaz.
İstatistik veriler ne işe yarar? Elbette kanaat oluşturmak için. Bu kanaat üzerinden gerçek programlar yürütülür. Olanların ve olasılıkların içinden çıkarılan verilerle, doğruya varılır.
İşte, halk olarak yoksul olduğumuz bilinmektedir.
Ece ve senin tersinden yürüttüğünüz fikirlerin altını açtığımızda, yani bir yoksul- köylü çocuğunun zeki, zengin çocuğunun da aptal olduğu örnekler bulma olasıdır. Ama, bunun kökenine bakın, o çocuğun yeterli miktarda ANA SÜTÜ aldığını ya da diğerinin alamadığını göreceksiniz. Yani, ana sütü de Aziz Nesin teorisini doğrular nitelikte olduğu görülebilir.
Ama hayat sadece çocukluk dönemi değildir. Yaşamın tüm süreçlerinde gerekli vitaminleri alamadığımızda, düşünsel ve fiziksel performansımz sekteye uğrayabiliyormuş.

 Muzmin Anonim
Zeka konusunda nicin bunca hassas oldugumuz ilginctir bence…
Bence, bu ulkenin, bu cografyanin insani korkunc derecede akillidir. Cikarlarinin ne oldugunu cok iyi bilirler.
Tek sorun, akillarinin hep bireysel istikamette islemesidir. Kisisel cikarlarini dusunurler sadece.
Buna ornek vermekle vakit harcamayacagim. Sayisiz ornek var. Bir tanesi de, Fethi beyin ‘oylarini satmak’ konusunda verdigi ornektir. Ve, dogrudur da. Bireyler, ortak cikarlarini, bireysel cikarlar ugruna bu kadar kolay satarlar.
Ortak cikarlari dusunmemek, ortak cikarlari satmak ile ahlaksizligi beraber yazabiliriz bence. Cunku, bu diger ortaklara ihanet etmektir.
Ve, bu tur ahlaksizlik ister idealist solda olsun, isterse de inancli dindan kesimde olsun, o kadar yaygindir ki; buna ahlaksizlik diyenin linc edilmek riski vardir.
Linc edilmek korkusu, yani bireysel endise, yuzunden de pek az sayida insan bu ahlaksizliga isaret edebilir. Isaret edemediklerini dikkate alirsak, onlar da ahlaksiz sayilmak zorundadir ya, o da ayri mesele..
Sonuc?
Evet, Aziz Nesin’in dedikleri inanilmaz derecede isabetsizdir. Bu ulke insani, muthis zekidir, muthis akillidir, kurnazdir.Ahlaksizdir.

 zihni örer
Tartışmalarda “hastalıklı hal”e “empati ile yaklaşılması” çoğu zaman pek işe yaramıyor!

 Bekir L. Yildirim
Deja vu all over again!
Budur devletin partsi, ve Livanelli gibi guya muhalif ” rebel without a cauase” larin modus operandisi. Her hezimetten sonra 15 dakikalik bir soul seraching yaparlar ve kendilerinin mukkemmel olduguna karar verdikten sonra bilmsel arastirmalari sinuic halkin aptal olduguna karar verirler. Zaten Sivas gibi dindar bir sehirde Cuma gunu insanlarin dinine kufretmekte beis gormeyip Turk_islam sentezci vurcu gucu harekete gecire deha dememismidir halkin yuzde 58.22′si aoptal diye? O zaman CHP’nin oyu yuzde 42 civarinda idi saniyorum. Ha birde “erdemli tarhana” gibi, laikcilik yerne bilimsel metodlar ile anket yapan hainlerdir suclu! Ve tabii borzanlik gorevini layiki ile ifa etmeyen satilmis medya. Ha Amerika, Abd, Kurtler Ermeniler, Sors usaklarini tabnii ki bilyorsunuz. Ezcmule kendileri disinda herkes hain, satilmis, aptaldir.
Buyrun kendiniz karar kimin IQ vaziyetinin incelenmes gerektigine:
“Bütün dünyada ülkeler elit bir sınıf tarafından yönetilir. Bu sınıf, bürokratlar, medya sahipleri ve çalışanları, yargı organları üyeleri, üniversite mensupları, sanatkârlar ve bunları finanse edenler ile ülkenin zenginleri tarafından oluşturulur. Gelişmekte olan ülkelerde, bu sınıfa ‘silâhlı kuvvetleri’ de eklemek gerekir. (..) Bizde de bu anlamdaki demokrasi yerleşiyor. Tayyip Bey’i, Deniz Bey’i ve Devlet Bey’i kafanızda yan yana oturtun. Kimi ‘başbakan’ görmek isterseniz ona oy verin. Artık, hiçbirinin hâkim sınıfları karşısına almaya çalışacağını sanmıyorum.” (Yaman Törüner, ‘Ülkeyi kim yönetecek?’, Milliyet, 9 Temmuz 2007).
“Ataturk Ankara Palas’ta Cumhuriyet baloları düzenler kadınları tek tek dansa kaldırırdı… Tayyip Erdoğan bir kadını dansa kaldırabilir mi. Simdi bunlar mi Türkiye’yi AB’ye sokacak?”
(Onur Oymen, Skyturk, 1-2 yıl önce; hafızadan) Bu AB için Kopenhag yanında Kadın tavlama kriterleri de getiren çağdaş, secim sonuçları karşısında “ Bunun mantıki açıklaması yok.. Secim sonuçları rasyonel olarak açıklamak mümkün değil’;… yaz ortası kömür….” diyerek kabahati “yüzde 60’i aptal olan” millette demeye getiren zattır. Ne büyük şok!
Alin bu da statükonun milliyetçi/demokrat/laikçi/Müslüman entellektuel kanadından:
Özgür Çakmak: Böyle kişiliksiz halk görmedim
Bu halka her şey layık. Bu halk ihanete göz yummuştur, bu halkla yola çıkılmaz. Ortaya çıkan bu tablodan utanç duyuyorum. Halkımız maalesef küçük paralara satıldı. Şehidine ihanet eden bir halkla karşı karşıyayız. Bu tablonun tek sorumlusu halk. Halkımız bu kadar çıkarcı olmamalıydı. Ben bütün dünyayı neredeyse dolaştım ama bu halk kadar kişiliksiz bir halk görmedim. (İzmir’den MHP milletvekili adayıydı, ancak seçilemedi, 23 Temmuz)
****************************
Bu da fikra:
Asabiyeci hastaya test veriyot teshi icin. Tahtaya bir dikey cizgi cizer. Hastaya ne gordugunu sorar.
Hasta : Ciplak bir kadin ayakta duruyor.
Bir yatay cizgi cizer ve ayni soru
Hasta: Ciplak kadin kumda uzanmis.
Merdiven seklinde uc bitisik cizgi cizer, ayni soru
Hasta: Ciplak kadin sandalyede oturuyor.
Dokta teshis koyar; anladi, sizin seks tutkunuz var (obsesyonunuz)
Hasta sinirlenir: Kim? Ben mi? Sensin kirli resimleri yapan.
Bizim, millte gerzeklik teshisini koyup sebeplerini arastiran YOK-Bilmciler’ e: Kelin ilaci olsaydi kendi basina surerdi .
Demokrasilerde milletin zekasi, sag uyusu ile kavga yapilmaz falan dersem boylarini asar bu lumpenlerin. Gelistirdigim Derin Kirmizi gibi bir objektif degerlendirme bilgisayari olsa idi halkin verdiginde farkli mi kararlar verirdi acaba? Siyaset bilimsel olarak yapilamaz mi? Nesnel olcutler yokmudur? Var ise hangi kirterler ile olculur hakikat, basari, durustluk, liyakat? Kimin daha carpici tiyatro, slogan urettigi ile mi?
Benim Derin Kirmizim sizde olmadigna gore bir zihinsel egzesiz tavsiyem: Okullardaki cocugunuzun, veya bir ulkenin, sirketin vb. gelismisliginin, bir takimin basarisinin olculdugu gibi bir olcutler listesi cikarin, ve her kategoride mevcut nesnel kriterler ile not verin . Hala halkin niye bu kadar aptal oldugunu merak ediyorsaniz iste receteniz:
1. Doktrorunuza anti-aging ilaclari yaninda zeka gelistrici haplar da isteyin. Eminim vardir onlarda.
2. Psikatristinizi hemen degistrin. O da sizinle mutual mastur….on yapan anketcileriniz, kose cigirtkanlariniz gibi duymak istedignizi soyleyerek mezaliminize giriyor.
4. Takildiginiz cafeler, barlarda kullanlan mazemeleri arastirin.
3. Bunlar calismaz izse ERKE bilimcilerinize soyleyin hemen beyin nakli uzerinde calismaya baslasinlar. Cunku karakter gelistiren ilac yok.
Acil sifalar.

 fatih demir
Bence kendi icinde olsun olmasin millete her ne sebeple olursa olsun “aptal” diyen insanlarin yaptigi tek sey saygisizliktir.
Yok %60mis yok %47 imis yok %58 imis yok beslenmeden kaynaklaniyormus…
Madem bilimsel birseylerden bahsedeceksiniz bilimsel tanimlamalar yapin kardesim… bilimsel iq sq dq gibi cok bilimsel kelimelerle konusun… danalar ve maymunlar uzerinde yapilmis istatistikleri sunun… su kadar haywan uzerinde su zamandan beri yapilmis arastirmalar sonucunda koylulerin zeka seviyesi b vitaminini haywan gibi almalarina ragmen bi gram ilerlememistir gibi bilimsel seyler soyleyin… oy vermek icin aldiklari komure ragmen ahlaksiz ve aptalin onde gideni olduklari halde secim sandiginin yanindaki perde ile ayrilmis yerde Allahtan baska kimseler duruma sahit de degilken salaklik yapip bi dahaki secime daha cok komur vermeyi taahut edene degil de beyinsizler partisine oy attigini falan soyleyin…

“ben halka cumhurbaskanini sectirmem, halk icinde b vitamini olmayan ekmekle beynini yemistir, gobegi de o yuzden buyuk ve killidir, insanin midesi bulanip kusasi geliyor boylelerini gorunce” diyen partilere degil de odun gibi siz secin diyenlere verdikleri aptalliklarinin bir numarali delilidir deyin…
deyin deyin ki biz de “sark kurnazi, kendisini akilli sanan, akilsizin onde gideni, arsiz sapsal, beyinsiz entellektuel bozmasi” gibi bilimsel ifadelerle cevap verince laf hakaret ediyorlara gelmesin…
bi de biz “sensin aptal” deyince hakaret eden oluyoruz ya ona da acayip kil kapiyorum…
boylelerine “gel iq testine girelim bakalim o ucgenlerle karelerle ne yapiyorum sana!!!” diyesim geliyor hep…
Antik Yunan’da felsefe tartismalarinda “bence burada bu sandelye yok” diyen felsefeciye “o sandelyeyi kafanda parcalarsam anlarsin var mi yok mu!” diyen ve lestirilen bence daha buyuk felsefecinin verdigi cevap babindan bir cevap veresim geliyor…
Alalim bir CHP’ye oy atmis koylu ile bir AKP’ye oy atmis koyluyu… Sabahtan aksama kadar B vitamini yedirelim…Sonra iki koylu alalim…onlara da hicbirsey yedirmeyelim… bakalim bu dordunden ilk hangisi olecek???
Yok yaw biz baska biseyin testini yapiyorduk degil mi?? :)
Gönderen Zihni Örer zaman: 15.10.10 2 yorum: Bu yayına verilen bağlantılar

*******************************************
31.5.10 imamlar greve giderse

konu nun tartışıldığı yer:
http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/

Yazan:zihni
Sevgili Ece,
her zamanki içtenliğinle döktürdüğün konu yine reytingi en yüksek konuların başında gelmekte. Bu senin suçun değil elbette. Var olan bir olguyu sorguluyorsun haklı olarak.
Bir zamanlar Mısırda gelenekçilere karşı darbe yapan Abudulnasır (tam yazabildi mi bilmiyorum adını) bir duruma el koyar. Darbeden önce ülkede yıllardır tartışılan bir konu varmış, KURAN HALUK MUDUR, MAHLUK MUDUR? tartışması. Halk ikiye bölünmüş (3. taraf izleyici). Bir kısmı haluk, diğerleri de “mahluk”tur dermiş. Devlet darileri, üniversiteler, sokaklar, kahvehaneler… her yarde bu konu tartışılırmış.
Abulnasır BEY, danışmanlarıyla karar alarak bu işe bir son vermek amacıyla, ülkenin düşünür geçinenlerini toplamış bir yere.
Kuran “haluktur” diyenler şu tarafa, “mahluktur” diyenler bu tarafa toplansın demiş. Soracağım, yanlış söyleyenin kafasını uçurturum demiş.
Toplanmışlar.
Danışmanlardan biri, “komutanım, falan yazar burada yok, onu da getirelim” demiş. Jandarma zoruyla getirmişler.
Komutan diğerlerini bırakmış, bu “kaçak yazar” ile ilgilenmeye başlamış.
-Söle bakalım kuran haluk mudur, mahluk mudur yazar efendi? demiş.
(Mısırın sanki Aziz nesini gibi biriymiş O)
-Yazar efendi kadar taş düşsün başına e mi komutan” demiş.
Allah allah! bak şu cesarete!
devam etmş, ey sersem herif, ülkemizde açlık, yoksulluk, eğitimsizlik, ve hayata dair bir sürü birinci sorunlar dururken, bu konuları tartışıp ta insanları meşgul etmeini yararını sen söyle” demiş.
Abdulnasır,
-tamam ben danışmanımı buldum” demiş. Diğerlerini zindana attırmış, bu tartışmaya son vermiş.
Öykü bu ya, hisse ve kıssa varsa buyurun. yoksa, yazımamış sayın.
sevgiler.

Yazan:zihni Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply
Bir de,
kadınlar ve ateistler camilere gitmediğine göre, imamlar ömür boyu grev yapabilirler, sakıncası yok. Ama, vergilerin o tarafa kayan kısmını sorgulamak gerek:)) Hizmet almadığın bir şeye vergi vermek caiz midir?

Yazan:Talha Can Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply
Suat Bey, Mehmet Bey,
ilk yorumunda da belittiğim gibi söylediklerinize katılıyorum ama hedef olarak görüyorum Yani alınması gereken yol var, buna geçiş dönemi diyebilirsiniz? Diğer İslam ülkeleriyle karşılaştırmayı haç hizmetleri babında kasdetmiştim. Bunun için objektif bir deneye ihtiyacımız var. Hacca bir özel şirketle gidin, bir de Diyanet’le. aradaki farkı görürsünüz. Üstelik özel sektör şuan en iyi halini almış olsa dahi. Diğer ülkelerin bu servisleri ile diyanet karşılaştırılamaz bile. Haç mevsimi veya haricinde Mekke’de ve Medine’de servis sunan en iyi kurum diyanettir. Özel sektörle giden tanıdıklarım var, bin rezil olmuşlar. Diyanetin kuruluş misyonunu da izlediği yoluda biliyorum. Başından şimdiye kadar kimlerin geçtiği de ortada. Tabi şimdikini ve daha önceleri birkaçını hariç tutuyorum. Ama benim vurgulamak istediğim, ne kadar önünde statik bir engel olmasına rağman diyanetin ülkemizde olumlu hizmetlere imza attığı ve bahsedilen geçiş için tam uygun bir ortamın olmadığı. Türkiye’de toplumsal ayarını tutturamamış cemaatler var. Durumun iktidar kavgasına, hasede, nifaka dönüşmesi hiç iyi olmaz. Toplumda bu tür olaylar toplum mühendislerine de, gizli iktidara da fazlasıyla malzeme çıkararır. Siyasal tarafsızlığı hep savunmuşumdur. Bu anlayışıma göre Diyanet kurumunun varlığı zaten aklıma yatmaz. ama şuan buna böyle bir geçiş sadan çıkmış balığa döndürür. Zamana, yani önce bir oluşum ve birikime ihtiyaç var.

Yazan:Talha Can Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply Zihin Bey,
son yorumunuz hoş olmuş:)

Yazan:freedom Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply
Ben verdiğim verginin din adamlarına maaş, camilere elektrik, su, gaz olarak gitmesini istemiyorum.
Sabahın köründe arapça gürültülerle veya davul sesleriyle uyanmak istemiyorum.

Yazan:Mehmet Edebali Tarih: Ağu 1, 2007 | Reply
Talha Bey,
Tamam ben de sizi anlıyorum.
Ama şu örneklerde behsettiğiniz örneğe kısmen benzer:
Rakının en iyisini devlet yapıyor, TEKEL özeleşmesin.
Özel sektör piyango işini çeviremez, MİLLİ PİYANGO özelleşmesin.
vb…

Yazan:Aydın Vatandaş Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

Ben imamlara zam (pardon ek tazminat) verilebileceği görüşündeyim. Ama ön şartn olarak cenaze, mevlit, hatim vs gibi bilimum “ekstre” lerden elde ettikleri ücret, komisyon, bahşiş (artık her ne ise) gibi gelirleri makbuz karşılığı gerçekleştirmeleri ve bunları maliyeye beyan etmeleri koşuluyla. Günde (en iyi ihtimalle) en fazla 3-4 saat çalışıp denk kadro derecedeki memurla aynı ücreti alıp bir de yok şudur yok budur diye şikayet etmek ne ahlaka, ne dine, ne de insanlığa sığar diye düşünüyorum.
Bu memlekette imamlardan daha az para alan ve bunun karşılığında 8 saat mesaiyi tamamlayan pek çok memur var bu unutulmaya.
Ha bu arada devletin namaz kıldırmak için 657 ye tabi bir “ordu” bulundurmasının laiklik ilkesi ile ne kadar bağdaştığına ilişkin tartışma apayrı bir konu. Ama vakıf sistemi ile bu işlerin finanse edilmesinin en büyük sakıncası ise bu görevleri yerine getiren kişilerin sicil amirlerinin sadece ve sadece kendi vicdanları ve vakfın mütevelli heyeti olacak olmasıdır. Yani bir nevi siyasi otorite karşısında bağımsız bir ruhban sınıfına (Osmanlı örneğinde olduğu gibi) izin veriyor olmasıdır. Mazallah rejim tehlikeye düşer müşer….
Neyse bu sığ düşüncelerimle umarım okuyucuları fazla sıkmamışımdır.

Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply freedom
ben de Pazartesi sabahlari yan taraftaki okuldan gelen istiklal marsi “gurultusu” ile uyanmak istemiyordum okul zamanlari ama ne yaparsin…
bu ulkede yasamanin bir bedeli var! kendimi buna saygi duymak zorunda hissediyorum…

Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
okul zamanlari derken: okullar tatil olmadan once yani…

Yazan:blue Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply

kadınlar ve ateistler camilere gitmediğine göre, imamlar ömür boyu grev yapabilirler, sakıncası yok. Ama, vergilerin o tarafa kayan kısmını sorgulamak gerek:)) Hizmet almadığın bir şeye vergi vermek caiz midir? Bu, hiçbir zaman hizmet almayacaksınız demek değil. Zaten vatandaş olarak payınıza düşen ancak cenaze namazınızı karşılıyor. Hem, nasıl çalışanlar cebinden devlet işsizlik maaşı veriyorsa; ki bir gün siz de işsiz olabilirsiniz; ateistlerin de potansiyel birer dindar olabileceklerini unutmayalım. Ayrıca ateistin tanrıya inanmaması bir şey değiştirmiyor. İçtiğiniz su, yediğiniz yemek, soluduğunuz hava içinde o camilerde iki büklüm el açıp dua eden ihtiyarların ve ona namaz kıldıranların payı olduğunu düşünüyorum.
Kadınlar konusunda: Kadınların camileri kullanmadığını nereden çıkarıyorsunuz?

Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Sn. blue,
Bu, hiçbir zaman hizmet almayacaksınız demek değil. Zaten vatandaş olarak payınıza düşen ancak cenaze namazınızı karşılıyor.
Maliye memuru bir gün kapıma dayanır “Yat vergisini vereceksiniz” diye.
-"Ama benim yatım yoook!
-Olsuun, bir gün olmayacak demek değildir ki" gibi mi:)
Hem, nasıl çalışanlar cebinden devlet işsizlik maaşı veriyorsa; ki bir gün siz de işsiz olabilirsiniz; ateistlerin de potansiyel birer dindar olabileceklerini unutmayalım.
Burayı hiç anlamadım, aşırı sıcaklardan olabilir efendim. Lütfen, özne-yüklem ve konuyla ilgisini yeniden, daha anlaşılır yazabilir misiniz?
Ayrıca ateistin tanrıya inanmaması bir şey değiştirmiyor.
Bir üniversiteye gitMeyenin harç parası ödeMesi gibi bir şey mi? Ya da hıristiyanların bu işteki sorumluluğu?
İçtiğiniz su, yediğiniz yemek, soluduğunuz hava içinde o camilerde iki büklüm el açıp dua eden ihtiyarların ve ona namaz kıldıranların payı olduğunu düşünüyorum.Ben de sizin gibi düşünebilsem keşke, ya da bütün bilim dünyası…, o zaman, imam maaşlarındaki sorun hallolurdu gibime geliyor:)
Kadınlar konusunda: Kadınların camileri kullanmadığını nereden çıkarıyorsunuz?Kullanıyorlar mı gerçekten? Neden gerek duyuyorlar ki? Çok da bilgim yok bu konuda doğrusu.

Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Blue bey / hanim hakli.
Mesela ben kimsesiz olarak buyumedim. Dolayisiyla cocuk esirgeme kurumunun hizmetlerinden faydalanmadim. Artik kartlastigimdan bundan sonra faydalanma ihtimalim de yok. İlerde huzurevinde belki..
Ayrica sakat da degilim. Devletin sakatlar icin sundugu hizmetlerden de faydalanmiyorum.
Evime cok sukur pek hirsiz girmedigi icin polisiye hizmetlerden de bir turlu faydalanma imkanim olamadi.
Savas filan da cikmiyor ki devlet beni korusun; military hizmetinden faydalanayim.
Vergi neden alinir sorusuna tarihte cok cevap aranmis; degisik teoriler var…
Su anda kabul goren -yanlisim varsa duzeltin lutfen- verginin toplanma sebebi devletin sundugu hizmet ya da vatandasin aldigi hizmet degil; bir vatandaslik borcu olmasi. Devlet vergi toplamak icin sebep gostermez. Sunun icin topluyorum demez…
Dolayisiyla “ben bu hizmeti almiyorum; neden vergi odeyeyim” turunden yaklasimlar gecersizdir. Devlet hizmetleri satmiyor cunku, sosyal sorumluluk ilkesi geregince yapiyor. İstemese yapmaz ve ayni vergiyi almaya devam eder.
Devletimiz buyuktur. Koruyalim, kollayalim. (mesaj vermeden bitiremezdim.)

Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Maliye memuru bir gün kapıma dayanır “Yat vergisini vereceksiniz” diye.
-Ama benim yatım yoook!
-Olsuun, bir gün olmayacak demek değildir ki. Zihni Bey,
Bunlar özel tüketimden alınan vergiler. Alaka kurmak pek doğru değil. Diyanet hizmetlerinden faydalanma vergisi gibi bir vergi de yok zaten değil mi?
Eriklerle şeftalileri karıştırmayalım lütfen!

Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Maliye memuru bir gün kapıma dayanır “Yat vergisini vereceksiniz” diye.
-Ama benim yatım yoook!
-Olsuun, bir gün olmayacak demek değildir ki.
Zihni Bey,
Bunlar özel tüketimden alınan vergiler. Alaka kurmak pek doğru değil. Diyanet hizmetlerinden faydalanma vergisi gibi herkesten zorla toplanmakta olan bir vergi de yok zaten değil mi?
Eriklerle şeftalileri karıştırmayalım lütfen!
(editore not: onceki msji onaylamaniza gerek yok, bu onun modifiye edilmis halidir.)

Yazan:blue Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
zihni bey,
Maliye memuru bir gün kapıma dayanır “Yat vergisini vereceksiniz” diye.
-Ama benim yatım yoook!
-Olsuun, bir gün olmayacak demek değildir ki. Bu benzetmede yat=din’e mi tekabül ediyor. Umarım bir gün yatınız olur :)
Burayı hiç anlamadım, aşırı sıcaklardan olabilir efendim. Lütfen, özne-yüklem ve konuyla ilgisini yeniden, daha anlaşılır yazabilir misiniz? Ateistler toplumun çok küçük bir bölümüne tekabül ediyor. Verdiğiniz vergilerden 3-5 kuruş diyanete gidiyor. Diğer tarafta “benim de dine 3 kuruş katkım oldu” deme fırsatınızı da tepiyorsunuz. Hem dediğim gibi cenazenizin yıkanıp kefenlenmesi, namazınızın kılınması hizmeti zaten verdiğiniz vergiyi aşıyor. Söylenmeye hakkınız yok diyorum. Hem ekseriyetle insanlar ateist ölmüyorlar. Hasta olunca, ölüm döşeğinde “yandım Allaaaah !” diye bağırıyorlar. Mantık olarak da her ihtimale karşı kapıyı hafif aralamakta fayda var :)
Ben de sizin gibi düşünebilsem keşke, ya da bütün bilim dünyası…, o zaman, imam maaşlarındaki sorun hallolurdu gibime geliyor:) Bilim dünyası benim gibi düşünmeye başladı bile. 50 sene önce bilim madde ezelidir diyordu. “Bilim ‘madde ezelidir’ diyor, hey ahmak dinciler” diyenlerin şimdi yanıldığını anlıyoruz. 50 sene önce bilim maddeden başka bir şey yok da diyordu. Şimdi kuantumdan bahsediyor, aslında herşey bizim algımızla şekilleniyor, elektronlar bir kaybolup bir ortaya çıkıyorlar, paralel evrenler var, filan demeye başladılar. Ateizmi desteklemek için bilime sarılanlar, ne yazık ki son gelişmelerden sonra bu desteklerini büyük ölçüde yitirdiler. Bu yüzden her vesileyle “bilim” demeyin bence. O artık bizim safımızda :)
Kullanıyorlar mı gerçekten? Neden gerek duyuyorlar ki? Çok da bilgim yok bu konuda doğrusu. Şu kitabı okumakla başlayabilirsiniz:
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=94029&sa=25756219&session=17927233962244225218&LogID=

Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Sn. IjI,
Zihni Bey,
Bunlar özel tüketimden alınan vergiler. Alaka kurmak pek doğru değil. Diyanet hizmetlerinden faydalanma vergisi gibi zb>herkesten zorla toplanmakta olan bir vergi de yok zaten değil mi?
Eriklerle şeftalileri karıştırmayalım lütfen!
diyorsunuz.
Vergilerin kamu zoruyla toplandığını sanıyordum, gönüllü değil.
Diyanet bütçesi 37 kurumu solladı 24 Ekim 2006 - Diyanet İşleri Başkanlığı, 2007 için ayrılan 1 milyar 638 milyon 383 bin YTL’lik bütçesiyle kamu idaresindeki genel bütçeli 50 idare içerisinde 13′ncü sıraya yerleşti.
Personel giderleri açısından bakıldığında ise Diyanet, personeline ayırdığı 1.326 milyar YTL’le, sırasıyla MEB, MSB, Sağlık Bakanlığı, EGM, Jandarma Genel Komutanlığı ve Adalet Bakanlığından sonra bütçede yedinci sırada bulunuyor.
DİYANETİN BÜTÇESİ, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı gibi icracı bakanlıkların bütçesini dahi 2 ila 4 katına ulaşmış durumda.
Gerçekten de diyanet bütçesi diye bir şey yokmuş:) Yani, adı “diyanet bütçesi” olmayınca, yok sayılıyormuş.
Ve
Kamu ihtiyacı (gereksinimi) ile kamu gideri arasında bir “sebep-sonuç” ilişkisi vardır. Gerisini siz anlarsınız:)
Ve bilgi olsun diye ordan-burdan derledim:
İmam-hatip Okullarının ve liselerinin zaman içinde verdikleri toplam mezun sayısı 2 milyon civarındadır. Türkiye’deki cami sayısı 75 bin civarındadır. Bu duruma göre, Diyanet İşleri Başkanlığının, diğer hizmet alanlarıyla ‘İmamlık, Hatiplik ve Kur’an Kursu Öğreticiliği’ gibi görev yerlerine eleman bulmakta güçlük çekmemesi gerekir.
Türkiye�de nüfusun %10’nun sakat olduğu söylenirken bu kitle, ulusal gelirin sadece on binde dördünden yararlanabilmektedir. Eğitim çağındaki sakatların sadece %2, 57’si eğitilebilmekte, çalışma yaşındakilerin ise sadece %1’e yakını istihdam edilebilmektedir.

Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Sn.blue,
Bu benzetmede yat=din’e mi tekabül ediyor. Umarım bir gün yatınız olur :)
İçtiğiniz su, yediğiniz yemek, soluduğunuz hava içinde o camilerde iki büklüm el açıp dua eden ihtiyarların ve ona namaz kıldıranların payı olduğunu düşünüyorum.
Bu benim için olumlu bir dua o zaman:) İçtiğim su, yediğim yemek kadar gerçek (somut) bir beklenti öyleyse. Bir yatım olursa eğer bu duadan sonra (ömrümün sonuna kadar, söz veriyorum, tamamını din kurumlarına bağışlayacağım:) ve hemen selevat getireceğim:)
Verdiğiniz vergilerden 3-5 kuruş diyanete gidiyor. Diğer tarafta “benim de dine 3 kuruş katkım oldu” deme fırsatınızı da tepiyorsunuz.
DİYANETİN BÜTÇESİ, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı gibi icracı bakanlıkların bütçesini dahi 2 ila 4 katına ulaşmış durumda.
Gerçekten de 3-5 kuruş gibi görünüyor:)
Hem dediğim gibi cenazenizin yıkanıp kefenlenmesi,…
Bir cenaze için miydi bütün bunlar? Değmez bence. Topu topu 3 saatlik bir hizmet için bu kadar vergi hangi adalette vardır ?
Hem ekseriyetle insanlar ateist ölmüyorlar. Hasta olunca, ölüm döşeğinde “yandım Allaaaah !” diye bağırıyorlar.
Hiç rastlamadım öylesine; gerçekten var mıdır böyle bağıran? Bildiğim kadarıyla, “korku dini” bağırtır böyle ancak. Bir de, yaşarken insanlığı ve doğayı ve evreni sömürme eylemini gerçekleştirip de, bütün biriktirdiklerini bu dünyaya terk etmek zorunda kalan doyumsuzlar bağırabilir diye düşünmekteyim.
Bilim dünyası benim gibi düşünmeye başladı bile.
Ooo! Dize getirdiniz yani bilim dünyasını:) Oysa sizin, bilim dünyası gibi düşünmeniz yakışırdı.
50 sene önce bilim maddeden başka bir şey yok da diyordu.
“Şimdilik yok” diyebilir bilim ancak. Varsayımlarını altında değil, olanaksızlıkların altında ezilir bilim ancak.
Şimdi kuantumdan bahsediyor,
Kim bahsediyor kuantumdan? Din mi?
aslında herşey bizim algımızla şekilleniyor,
Neydi o hristiyan filozof papazın adı? Ha hatırladım, Berkeley’di sanırım. Onun görüşüdür bu. Ama sadece görüşü… bizim İslamcılarımız ciddiye alıyor ancak.
elektronlar bir kaybolup bir ortaya çıkıyorlar, paralel evrenler var, filan demeye başladılar.
evet desinler, neyi kanıtlar bu sizce? Sonra bir kaybolup bir ortaya çıkanların quarklar olduğunu sanıyordum. Bir daha bakınız lütfen zamanınız varsa tabi.
Ateizmi desteklemek için bilime sarılanlar, ne yazık ki son gelişmelerden sonra bu desteklerini büyük ölçüde yitirdiler. Bu yüzden her vesileyle “bilim” demeyin bence. O artık bizim safımızda :)
Eyvaaahh:) tekrar geriye sardık asırları desenize?
Yani, siz Nevton’da kalmışsınız sanırım. Oysa, Newton, hem parçacıkların, hem de çekim gücünün Tanrı tarafından yaratıldığını kabul etti ve böylece daha ileri çözümlemelere gitmekten kurtuldu (batı düşüncesinde dönüm noktası/f.capra-s:77)
Ama quantum Newton gibi pes etmemiş. Buna ne diyorsunuz?
Selam ve sevgiler

Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Zihni Bey,
Diyanet bütçesi yok demedim ki.
Diyanet vergisi yok dedim. Bunu da devletin vatandaşlarına sunduğu bir sosyal hizmet olduğunu vurgulama amacıyla söyledim. Devletin vergi toplamak için sebep gösterme ihtiyacı olmadığını da ifade ettim. Yani tabii ki zorla toplanıyor vergi.
Anlatmak istediğimi farklı bir şekilde tekrar edeyim:
Sosyal hizmetler özel hizmet gibi fiyatlandırılan şeyler değildir. (yat vergisi de özel hizmet nedeniyle alınmıyor ya, neyse…) Vatandaş olmamız devletin bizden vergi alması için yeterli bir sebeptir. Daha fazla sebep aramak gereksizdir. Ben şu hizmetten faydalanmıyorum, bunun bütçedeki oranına göre benim vergimden kısıntı yapılsın demenin bir mantığı olamaz. Benim de faydalanmadığım ama devletin vermek zorunda olduğu birsürü hizmet var. Önceki mesajımda da yazmıştım. Bunları öne sürüp vergimden düşürmek isteyebilir miyim? Hayır.
“Bütçeden bu hizmete bu kadar para harcanmasın” ya da “Bu hizmeti devlet yürütmesin” demek ise apayrı birşeydir. O tartışılır, gereği var mıdır yok mudur diye.
Ama “bu sosyal hizmetten ben faydalanmıyorum ve vergimin ona düşen payı beni rahatsız ediyor” diyecek olursanız, insanlar çıkar biz de şunlardan şunlardan faydalanmıyoruz ama paşa paşa vergisini ödüyoruz diyebilirler. Haklıdırlar da..

Yazan:freedom Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
ljl bey/hanım,
freedom
ben de Pazartesi sabahlari yan taraftaki okuldan gelen istiklal marsi “gurultusu” ile uyanmak istemiyordum okul zamanlari ama ne yaparsin…
bu ulkede yasamanin bir bedeli var! kendimi buna saygi duymak zorunda hissediyorum… İstiklal Marşı bu ülkenin milli marşıdır. Ona saygı duymak zorundasınız. Kaldı ki kimse gecenin 5′inde kalkıp insanları rahatsız edecek şekilde söylemiyor. Ezan ise uyuyan insanları uyandırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Namazını kılacak insan zaten saatini kurar uyanır. Hangi devirde yaşıyoruz? Davul mevzusu da tamamen aynı. Saçmalıktan başka birşey değil.
Sabaha doğru okunan ezan ve ramazan davulları resmen insan hakları ihlalidir.
Diyanete isteyen istediği katkıyı yapsın. Ben yapmak istemiyorum. Cenaze namazım da kılınmayacak. İmamın karşısına da gitmeyeceğim. Niçin imamlar için para vereyim. İsteyen istediği kadar versin.

Yazan:ljl Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
freedom
İstiklal Marşı bu ülkenin milli marşıdır. Ona saygı duymak zorundasınız. Kaldı ki kimse gecenin 5′inde kalkıp insanları rahatsız edecek şekilde söylemiyor. o marşta şu dizeler de var canım benim:
o ezanlar ki şehadetleri dinin temeli
ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli
çok saygı duyuyorsan iyice oku on kıtasını da!
gözlerinden öperim…

Yazan:blue Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Zihni bey,
Double-slit deneyini atomlarla da, elektronlarla da, fotonlarla da yapabilirsiniz. Sonuç aynı… Onları madde olarak algılatan gözlemleyici. Bu dinsel bir ayin filan değil, fiziğin ta kendisi… Ama kuantum felsefesi derseniz, evet bu felsefelerin ne kadar doğru olup olmadığını zaman gösterecek. Ama tutup da “her şey maddeden ibarettir” diyemez kuantumu bilen adam. Önce bir destur çekmesi lazım.
Newton mekaniği günümüz dünyasında geçerliliğini yitirmiştir. Newton’ın ne dediğini bilmiyorum ama İslam dini bize “sürekli müdahale eden” bir tanrıdan bahsediyor. Bu yüzden ben Newton’dan çok kaos teorisine yakınım. Materyalistlerin dem vurduğu determinizm de ancak eşik noktalarından sonra vardır. Bize okullarda öğretilen sürtünmeyi de ihmal et canım, hadi deney normal şartlar altında olsun, kaplar ideal farzedilecektir gibi nüansların pek de nüans olmadığını öğrenmiş bulunuyoruz. Meğer bir kelebeğin kanat çırpışı da tayfunları doğurabiliyormuş. Bu kadar kompleks bir kararsızlık içinde her şeyin düzenli olması konusunda ne düşünüyorsunuz?
Sözün özü: Bilim, ateistlerin beklediği gibi din’i ortadan kaldırmadı, kabul edilmesi acı biliyorum ama din’e yönlendirdi insanları. Ne Newton’cu determinist dünya kaldı, ne ezeli madde tasavvuru, ne herşey maddeden ibarettir heyulaları… Bu yüzden yüksek perdeden bilimi yanınıza alarak konuşurken dikkatli olun. Ben, bilimi en son 10 sene önce üniversitede bıraktım ama bu sitede bu işi iyi bilen insanlar var, zor durumda kalabilirsiniz, benden söylemesi…
Diyanet’in bütçesi konusunda haklısınız. Bence de bu kadar yüksek bütçesi olmamalı. Ama devlet laik kalmayı reddettikçe, buna katlanmak durumundayız. Bu işin çözümü belli: bu iş cemaat ve vakıflara bırakılmalı, devlet elini din işlerinden çekmeli. Kimse buna razı olmadıktan sonra ben ateistim neden benden para alıyorlar diye şikayet etme hakkımız yok bence. Şikayet: “Bu devlet dine müdahale etmeyi bıraksın” şeklinde olursa daha olumlu bir sonuç çıkabilir ortaya…

Yazan:blue Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
sayın freedom,
Davul konusunda size katılıyorum. Ezan konusunda da kısmen katılıyorum. İnsan sesiyle minareden okunmalı ezan. Ve güzel sesli müezzinler okumalı. Bizim camilerdeki ezanlar fecaat arzediyor. Ama şunu temin ederim ki güzel ve makamında okunan bir sabah ezanını bir kere dinledim, tüylerim diken diken oldu. Böyle güzel bir musiki olamaz.
İngiliz bir arkadaşım da Türkiye’ye ilk geldiği zaman bana hayret içinde “sabah çok güzel bir müzik geliyordu dışarıdan, Pakistan’lı arkadaşıma sordum ezan’mış, ne güzel !” diyordu. Ezana şaşırması beni de şaşırttı. Bunlar çok güzel şeyler, içinde yaşadığımız için bazı şeylerin kıymetini bilmiyoruz. Ezan da bizim, istiklal marşı da… Biraz kendimizi sevelim artık, biz buyuz çünkü. Kendi özümüzü reddederek, beğenmeyerek ancak kendimize zarar veririz.

Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Sn.IjI,
Vatandaş olmamız devletin bizden vergi alması için yeterli bir sebeptir. Daha fazla sebep aramak gereksizdir.
Evet, birinci cümleniz devletçi bir bakış açısı. İkincisinde ise, burjuva devleti uygulamasını tarif ediyorsunuz sanki. Çünkü, devletin topladığı vergilerden en çok yararlananlar, vatandaşın sorgulamasını yadırgarlar, hatta suçlayanlar olur.
Ben şu hizmetten faydalanmıyorum, bunun bütçedeki oranına göre benim vergimden kısıntı yapılsın demenin bir mantığı olamaz.
Örneğin, tatil için bir ada satın almış olan bir vatandaşın adasına havalanı yapaımna ödenek ayıran bir devleti sorgulayamaz mısınız?
Ya da, ülkemizdeki kürt vatandaşların sünni mezhebine harcanan bu diyanet bütçesini sorgulama hkları yok mu?
Benim de faydalanmadığım ama devletin vermek zorunda olduğu birsürü hizmet var.
Evet, olabilir, bunun kabul edilebilir ölçüleri var, kabul edilemezleri var. Anlıyorum, kollektif yaşamda paylaşımların ve zorunlulukların ayrıntısına girilmeyebilir. Birilerinin cennet hayaline ben emek harcamak zorunda mıyım? Bu dünya için kurulmuş sistemlerin içinde ayırımcılık elbette olamaz.

Yazan:emito Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Faruk Bey,
Muhteşemsin ,ne güzel yorumlar yapmışsın.Helal olsun sana…

Yazan:emito Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Ece hanım,
Bir şıkkı unutmuşsunuz,
Tüm namaz kılacakları Adana-İmamoğlunda toplasak.Orada imam ve imamoğlu çok var daha iyi olmaz mı?…
Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Sn. blue,
Bu noktada, evrim teorisinin klasik tartışma(!) noktasına sürüklenmiş oluyoruz. Havanda su dövmek gibi geliyor bana işin bu noktası.
Konumuz din adamlarıyken, quantum, maxwell, newton , determinizm, young deneyi derken… harun yahya’ya kadar uzanacak biliyorum.
Belli ki, dünyada din egemenleri, bilimin erişemediği noktadan yola çıkarak, kendilerine pay arama çabasındalar. Bu gün, quarkların hareketindeki kararsızlığın anlaşılamamış olması, dindarların inançlarının alt yapısı olabilir mi? Hem de yaklaşık her 50 yılda değişen, yenilenen teorilerle, desteklenen bilimin “aciz” noktalarından din üretmek ya da gerçekliğin kanıtı yerine oturtmak “haksız rekabet” suçuna girmiyor mu?
Hem aramızda sn. FREEDOM var iken, bendeniz bu konuda bir şey söyleme hakkını kendimde görmüyorum. Her platformda buna dikkat etmişim. Sizin de belki meslek alanınıza girebilir.
Elbette bu konuda da söyleyecek epeyce sözlerim vardır ama, şimdilik haddimi bilmek istiyorum.

Yazan:freedom Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
ljl bey,
o marşta şu dizeler de var canım benim:
o ezanlar ki şehadetleri dinin temeli
ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli
çok saygı duyuyorsan iyice oku on kıtasını da!
gözlerinden öperim… Gerçekten mi? İyi oldu söylediğiniz, hiç haberim yoktu.
Ben İstiklal Marşının sembolik değeri için saygı duyulması gerektiğini düşünüyorum. İçindeki herşeyi kabul edeiyorum veya beğeniyorum diye birşey yok.
Ben Türkiye’nin geleneksel değerlerinin ve müslüman çoğunluğunun da farkındayım. Ama bu devirde bu tip şeylere yer yok. Bunlar açık insan hakları ihlalleridir. Sebebi ne olursa olsun kabul edilemez. Dinmiş şuymuş buymuş hiç önemli değil. Anayasada belirtildiği gibi insan haklarına saygılı sosyal bir devletse burası bu tip şeyler olmamalı.

Yazan:mr^sair Tarih: Ağu 2, 2007 | Reply
Merhaba freedom;
Fikrinizi gayet dar bir çerçeve dâhilinde dolaştırdığınız için, etken sebep ve âmillerden gaflette kalmışa benziyorsunuz.
Size kendinizi tam mânâsı ile, dilediğiniz tüm nazariye ve doktrinlerden esinlenerek açıklama imkânı verildiğinde neler karalayabileceğinizi merak ediyorum.
Sadece merak ettiğim için…
Hayat tasavvurunuz nedir?

Yazan:freedom Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
Sizinkinin tam tersi Sair bey. Heralde yeterince açıklayıcı olmuştur.

Yazan:blue Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
Zihni bey,
Her 50 yılda bir yenilenen bir bilimi sabit bir gerçek gibi kabul etmektir asıl haksız rekabeti doğuran. Big bang de, quarkların kararsızlıkları da, determinizmin bazı noktalarda tıkanıp kalması da, indirgenemez kompleks yapılar ve biyokimyasal düzelemden astronomiye kadar tüm yeni bulgular “din”‘in bin yıllardır söyledikleriyle örtüşmeye başlamışsa bırakın da “acaba din’in söyledikleri gerçek olabilir mi?” sorusunu sorabilsin insanlar… Bırakın bilim bizi nereye götürüyorsa oraya gidelim. Bundan neden rahatsızlık duyulsun ki? Ya hiçbir şey tesadüf değilse, sorusunu siz de cesaretle sorabilmelisiniz…

Yazan:blue Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply

Ben Türkiye’nin geleneksel değerlerinin ve müslüman çoğunluğunun da farkındayım. Ama bu devirde bu tip şeylere yer yok. Bunlar açık insan hakları ihlalleridir. Sebebi ne olursa olsun kabul edilemez. Dinmiş şuymuş buymuş hiç önemli değil. Anayasada belirtildiği gibi insan haklarına saygılı sosyal bir devletse burası bu tip şeyler olmamalı. Sayın freedom,
Bu toplumun bir değeri olan dini bir ritüeli insan haklarına aykırı bulurken ljl bey’in okuldan gelen marş seslerinden rahatsız olmasını kınamanız çelişki değil mi? Gürültüyse ikisi de gürültü. Toplumsal değerse ikisi de öyle. Ben, dünyanın en çok korna kullanılan, en fazla yüksek sesle cıstak müzik dinlenip (!) arabayla hava atılan memleketinde ezandan rahatsız olmayı kasıtlı buluyorum. Evim camiye çok yakın olduğu halde ezanın sesini işitmiyorum bile. Kızımın da bebekliğinden beri ezan sesiyle beraber uyandığı bir zamanı hatırlamıyorum. Ama yanımızdaki okuldan gelen “andımız” ile her sabah uyanıyor, 5 yıldır… Asıl sosyal devlette küçücük çocuklara her sabah yemin ettirilmez, yaz kış demeden ayakta dikip bağırttırılmaz. Bu uygulama bizden başka bir Kuzey Kore’de, bir de Kamboçya’da var bildiğim kadarıyla.
Ezan’dan rahatsız olmanızın sosyal devlet olmak ve insan haklarıyla uyumlu bir devlet olmamızla bir ilişkisi olduğuna inanmıyorum. Samimiyetinize inansaydım size destek olurdum, nitekim yukarıda oldum. Ama “nefret” saikiyle karşı çıkmak ayrıdır. Durum böyle olunca keşke hoperlörlerin sesini biraz daha açsalar diyesim geliyor. Bunu dedirtmemelisiniz.

Yazan:freedom Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
blue bey,
Ezan dini ritüel midir? Ezanın insanlara namaz vaktinin geldiğini haber vermek için değil midir?
Evinizin yakınında cami olduğunu ama sabah ezanını ne sizin ne de kızınızın duyduğunu söylüyorsunuz. Bir zamanlar benim evimin de hemen yanında cami vardı. Oraya ilk taşındığım zamanlar nasıl korku ile uyandığımıçok iyi hatırlıyorum. Ama daha sonradan insan alışınca duymuyor bile. O zaman insanlar belli bir süre sonra duymamaya başlıyorsa bu ezan denilen şey aslında yapması amaçlanan şeyi yapmıyor demektir. Bu konuda sizin düşüncenizi öğrenmek isterim. Yarın sabah namazı kılmak isteseniz ezanın sizi uyandıracağını düşünerek mi uyursunuz yoksa bir saat kurarak mı?
Ayrıca laik bir devletin kurumları (camiler devletindir) nasıl olur da insanların tamamını dini ritüele davet eder. Bu daveti o dine mensup olmayanları açıkça rahatsız ederek yapması sizce bir hak mıdır?
Mesela Hristiyanların da böyle bir ibadeti olduğunu ve gece 03:00′de yapılması gerektiğini düşünün. Kilise sayısı az olduğu için sesini duyurmak için çok daha gürültülü bir şekilde çağrı yapılsın. Etraftaki bütün insanları uyandırsın. Belli bir süre sonra insanlar buna alışacak ve duymayacak diyelim. Böyle bir durumu kabul eder misiniz?
Aynı şekilde Musevilerin de buna benzer bir ibadeti olsa ve benzer şeyler yapılsa bunu da kabul edecek misiniz?
Andımız konusunda size katılıyorum. Tamamen gereksiz bir uygulama. Ama hafta başlangıcında ve bitişinde okullarda İstiklal Marşı okunmasında bir sakınca görmüyorum.

Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
tüm yeni bulgular “din”‘in bin yıllardır söyledikleriyle örtüşmeye başlamışsa…Bilim öyle demiyor ama, “gölge etme başka ihsan istemez” diyor.
…bırakın da “acaba din’in söyledikleri gerçek olabilir mi?” sorusunu sorabilsin insanlar…
Keser sapını yontmaya kalkışırsa ne olacak? Bence kendi düşünce açınızdan risk alıyorsunuz. Çünkü, sorgulayan insan tipi dinin içeriğini de özgürce sorgulamaya kalkarsa, evdeki bulgurdan olabilirsiniz:))

Bırakın bilim bizi nereye götürüyorsa oraya gidelim. Bundan neden rahatsızlık duyulsun ki?
Bu teklifinizi sanırım bilim karşıtlarına söylüyorsunuz? Duymuşlardır umarım.

Ya hiçbir şey tesadüf değilse, sorusunu siz de cesaretle sorabilmelisiniz…
Soru sormada oldukça cesuruz, merak etmeyin:)
Öyle cesuruz ki, bu cesaretimiz tabulara kadar ulşaır, sınır tanımayız.
Ve buna, “Ya hiçbir şey tesadüf değilse..” sorusu da dahildir.

Yazan:blue Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
sayın freedom,
Ezan insanlara namaz vaktini bildirmek görevi olan bir dini ritüeldir. Dini ritüel olmasaydı kalk borusuyla veya gayda çalarak da olurdu.
Kulak alışması konusuna siz de katılmışsınız. Yalnız kulak alışırsa ezan işlevini yitiriyor değildir. Bir atasözü var: Aklı namazda değil ki, kulağı ezanda olsun diye… Annanem onca TV gürültüsü ve çocuk gürültüsü arasından ezan sesini seçebiliyor, çünkü namazını hep vaktinde kılar, dakika geçirmez. Bizlerin kulağımızın alışması, namaz kılanların da alışmaması sorunu çözüyor sanırım. Sorun hala çözülmediyse camiden biraz uzakta bir yere taşınmayı seçebilirsiniz veya sabah ezanlarında mikrofonun sesinin kısılması konusundaki talebinizi Diyanet’e ve yakınınızdaki cami imamına iletebilirsiniz. Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış. Eminim en azından bir cevap vereceklerdir. Ama maksat bağcıyı dövmekse, dinden nefretini ezan sesine muhalefet şeklinde tezahür ettirmek ne kadar doğru bilmiyorum. Bu, sadece sizin psikolojinize zarar verir.

Yazan:blue Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
zihni bey,
Bilim öyle demiyor ama, “gölge etme başka ihsan istemez” diyor.
Ben bilimden bahsetmiyorum, bilimsel buluşların sizin, benim üzerimdeki etkisinden bahsediyorum. Bilim adamının tarafsız olması gerekliliği tartışılabilir, ama ben bilim adamı değilim, tarafsız olmak durumunda da değilim. Tabi ki bilim benim için amaç değil, hayatı anlamlandırmama yarayan bir araçtır. Herkes bilimi kullanarak kendi hayat felsefesini oluşturur. Bu yaklaşım bilimsel değil diye terkedecek değiliz. Hayat bilimden ibaret değildir.
Keser sapını yontmaya kalkışırsa ne olacak? Bence kendi düşünce açınızdan risk alıyorsunuz. Çünkü, sorgulayan insan tipi dinin içeriğini de özgürce sorgulamaya kalkarsa, evdeki bulgurdan olabilirsiniz:))
Kendimi de, tüm tanıdıklarımı da sonuna kadar sorgulamaya ve sorulardan kaçmamaya çağırırım hep. 10 senedir evdeki bulgurdan olmadım ama kendine soru sormak yerine “tesadüf, doğal seçim, kendi kendine oluyor, her şeyin bir sebebi var” kelimeleri etrafında kendine soru sormaktan kaçan çok tanıdığım oldu. Sorular iyidir, gerçek ancak soruların üzerine gidilerek aydınlanabilir. Soru sormakta cesur olduğunuza sevindim. Umarım cevabı bulmak için aklınızı serbest bırakır ve gerçeği en yakın zamanda bulursunuz. Çünkü çok fazla vakit yok.

Yazan:zihni örer Tarih: Ağu 3, 2007 | Reply
Sn. blue,
rastlantı bu ya, geldiğimiz noktayı en net anlatan bir makale okudum, bir parçasını paylaşmak istedim.
Tamamını, buradan
okuyabilirsiniz.
“Bilinen bilinmezlikler” olarak da tanımlayabiliriz tabuları. Bilinmezin tüm ayrıntılarını bilmesek de sezebiliyoruz sanki ama öğretilmiş korkularımız engelliyor daha ileri gitmemizi, merakımızı koşuşturamıyoruz özgürce. Tabular da zaten öyle birden devrilebilecek olgular hiç değiller, süreç içinde yaratıldıkları için de ancak süreç içinde yıkılabiliyorlar. De-ğiniyormuş gibi yapıyoruz ilkin, ürkütmeme-cesine. Kenarından kenarından hafiften gagalıyoruz ancak. İhtimal ki bu tutumumuzla, bir süre için tabulara bir nebze de biz bağışıklık kazandırıyoruz. Bağışıklık kazanmış tabular ise iktidar odaklarınca daha meşru bir sermaye olarak kullanılabiliyor pekala. Ama işte her tabunun yıkılış süreci de bu aleniyetiyle ve pervasızca kullanımıyla başlıyor.
“Ve yılan kadına dedi; meyveden yediğiniz gün, o vakit gözleriniz açılacak ve iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız.” Adam ve kadın meyveyi yediler ve Tanrı tarafından ölümlülükle cezalandırıldılar. Tanrı bilmeyi ölümle eşleştirdi. Meyve ağacında simgelenen bilgiyi tabulaştırdı. Meyveyi yiyen insan bildi. Ama bildiği için kendisi de öldü.
Tabu, bilgi ve ölüm… İşte bilgi çağının karmaşık denklemi. Şu bir gerçek ki ama, tabuları bilgisi ile yıkan insan ancak bir gün ölümü de bilgisiyle yenmekten söz edebilecek

*********************************************
FORUM TARTIŞMALARINDAN SÜZMELER:
30.4.07
OY DEĞERİ (bir forum tartışmasından)

http://www.dusunceler.org/1/2007/05/05/kesin-cozum/

Bu forumda tartıştığımız konu, aylar sonra Manken Aysun Kayacı ve Müjde Ar'ın bir tv. kanalında tartışmasıyla, tekrar gündeme geldi. Gazeteci Bekir Coşkun da benzer bir makaleyle dikkatleri üzerine çekmişti. Bu üç çıkışın dış görüntüsü aynıymış gibi algılansa da, aradaki farkı aşağıdaki tartışmada belirtmiş bulunuyorum. Benim yazımın içeriğinde insanları aşağılamak değil, tam tersine, insanların aşağılanmasından kurtulma düşüncesine dayanır.

Eğitimsiz vatandaşların oyları alınırken, askere alınırken ve askerde öldüğünde övüldüğü halde,

iş ararken, sistemden payına düşeni isterken, ve devlet dairelerinde torpil mekanizmasının altında ezilirken, (mevcut nüfusun yaşamsal gereklerini sağlıyorlar gibi) çok nüfusa teşvik edilip de sömürmeye elverişli tezgahı kurarken, dışlanması değil midir aşağılamak?
* * *
Suat Bey merhaba,
http://zihniorer.blogspot.com/2007/01/demokraside-semen-akordu.html

8 Ocak 2007 tarihinde kendi blogumda yazdığım bir yazıdır. Yani, bu günden 5 ay önce.

Ne seçim, ne AKP mağduriyeti ve ne de bir yerlerin korunmasına adapte olunacak bir durum vardı. (Bekir Coşkun benden 5 ay sonra yazmıştır ki, O'nunla gizli ittifak yapmış da değiliz) O'nun hizmet etmek istediği amaç ile, benim vurgulamaya çalıştığım mantık farklıydı.

Kaldı ki, Aziz Nesin’in bir sözünden etkilendiğimden yazmıştım böyle bir yazıyı. Buraya aktarmadığım kısımların oldukça abartılı ve biraz da “gevezelik” olduğunu kabul ediyorum. Ama buraya aktardığım görüşlerin tartışılmaya değer olduğuna inanıyorum.“çuvaldız” lakaplı bir konuk, bu yazının abartılı kısmını (belki eleştirel uslubun kışkırtıcılığına dayanarak) buraya aktarmak istemiş. Ama aktaramadığı görülüyor.

Bu nedenle, yazımın arkasındayım ve objektif niyetlerle eleştirilerden ders çıkaracağımı taahhüt ediyorum.

Ancak, bu günkü özel duruma yamayarak, “şeytan taşlama” misyonuna soyunanlarla bu konuların tartışılmayacağını biliyorum. /zihni

o yazım:
Bir odacılık mesleğinde tahsil aranırken,Bir şirket, çalıştıracağı insanda eğitim ararken,Hayatın bir çok alanında eğitim zorunlu tutulurken,Toplumu yönetecek ve yaşamsal geleceğini güvenceye alacak bir hükümetin çıkarılması neden cahil çoğunluğun kararına terk edilsin?Neden cahillik ödüllendirilsin?Cahillik kişinin elinde değil, sistemin çarkında yuvalanmıştır diyebilirsiniz.Öyleyse, bu sistemin çarkına çomak sokmanın da bir ateşleyicisi olsun bu teori.
Bu kadar sıradan bir iş midir hükümet belirleme işi?Bilgisiz-kaygısız insanların, kendine yararı olamayanların, hakkını aramayı bilmeyenlerin bu ülkeye yararı olacakları seçmede nasıl doğru karar verebilir?
Ehliyet eğitimini almamış bir insana nasıl araba kullanma yetki ve hakkını vermiyorsanız,Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz.Çünkü, biri bilgisizlikten dolayı kendi canı ve birkaç canı yok etme riski taşıdığı halde,ikincisi, bir neslin geleceğini yok etme riski taşımaktadır.
Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum. Kaldı ki mevcut durum, temel toplum haklarını ve dolayısıyla insan haklarını arama mekanizması olan bilgi edinmeyi fazlasıyla ihlal etmektedir.Ehliyetli insanların toplumu yönetmesi, ayrıca cahilliğin de ortadan kalkmasına,toplumun her zaman daha ehliyetli insanlar tarafından yönetilmesine, kalkınmanın ve genel yararın daha hızlı kazanılmasına katkı sağlayacaktır.

5 Suat Öztürk { 05.05.07 at 22:09 }
Merhaba Zihni Bey,
Düşüncelerinize katılmıyorum.
Vaktim yok, sadece şunu söyleyeyim:

Bir iş, görev vs için yapılacak tercih ya da liyakat gerektiren kriterlerin bulunduğu bir teknikerlik ile kişinin bizzat “kendisini” yönetecek vekilini seçmesini kıyaslamak anlaşılmaz bir mantık hatasıdır.
Bu tavır en temel insan hakkının ihlalidir.
Bu elitizimin bu topraklarda (da) yeşermesinin sebebi de sanırım fikir sahiplerinin demokrasi ile işbaşına gelebilmelerinin imkansız olmaları.

Bulent Murtezaoglu { 05.05.07 at 22:30 }

Bir iş, görev vs için yapılacak tercih ya da liyakat gerektiren kriterlerin bulunduğu bir teknikerlik ile kişinin bizzat “kendisini” yönetecek vekilini seçmesini kıyaslamak anlaşılmaz bir mantık hatasıdır./s.ö.

Hmm, Suat bey bu herhalde aceleniz oldugu icin boyle cikti klavyenizden. Devletin icra tarafindaki insanlar devleti o da kismen yonetiyorlar en nihayet, vatandaslari degil. Vekilin isi de ‘yonetmek’ degil zaten. Sizin ne derece birikimli oldugunuzu biraz cikartabiliyorum, ‘beni yonet abi’ diye kimsenin pesinde dolasacaginizi tahmin etmiyorum. Koyunluk belki hepimizde var, bu insanlarin — ozellikle Turkiye gibi devletin dev oldugu ve siddet kullanan tarafinin dahi kanun icine pek cekilemedigi bir yerde — elindeki guc de az degil, ama pesinen bizim cobanimiz olduklarini soylemeyelim bari.

7 Suat Öztürk { 05.05.07 at 22:38 }

:-))
Acele ile çıktığı doğru Bülent Bey. Başka bir iş ile ilgileniyorum şu anda. Evet tuhaf olmuş çok. :-)
Anlatmak istediğim anlaşılmıştır diyeceğim ama ona da emin değilim. geniş bir zamanda belki konuşuruz.
(Demokrasinin “ehven-i şerliliği” sebebi ile belaltı vurmak kolay oluyor ama alternatif diye öne sürülenler de tam bir açmaz. Bu olmamalı bunu konuşma biçimi. –sizi kasdetmiyorum. Yani ehven-i şer olduğunu bilmeli sonra konuşmalıyız. )

8 çuvaldız { 05.05.07 at 22:53 }

Suat bey,Zihni bey’in bu yazısını zamanında okumuştum yukarıdaki yazınızı okuduğumda İzhni bey’in yazısından alıntılar yaparak yorum yazıp sitenize göndermiştim..ve bu yorumumla ilgili de Zihni bey’e de bilgi vermiştim..ama sitenizde iki kez göndermiş olmama rağmen o yorum yok..sonuç itibari ile Zihni bey’in neye cevap verdiği anlaşılamadı..
Yazan: Çuvaldız:

Bekir Coşkun’unki de bir şey mi bir ara bir sitede daha zihni sinir bir öneri vardı;
“Seçmenlik derecesi nasıl belirlenmeli? 1-diplomaya göre2-(diploma yoksa) genel kültür testiyle verilecek seçmenlik derece belgesine göre,3-mesleğin herhangi bir alanında topluma kazandırdığı ulusal ve uluslar arası düzeydeki başarı belgesine göre,4-en az, 4 kitap yayınlamış olan yazarlık belgesine göre,
İlk okuldan prof.luğa kadarki eğitim düzeyinin oy hakkı, (belirli) katsayı tespitiyle, eser yayınlamış diplomasız yazarların prof.lara eşitlenmesi sağlanabilir.
Örnek:bir prof.un oyu= dört ilk okul diplomalının opyuna.Bir ilk okul diplomalı yazarın oyu=bir prof.un ouyna=dört ilk okul dipl.”

Bu parlak fikir ile ilgileniyorsanız aşağıda linkini verdim.
https://www.blogger.com/comment.g?blogID=31495541&postID=116826788155658207

Ben bunu okuduğumda ağzımı bir süre kapatamamıştım…Allah akıl fikir versin güzel dua da bir de hayırlısı ile kullanmayı da nasip etsin demek gerek!
*Baykal’ın otobüsle seçmen taşıma işine gelince; 2007 senesi içinde seçim ödeneği de dahil partilere aktarılacak para toplamı 314 milyon ytl-miş !(buna GP de dahil)
*Seçimden sonra hem eski hem de yeni seçilen vekiller Ağustos ve Eylül maaşlarını alacaklar-mış!
Ben akılla beraber sabır da istiyorum..

10 zihniorer { 05.05.07 at 23:44 }

sn. çuvaldız,görüyorum ki, yazının ana amacının dışındaki ciddi olmayan kısımlarla ilgilenmişsiniz. Bunu yine de ciddiye alıp, açıklama yaparak, yerinde imha etmiş bulunuyorum. Ama “zamanında okurken” bu yazıyı, oradan selamsız geçişinizin altında bir fırsatçılık mı aramalıyım?
Yazının ana fikri konusunda ne orda ne de burada (peşin yargının dışında) bir fikir vermiş değilsiniz.Suat Bey’in “işleri bitince” belki anlamlı bir bilgi vereceğini umabilirim. Bülent Bey,in ana fikre katılıp katılmadığı net bilinmese de, anlamlı yaklaşım sergilemesini “düşünceye saygısının” ifadesi olarak alıyor, O’na teşekkür ediyorum.

11 Yaman Avcı { 05.05.07 at 23:57 }

Merhaba arkadaşlar, Zihni bey’in zırvalarını herkes gibi ben de okudum. Yazarına hakaret etmek aklımdan bile geçmez ama yazılanlara “zırva” demketen de kendimi maalesef alamıyorum. İnsan olmanın asgari koşulunu bile anlayamamış birilerinin (Bekir Coşkun’u da bu kategoride değerlendirmek lazım) blog yazarlığına soyunmuş, “çok satan!” gazetede köşe başı tutmuş olmasına şaşırmamak elde değil. İnsan’ın eşref-i mahluk olduğu gerçeğinden bihaber “O kafa” memleketin geleceğine ilişkin ne gibi çözümler üretebilir ki? “O kafa”dan ancak işte bu zırvalar çıkabilir.

Zihni bey, hiç olmazsa ABD de olduğu gibi “ikinci seçmen” müessesesini önerseydi bir öneri olarak üzerinde düşünülebilirdi. Bildiğiniz gibi ABD de seçimler iki aşamalı bir süreç olarak gerçekleştirilir. Sürecin ilk aşamasında halkın oylarıyla “ikinci seçmen” ler seçilir. Tüm eyaletlerden seçilen bu ikinci seçmenlerin oylarıyla da temsilciler meclisi ve senato üyeleri seçilir.

İnsanları varoluş açısından bile eşit saymayı becermeyen “o kafa” ya bu cevapları yazmakla hata mı ediyoruz yoksa?Selam ve sevgilerimleYaman Avcı

12 Bulent Murtezaoglu { 05.06.07 at 00:00 }

Zihni bey,
Bülent Bey,in ana fikre katılıp katılmadığı net bilinmese de, anlamlı yaklaşım sergilemesini “düşünceye saygısının” ifadesi olarak alıyor, O’na teşekkür ediyorum./z.ö.

Rica ederim, keske siz buralarda daha cok dolassaniz. Jazzetta’da “bu cocuklari nicin polisin ustune surduler” filan derken, burada “bir dakika bir dakika bugun olan asil adaletsizlik Ankara’da olmadi” demek zorunda kaliyorum ’sol’dan adam olmadigi icin. Suat bey burayi acik forum olarak tuttuguna gore katilimci da katilmaya davet edebilir diye dusunuyorum.

Tabii benim kafam karisik soylediginiz konuda. Tek guc gercek odagi olarak devleti, ve bizdeki kadar guclu devleti tedirginlikle karsiliyorum, onu verili kabul etsek dahi ’secen’ olma kriterlerinizi pek begenmedim. Dillendirdiginiz problem dogru problem bence (Muzmin beyin bloguna ABD secimleriyle ilgili benim teknik taifeden birinden ‘bu kadar da aptallik olmaz bilader’ tadinda bir tepkiye link koydum), yalniz cozumunuz bana dogru gelmedi. Feynman’in bir lafi vardir, “alanlarinin disinda bilim adamlari da herkes kadar aptaldir” mealinde onu mirildandim. Biraz zorlasam belki o hiyerarsinin tepesine dogru tirmanabilecegimi dusunup, zannedildigi kadar secme ehliyetine sahip olmadigimi da dusundum. Sikayet dogru, cozum yanlis geliyor bana yani. Daha rafine olsa, bizim nette denenen ‘turst metric’ ve/veya ‘akilli filtreleme’ metodlari kullanilsa belki en azindan iki dakikada ‘yahu bu beni de cok adam yerine koyuyor, dogru birsey degil bu’ demeyecegim birseyler cikar. Teknolojiye abanarak — net hur olmaya devam ederse — belki birseyler cikartilabilir, bilemiyorum. Elimizde imkan var/olacak, en azindan akademik bir calisma olarak yapilabilir bu.

Metin bey de ilgilenmis, belki onda referans vardir bilemiyorum. Devlet idaresi vs. icin Turkiye’de bunun olmasi zaten zor/imkansiz, cehaletten rant cikartmayi cok seven insanlarimiz bu islerin pesinde ama diger secimlerde kullanilabilir birseyin ortaya cikmasi da fena olmaz.

13 çuvaldız { 05.06.07 at 01:02 }

Zihni bey,size söyleyebilecek bir sözü o okuduğum gün de bulamamıştım…ne söylersem söyleyeyim 4 prof etmezdi.. neyse bu önemli değil.. bir düşünceyi inanarak paylaşmadıysanız sorun yok pek tabii ki inandığınız bir konu ise arkasında durmanız beklenir ve farkındaysınız size bu yorumu buraya ne şekilde aktardığımı bizzat bildirdim…ve yanıt verebiliyorsunuz…söylediklerinizin abartı olduğunu şimdi belirtmeniz yerinde umarım bir 5 ay sonra da yanlışlığını kabul edebilirisiniz..bu arada yine de bilmek isterseniz okuma yazmasını bilmeyen insanlar akıl yoksunu değillerdir..en az sizin sahip olabildiğiniz kadar fikirleri vardır..

14 Yaman Avcı { 05.06.07 at 01:17 }

Sevgili Çuvaldız,
“… okuma yazmasını bilmeyen insanlar akıl yoksunu değillerdir..en az sizin sahip olabildiğiniz kadar fikirleri vardır.. ”

İfadeniz, benim bir önceki yorumumda Zihni Bey’ in düşüncelerini“zırva” olarak nitelememin gerekçesini oluşturuyor. Nice “bilge” kişiler vardır ki, çoğumuzun sahip olmakla övündüğümüz diplomalarımız (affınıza sığınarak söylüyorum) onların tuvalet kağıdı bile olamaz. Anadolu Erenlerinin hangisi Oxford diplomasına sahip idi? Daha çarpıcı örneği, Resulullah bir “ümmi” değil miydi “ıkra” emr-i İlahisi ile karşılaştığında.

Yoksa günümüzde bilgelik, YÖK ün yüksek liselerinin sıralarında belli bir müddet oturduktan sonra elde edilen kağıt parçaları ile mi ölçülür oldu?

Selam ve sevgilerimleYaman Avcı

15 zihniörer { 05.06.07 at 01:38 }

38. Zihni bey, hiç olmazsa ABD de olduğu gibi “ikinci seçmen” müessesesini önerseydi bir öneri olarak üzerinde düşünülebilirdi/Yaman Avcı
Biz, “cehaletten rant cikartmayi cok seven” zırvalardan kurtulma kritiği yaparken, ikinic bir “zırvaya”ya çanak tutmanın mantığını reddediyorum!

“İnsan olmanın asgari koşulunu”n “sürü” sayılmaktan geçirildiği mantığı da…

Sn. çuvaldız, inanın, yazdıklarınız anlamlı bir mesaj vermiyor.

Siz, yazının ana fikriyle abartılı yerini ayırdığımı dikkate almadan, bir düşünceyi inanarak paylaşmadıysanız… diye devam ediyorsunuz. bir düşünceyi inanarak paylaşmadıysanız sorun yok pek tabii ki inandığınız bir konu ise arkasında durmanız beklenir

Oysa yukarıda, 4 nolu iletide,

Bu nedenle, yazımın arkasındayım ve objektif niyetlerle eleştirilerden ders çıkaracağımı taahhüt ediyorum. Ancak, bu günkü özel duruma yamayarak, “şeytan taşlama” misyonuna soyunanlarla bu konuların tartışılmayacağını biliyorum. /zihni

demiştim. Ana hatlarına katılmayacağınızı biliyorum bu düşüncenin. Ama Bülent Bey gibi, konuya önce adapte olmanızı ve anlamlı eleştiri yapmanızı bekliyorum. Tabu tartışmıyoruz.

16 çuvaldız { 05.06.07 at 01:41 }

Suat bey kusura bakmayın ama söyleyeceklerim bitmemiş…

Zihni bey sizin fırsatçılık dediğiniz şeye birkaç örnek; 3 kez aynı anayasa ile CB seçip 4.sünde olmazzzz 367 gerekir deyip Meclis kararını mahkemeye taşımak,

Seçimm seçimm diye feryat edip sonra da CB nı halk seçemez deyip ayak diretmek,(ki sebepleri belki sizin söylediklerinizdir CB makamında oturacak insanı bu halkın seçimine layık bulmamışlardır !)

Şu sıralar saygı ile yad ettikleri Ecevit’in “birleşin” vasiyetini zamanında ret edip sırtını dönenlerin şimdi % 10 barajını aşamayacağını öngörüp bizzat kendilerinin teklif etmesi,

Bu kadarı sanırım fırsatçılığın ne demek olduğuna örnek olmuştur !Fırsatçılık çözüm teklifi olmadan kaos yaratmaktır,çözümsüzlük en iyi çözümdür belki bu cümle size aşinadır…

Benim fırsatçılığımı(!) ise bu yazınızdaki anlamı, üzerinden 5 ay geçmesine rağmen unutamamış olmama ve muhalefetin neden”halk seçemez” iddiasında olduğunu anlama gayretime bağlayın..

Yaman bey sizinle hemfikirim..bu millete yeri geldiğinde sağduyulu yeri geldiğinde cahil muamelesi yapanların hangi kestane kılıfından çıktıklarını anlamaya çalıştığımda bulabildiğim tek cevap sizin yorumunuzda ..

17 zihniorer { 05.06.07 at 02:03 }

Suat Bey, bundan önceki yorumum umarımspam çengeline takılmamıştır:)
çuvaldız hanım, CB seçimlerinde olup-bitenler pek umurumda değil. Al birini vur ötekine.

Öz eleştiri mekanizması neden çalışmaz bu toplumda?

Verilen kararların kutsallığı neresinde?

Topluca intihara gitmenin topluca yapılan hatalardan kaynaklanabileceği neden düşünülüp tartışılamaz?

“Özeleştiri” ile “KÜÇÜMSEME”yi neden karıştırıyorsunuz? Hep “dayatılanı” yutmak adeti nasıl anlayışın ürünü olabilir ki!

…… bunların cevabını arıyorum. Verdiğim cevabı beğenmeyenlerin verecekleri cevabı arıyorum.“Yattı balık yan gider demokrasi tam gider” demiyorum. Birşeyler demeye çalışıyorum. iyi geceler ve pazarlar diliyorum.

18 Bulent Murtezaoglu { 05.06.07 at 02:19 }

Benim fırsatçılığımı(!) ise bu yazınızdaki anlamı, üzerinden 5 ay geçmesine rağmen unutamamış olmama ve muhalefetin neden”halk seçemez” iddiasında olduğunu anlama gayretime bağlayın..

Ayni yaziyi ben de okudum, ozellikle tarihi gozonune alininca bukunku durum hakkinda oldugunu dusunmedim. Niye Zihni beyin derdinin bugunle ilgili oldugunu dusunuyorsunuz?

19 Bulent Murtezaoglu { 05.06.07 at 02:20 }
Hah Zihni bey de yazmis meger.

20 çuvaldız { 05.06.07 at 02:38 }

Bülent bey,cevabım kısaca “zihniyet kardeşliği”çağrışımı olacak..

Ve Zihni bey özeleştiri yapıp kendinizi küçümsemeden bir soru ;sizin oy değeriniz ne olurdu?

21 Bulent Murtezaoglu { 05.06.07 at 02:43 }

Bülent bey,cevabım kısaca “zihniyet kardeşliği”çağrışımı olacak..

Anlayamadim bunu. Ben mi Zihni beyle zihniyet kardesiyim? Yoksa Zihni beyin dedigi ile bugun CHP’nin dedigi mi kardes?

22 Yaman Avcı { 05.06.07 at 03:11 }

Merhaba Bülent Bey,“Ayni yaziyi ben de okudum, ozellikle tarihi gozonune alininca bukunku durum hakkinda oldugunu dusunmedim.” (BM)

demişsiniz. 5 ay önce okuduğun ve bugünkü durum hakkında olduğunu düşünmediğin yazı Çuvaldız Hanım’ın Zihni Bey’in “Demokraside seçmen akordu” başlıklı yazısından alıntıladığı

“Seçmenlik derecesi nasıl belirlenmeli?1-diplomaya göre2-(diploma yoksa) genel kültür testiyle verilecek seçmenlik derece belgesine göre,3-mesleğin herhangi bir alanında topluma kazandırdığı ulusal ve uluslar arası düzeydeki başarı belgesine göre,4-en az, 4 kitap yayınlamış olan yazarlık belgesine göre,İlk okuldan prof.luğa kadarki eğitim düzeyinin oy hakkı, (belirli) katsayı tespitiyle, eser yayınlamış diplomasız yazarların prof.lara eşitlenmesi sağlanabilir.Örnek: bir prof.un oyu= dört ilk okul diplomalının opyuna.Bir ilk okul diplomalı yazarın oyu=bir prof.un ouyna=dört ilk okul dipl.”(Z’den ÇH’ın alıntısı)

biçimindeki Zihni Bey’e ait zırvaları içeren yazı ise;“Niye Zihni beyin derdinin bugunle ilgili oldugunu dusunuyorsunuz?” (BM)
sorunuzun ne kadar gereksiz bir soru olduğunu göremiyor musunuz Allah aşkına? Oysa 5 ay önce okumuş olmasına rağmen Suat Bey’in Ekonomi Türk ten alıntıladığı:
“Bu cahil göbeğini kaşıyan adamlarla “Atatürk’ün kızları, ülkenin aydınlık yüzlü erkekleri, eski-şimdiki cumhurbaşkanları, üniversite öğretim üyeleri, yüksek mahkeme üyeleri, askerler, sivil demokratik örgüt üyeleri” aynı oy hakkına sahip olabilir mi? Olabilemez. O zaman yapılacak iş basit. Hazır TBMM anayasada değişiklikler yapmaya başlamışken, göbeğini kaşıyan adamların bir oy hakkı sabit tutulurken, diğerlerine üç (önce iki diyecektim de belki o da yetmez diye korktum) oy hakkı verilsin. Böylece CHP’nin seçimden birinci parti olarak çıkması kesinleşsin. Hem böylece dünyaya da örnek oluruz. Oy hakkını eğitim düzeyine göre farklılaştırarak dünya demokrasi tarihinde yeni bir uygulamanın yolunu açarız.”(SÖ)

Bu ifadelerde içerik bakımından aynılığını hatırlayıp buraya taşıdığından dolayı Çuvaldız Hanım’ı tebrik etmemiz gerekir. Tebrik etmeliyiz ki zihni beyin sergilediği fikir fukaralığı teşhis edilsin. Teşhis edilsin ki aynı familyadan fikir fahişeleri meydanı boş zannetmesinler.Selam ve sevgilerimleYaman Avcı

23 Bulent Murtezaoglu { 05.06.07 at 03:56 }

demişsiniz. 5 ay önce okuduğun ve bugünkü durum hakkında olduğunu düşünmediğin yazı Çuvaldız Hanım’ın Zihni Bey’in “Demokraside seçmen akordu” başlıklı yazısından alıntıladığı

Evet o yazi. Yok ben okumamistim onu yazildigi zaman, Zihni beyin blogunu cok takip etmiyorum baska yerlerde yazdiklarindan biliyorum biraz onu. Tarihine mi baktim yoksa burada mi birisi dedi bilmiyorum ama bugun icin yazilmamis bu.
Tebrik etmeliyiz ki zihni beyin sergilediği fikir fukaralığı teşhis edilsin. Teşhis edilsin ki aynı familyadan fikir fahişeleri meydanı boş zannetmesinler. Y.A.
Kusura bakmayin ama — bugunku baglamin disinda — Zihni beyin dusundugunu zannettigim probleme kafa yormus biri olarak bunun hedefleri arasinda ben de varim. Anlasilan bu secim iyice sinirleri germis insanlarda diyorum. Fikir fukaraligi konusunda katilmiyorum size, benim gorebildigim yerlerde Zihni beyde boyle bir durum sezmedim. Bence, bir daha soyleyeyim de baska agzini bozacak varsa dokulsun, dogru bir probleme kafa yoruyor. Belki siyaseten dogru degil simdi bunlara kafa yormak gorunur yerde — o ortaya cikti.

24 zihniorer { 05.06.07 at 08:59 }

Fikir üretmek yerine argolara sığınanlarda tartışacak bir değer göremiyorum. Bu nedenle cevap da vermiyorum, yok şöyle oldu yok böyle oldusunu… Polemiği çok iyi becermeme rağmen, fikirlerin güme gitme ihtimali ve tartışabilen arkadaşlara saygımdan dolayı, buna da tenezzül etmiyorum sabrımın son damlasına kadar.
çuvaldız hanım,

Zihni bey özeleştiri yapıp kendinizi küçümsemeden… diye devam eden sözlerinizin değeri nedir sizce demokrasi kültürü açısından?

“öz eleştiri”yle “kendini küçümseme” arasındaki farkı kimler kavrayabilir?
Tartışmaktaki amaç hırpalama ve nefret kusmak mıdır, yoksa doğrularla yanlışları ayırmak kültürü mü?
Son olarak, “empati”nin iletişimdeki gücü hakkında bilgi sahibi misiniz?
Evet arkadaşlar, çıtayı yükselteceksek, devam edelim. Yoksa zaman öldürtmeye çanak tutmayalım. selamlar.

25 zihniörer { 05.06.07 at 09:08 }

not:Bülent Bey,17 nolu iletide işaret ettiğim yorumum buraya şu ana kadar düşmedi. Yine spam engeli belirtisinden dolayı bir üstteki yazı iki kez düştü, birisini silebilirsiniz.

26 Suat Öztürk { 05.06.07 at 09:12 }

Sildim Zihni Bey..
Şu anda yayınlanmamış yorumunuz var mı? (Spam ve denetim kutusunda görünmüyor)

27 çuvaldız { 05.06.07 at 09:17 }

Bülent bey sizi anlamak için bir süre geçmesi gerek

“Sizin ne derece birikimli oldugunuzu biraz cikartabiliyorum, ‘beni yonet abi’ diye kimsenin pesinde dolasacaginizi tahmin etmiyorum. Koyunluk belki hepimizde var, bu insanlarin — ozellikle Turkiye gibi devletin dev oldugu ve siddet kullanan tarafinin dahi kanun icine pek cekilemedigi bir yerde — elindeki guc de az degil, ama pesinen bizim cobanimiz olduklarini soylemeyelim bari. ”
Yukarıdaki size ait bir cümle..ve Zihni bey de çobanı seçmeyi fazlası ile önemseyen biri !!!(ki CB seçimlerinde olup-bitenler pek umurumda değil. Al birini vur ötekine.)
Malum kaval sesini takip ettiği inancı ile sürüden sayılabilirsiniz ama bir aklın ürettiği fikri de koşulsuz kabul ettiğiniz de sınıf farkı olan başka bir sürüden olmazmısınız?

Zihni bey’in argümanı için…halkı sınıflara bölmek ve oylarını tartmak yerine seçilecek olanlarda daha fazla nitelik arasak ve bunu şartlasak!
Her üzerine kafa yorulan fikrin değerli olduğunu sakın iddia etmeyin.Hitler de ari ırk için kafa yormuştu!!!

28 zihniorer { 05.06.07 at 09:28 }

Suat Bey, belki aynı anda düşmüştür farkedemedim.Şu anda yayınlanmamış iletim yoktur, teşekkür ediyorum,

29 Suat Öztürk { 05.06.07 at 09:29 }

Yukarıda da söylediğim gibi bence sorun demokrasinin ehven-i şerliliğinden çıkıyor. Görece sorunlar ve etkileri tartışılırken manevra yapılmaya çalışılıyor ama teklif edilen alternatifler çok daha başka sakıncalar ve temel insan hakları ihlallerini içeriyor.

Demokrasinin kutsandığının sanıldığını düşünmeyi bırakıp demokrasinin mükemmel olMadığını, ama alternatifleri arasında “en iyisi” -ya da kötünün en az kötüsü- olduğunu başlangıç noktası yaparsak göreceğiz ki kafa yorulan mevcut konu ve ileri sürülen çözüm elitizmin arkaik versiyonundan farksızdır. (Belki enstrümanlar değişik)
Ben elitizme önem veririm; kitleleri yönlendirenler, tahakkumle ya da değil, fikir/kültür empozesi yapanlar -bazen farkında da olmadan- elitistlerdir ama bu o kadarla kalmalı. (Ki zaten bunu engelleyemezsiniz.) Elit-avam ayrımı yönlendirme makamından çıkıp, bizatihi kişisel ayrım kıstaslarına döndüğünde Hindisan’daki kast sistemine nanik yaparken daha beterinin içine düşülebilir.
Bu biraz şuna benziyor; “iyi bir diktatörun yönettiği bir devlet, demokratik bir sistemle yönetilen devletten çok daha kısa sürede ve çok daha fazla gelişebilir/standartlarını yükseltebilir.”
Evet; bu doğru da, “bu doğru” diye kimse diktatör istemiyor başında. Çünkü teoratik bir sistemde torbadan ne çıkacağı hiç belli olmaz.
Bu da aynı geliyor bana; bu sebeple tüm sakıncalarına rağmen insan hakları temelli “demokrasi” demeliyiz. Bu temel doğru işletilirse -zırt pırt çomak sokulmazsa- toplumlar kısa sürede yeterli demokratik olgunluğa kavuşacaktır.

31 Yaman Avcı { 05.06.07 at 10:58 }

Sayın Zihni Bey;
İlk mesajımda da özenle belirtmiştim kimseye hakaret etme niyetim olmadığını. Buna rağmen mesajlarımda hakaret algılamasında iseniz, tüm samimiyetimle temin ederim ki böyle bir niyetim yok. Hele hele polemiği hiç beceremem. Ancak şu ifadenize bigane kalamadım:

“Fikir üretmek yerine argolara sığınanlarda tartışacak bir değer göremiyorum. Bu nedenle cevap da vermiyorum, yok şöyle oldu yok böyle oldusunu…”(FÖ)Ben sizin yazınızdan Çuvaldız Hanım’ın alıntıladığı kısmı çok ama çok önemsedim. Siz daha sonra, blogunuzdaki orijinalinden ilgili kısmı çıkardığınızı söylediniz ama, ben böyle bir ifadenin düşünen bir “kafa” ya yakışmayacağını, ancak “o kafa”nın ürünü olabileceğini düşünüyorum.

Sözün kısası şu mesajlar size ait mi? Değil mi?

“Seçmenlik derecesi nasıl belirlenmeli?

1-diplomaya göre2-(diploma yoksa) genel kültür testiyle verilecek seçmenlik derece belgesine göre,3-mesleğin herhangi bir alanında topluma kazandırdığı ulusal ve uluslar arası düzeydeki başarı belgesine göre,4-en az, 4 kitap yayınlamış olan yazarlık belgesine göre,İlk okuldan prof.luğa kadarki eğitim düzeyinin oy hakkı, (belirli) katsayı tespitiyle, eser yayınlamış diplomasız yazarların prof.lara eşitlenmesi sağlanabilir.Örnek:bir prof.un oyu= dört ilk okul diplomalının opyuna.Bir ilk okul diplomalı yazarın oyu=bir prof.un ouyna=dört ilk okul dipl.”(ZÖ den Çuvaldız’ın alıntısı)Şayet cevabınız “Evet” ise, benim size söyleyecek bir sözüm olamaz! Yok bir şekilde size ait değil ise ve bir tevili varsa, size ait şu ifade ile; “fikirlerin güme gitme ihtimali ve tartışabilen arkadaşlara saygımdan dolayı” (ZÖ) bilmemin hakkım olduğunu düşünüyorum.

Tabii önceki mesajınızda söylediğiniz gibi; “…buna da tenezzül etmiyorum sabrımın son damlasına kadar.”(ZÖ) da diyebilirsiniz.
Selam ve sevgilerYaman Avcı

32 zihniorer { 05.06.07 at 11:29 }

Yaman Bey,İyi niyet belirtinizle, önceki iletilerinizde aralara sıkıştırdığınız bazı argo kelimeler arasındaki bağı kurmayı vijdanınıza bırakıyorum.

Bu tür başlangıçların ileride hangi düzye düşeceğini tahmin ettiğimden, tartışmaya böyle uslupla başlamanın sakıncalarınından dolayı, yolun başındayken önlemini alma gerği duydum.
Asıl sorunuza gelince, evet, o 4 şık ile alıntıladığınız yazılar bana aittir. Bunu daha önce belirttiğim halde, tekrar sormanız ve asıl önemsediğim noktadan kaçışınızın anlamı gün gibi ortadadır. ilgili yazıda başlığının altında “bir teori” diye not düşmüştüm.

İki yol izlenebilir bu tür yazılarda: Birincisi, yazı “teori” kapsamında olduğundan, vazgeçilebilir yerlerinin olduğu önceden bilinmelidir.
İkincisi, yazının (fikrimin), dikkat ve ilginize sunduğum olgunlaşmış hali üzerinde diyecekleriniz ciddiye alınır.
o üzerinde takıldığınız kısımların birer “talimat” niteliğinden dolayı, eleştirilerden de ders çıkararak, ana fikir ile bir ciddiyet kuramadığını kabul ettiğimi de söylemiştim.

Siz, kesip yere attığınız tırnağınıza sahip çıkıyor musunuz?Tırnağınızın fazlalığını keserken, parmağınızdan da vaz geçiyor musunuz?

33 Yaman Avcı { 05.06.07 at 12:23 }
Sayın Zihni Bey, Son mesajınız üzerine önceki iletilerimi tekrar gözden geçirdim. Size hakaret içerecek bir öge göremedim. Sadece, bir zorlama ile “o kafa”, “fikir fukaralığı”, ve fikir fahişeliği” gibi kavramların hakaret olarak kabul edilebileceği düşünülebilir. Ancak tekrar söylüyorum, ben bu kavramları kesinlikle hakaret amaçlı olarak kullanmadım, sadece bir ‘durum tespiti’ olarak düşündüm. Başka ifadelerin bu düşünceyi daha iyi karşılayabileceği önerisini kabul edebilirim.

“…evet, o 4 şık ile alıntıladığınız yazılar bana aittir. Bunu daha önce belirttiğim halde, tekrar sormanız ve asıl önemsediğim noktadan kaçışınızın anlamı gün gibi ortadadır.” (Z:Ö)

demişsiniz. Ben sizin teori diye sunduğunuz yazı bütünlüğü içerisinde sunduğunuz, ve sonradan kaldırdığınız kısmın teorinizin mükemmel bir örneği olmasından dolayı o kısma takıldım. Kabul edersiniz ki, teoriler ampirik örneklerle açıklandıklarında daha netleşirler. Siz “kesip yere attığınız tırnak” diye tanımladığınız örnekleri muhayyel teorinizden çıkarmanıza rağmen, teorinizin içeriği korunduğu için ben karşı çıkıyorum.
Şu ifadelerinize bir daha bakar mısınız:

“Hayatın bir çok alanında eğitim zorunlu tutulurken,Toplumu yönetecek ve yaşamsal geleceğini güvenceye alacak bir hükümetin çıkarılması neden cahil çoğunluğun kararına terk edilsin?Neden cahillik ödüllendirilsin?”(FÖ).Formel eğitimi kutsayan, cahilliği ise diplomasızlık ile eşdeğer sayan bu görüşünüze katılmadığımı daha önce de (Anadolu Erenleri ve hatta Resulullah (s.a.v) örnekleriyle) belirtmiştim. Etrafımızda bile nice insanlar vardır ki, formel eğitim ile hiç tanışmadıkları halde inanılmaz bilgeliğe sahiptirler. Öyleleri de vardır ki, ünvanların en büyüğüne sahip olmakla birlikte cahilin cahilidir. Osmanlı’daki “beşik üleması” ne anlama geliyorsa bugün de prof. larımız içerisinde o düzeyi bile yakalayaMayanlarla işim gereği iç içeyim. Belki benim kadar sık olmasa da böyleleriyle siz de karşılaşıyorsunuzdur. Özetle diploma “adam” olmak anlamına gelmiyor.

Devamla :“…Bu kadar sıradan bir iş midir hükümet belirleme işi? Bilgisiz-kaygısız insanların, kendine yararı olamayanların, hakkını aramayı bilmeyenlerin bu ülkeye yararı olacakları seçmede nasıl doğru karar verebilir?” (ZÖ)demişsiniz.

Bütün bunlara dayanarak; meclis üyelerini, dolayısıyla hükümet üyelerini seçen “anadolu halkını” cahillikle nitelemenize gönlüm razı gelmiyor. Bekir Coşkun’un “göbeğini kaşıyanlar” diye aşağıladıkları arasında beş tane Bekir Coşku’u cebinden çıkaracaklar olduğuna/olabileceğine fena halde inanıyorum.

“…Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz.”(ZÖ)

ifadeniz, “teori” diye nitelediğiniz yazınızda durdukça ben “kesip attığınız tırnakların” hala size ait olduğuna inanmaya devam edeceğim. hatta kesmiş olmanıza rağmen “atmaya kıyamadığınız unsurlar” olduğunu bile düşünebilirim.

En ilkel anayasalar bile, 21. yüzyılda ‘Temel İnsan Hakları’ na odaklanırken sizin; “…Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum.” (ZÖ)

diyebilmenizi ise, bu tartışmayı artık uzatmamam gerektiğinin kanıtı olarak görmem gerektiğini düşünüyorum.
Selam ve sevgilerimle.Yaman Avcı

34 çuvaldız { 05.06.07 at 14:56 }

Zihni bey sadece size hitaben, 4.nolu yorumunuza cevap:

“8 Ocak 2007 tarihinde kendi blogumda yazdığım bir yazıdır. Yani, bu günden 5 ay önce. Ne seçim, ne AKP mağduriyeti ve ne de bir yerlerin korunmasına adapte olunacak bir durum vardı”(Z.Ö)

Zihniyet kardeşliği diyorum.Aynı zihin ürünleri 5 ay önce yada sonra konu bu değil.Dün yazılan B.coşkun yazısı ile sizin yazınızda olduğuna inandığım zihniyet aynı.Ve dün bu yorumunuzu neden buraya alıntıladığımı, neyin yazınızı çağrıştırdığını açıkça anlattım..Sizinle özel bir husumetim yok dolaştığım başka bloglarda da bu tür bir yazı görmüş olsaydım aynı şeyi yapardım.
“Bekir Coşkun’un hizmet etmek istediği amaç ile, benim vurgulamaya çalıştığım mantık farklıydı.”(Z.Ö)
Siz farklı düşünmüş olabilirsiniz ama teoriniz aynı amaca hizmet ediyor bu nedenle ben bir fark görmüyorum..

“Toplumu yönetecek ve yaşamsal geleceğini güvenceye alacak bir hükümetin çıkarılması neden cahil çoğunluğun kararına terk edilsin?”(Z.Ö).
.siz bu ifadenizle göbeğini kaşıyan çoğunluk tanımlaması arasında bir fark görebiliyor musunuz?
“Kaldı ki, Aziz Nesin’in bir sözünden etkilendiğimden yazmıştım böyle bir (abartılı) yazıyı.”(Z.Ö)Aynı hakkı kendim için de saklı tutup buraya yorumunuz alıntıladığımı düşünün lütfen..
(abartı kısmı hariç)“Buraya aktarmadığım kısımların oldukça abartılı ve biraz da “gevezelik” olduğunu kabul ediyorum.”(Z.Ö)
Çok şükür..ben alıntılayana kadar farkına varamamış olmanıza üzüldüm..“Ama buraya aktardığım görüşlerin tartışılmaya değer olduğuna inanıyorum.”(Z.Ö)

Hangisi?Hükümet çıkarmanın cahil halk çoğunluğuna bırakılmaması mı?Cahil çoğunluğa senin doğru yönetilmen için kendini bir prof.’un ¼ ü gibi gör ve kabul et demek mi?Ali Bulaç’ın bir yazısında belirttiği bir gerçeği” bazıları referanslı bazıları da performanslı bir yere gelir” cümlesindeki ekonomik imkansızlıklar mı?

““çuvaldız” lakaplı bir konuk, bu yazının abartılı kısmını (belki eleştirel uslubun kışkırtıclığına dayanarak buraya aktarmak istemiş. Ama aktaramadığı görülüyor.”(Z.Ö)

Kışkırtmak değil çözüm üretmek gayretinde olduğunuzu düşünmüştüm..Aktaramamak konusu ise göreceli..o halde !
“ Kaldı ki mevcut durum, temel toplum haklarını ve dolayısıyla insan haklarını arama mekanizması olan bilgi edinmeyi fazlasıyla ihlal etmektedir. Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz.”(Z.Ö)

Siz bu iki cümleyi aynı yazıda nasıl ard arda kullanabildiniz? Orantılı seçme hakkı bu bilgi edinme ihlalini körüklemeyecek mi? Ahlaklı olmak ile eğitimli olmayı doğru orantılı düşünmüşsünüz! “Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum.”(Z.Ö)Buna sadece pes diyorum..“Ehliyetli insanların toplumu yönetmesi, ayrıca cahilliğin de ortadan kalkmasına,toplumun her zaman daha ehliyetli insanlar tarafından yönetilmesine, kalkınmanın ve genel yararın daha hızlı kazanılmasına katkı sağlayacaktır.”(Z.Ö) Cahile tanınmayan seçme hakkı gibi eğitim hakkının da bu ehliyet sahibi olma kriterlerini belirleyenlerce engellenmesini nasıl önlemeyi düşündünüz? Bu teoriniz, “en bilgili, en insan” mantığı üzerine temellendirilmiş. Benim için İnsan olmanın gereği “akademik bilgi”değildir.
10.Yorumunuza cevap:“ sn. çuvaldız,görüyorum ki, yazının ana amacının dışındaki ciddi olmayan kısımlarla ilgilenmişsiniz.”(Z.Ö)“Amaçla alakası olmayan ciddi kısımları sadece gevezelik olsun diye mi yazdınız! Bunu yine de ciddiye alıp, açıklama yaparak, yerinde imha etmiş bulunuyorum.”(Z.Ö) İmha edilmiş olması ile ilgilenmiyorum inanıp inanmamanız benim için daha önemli!“Ama “zamanında okurken ” bu yazıyı, oradan selamsız geçişinizin altında bir fırsatçılık mı aramalıyım? “(Z.Ö) Buna daha önceki ksıstlı zaman içinde cevap vermiştim..Aklıma ise fırsatçılık hiç gelmemişti.

15.yorumunuza cevap: “Bu nedenle, yazımın arkasındayım ve objektif niyetlerle eleştirilerden ders çıkaracağımı taahhüt ediyorum. Ancak, bu günkü özel duruma yamayarak, “şeytan taşlama” misyonuna soyunanlarla bu konuların tartışılmayacağını biliyorum. /zihni demiştim.”(Z.Ö)Hala neyin arkasında durduğunuzu cesaretle açıklayamıyorsunuz.Yazınızdan o kısmı silmiş olmanız ne değiştirdi.!“Bugün demokraside yaşanan bir takım problemlerin kaynağı cahil insanların oy kullanıp kendilerine benzer insanları(çoğunluk oldukları için 1=4 le dengeleyerek önlemek)iktidar sahibi yapmalarını ENGELLEYEREK çözebiliriz mi yazınızın arkasındaki fikir?

17.yorumunuza cevap: “CB seçimlerinde olup-bitenler pek umurumda değil. Al birini vur ötekine.”(Z.Ö) Umurunuzda olmayan bir konu için(seçilen ve seçen) neden teori ürettiniz?Al birini vur ötekine diyecek kadar umutsuzsanız teorinizi hangi sağlam mantığa dayandırdınız? ”Öz eleştiri mekanizması neden çalışmaz bu toplumda?”(Z.Ö) Özeleştiri denen şeyi genele uygulamadan önce bireysel olarak da yapmamız gerek ve merak etmeyin küçümsemek ile özü eleştirmek arasındaki farkı en az sizin kadar biliyorum ve bu halkın cehaletini onun küçümsemek ve hatta 1=4 diyecek boyuta taşımıyorum.”Verilen kararların kutsallığı nerresinde?”(Z.Ö)Demokraside kutsallık kavramına hiç inanmıyorum. Bunu sadece dinci mantıkla bir yerlere oturtabilirim! “Topluca intihara gitmenin topluca yapılan hatalardan kaynaklanabileceği neden düşünülüp tartışılamaz?”(Z.Ö)Haklısınız!“Özeleştiri” ile “KÜÇÜMSEME”yi neden karıştırma gereği duyarız?”(Z.Ö) Biri gelişme adına yapılır diğeri de engelleme yada fırsatçılık adına yapılır, karıştırılmaları pek mümkün değil yani! “Hep “dayatılanı” yutmak adeti nasıl anlayışın ürünü olabilir?”(Z.Ö)Karşıdakini ikna edilebilecek cahil olarak görme mantığının ürünü.“…… bunların cevabını arıyorum. Veridiğim cevabı beğenmeyenlerinverecekleri cevabı arıyorum.”Beğenmeyen biri olarak bunlar benim cevaplarım en az sizin kadar ifade etme hakkım var oy hakkım gibi elimden alınamaz.!! “Yattı balık yan gider demokrasi tam gider” demiyorum.(Z.Ö) Ben de..

24.yorumuza cevap:“Fikir üretmek yerine argolara sığınanlarda tartışacak bir değer göremiyorum. Bu nedenle cevap da vermiyorum, yok şöyle oldu yok böyle oldusunu… Polemiği çok iyi becermeme rağmen, fikirlerin güme gitme ihtimali ve tartışabilen arkadaşlara saygımdan dolayı, buna da tenezzül etmiyorum sabrımın son damlasına kadar.”(Z.Ö)

Siz bilirsiniz ama yorumumun hiçbir yerinde argo kullanmadım..polemik konusunda sizin kadar iddialı değilim.Fikriniz güme gitmesin diye alıntı yaptığım kişi ve bloğun size ait olduğunu belirttim ve size de bu konudan haberdar ettim. “Zihni bey özeleştiri yapıp kendinizi küçümsemeden… diye devam eden sözlerinizin değeri nedir sizce demokrasi kültürü açısından?”(Z.Ö) Çok samimi bir soruydu teorinizde kendinizi nereye koyduğunuzu bilmek istedim…demokrasi kültürü açısından karşılıklı tartışılabilirlik mümkün mü diye anlamak açısından.”“öz eleştiri”yle “kendini küçümseme” arasındaki farkı kimler kavrayabilir?Tartışmaktaki amaç hırpalama ve nefret kusmak mıdır, yoksa doğrularla yanlışları ayırmak kültürü mü?”(Z.Ö) Ben ikincisi açısından bakmış ve sizin teorinizin yanlışlığına vurgu yapmıştım.çıkış noktanıza değil!Hırpalama yada nefret asla yoktu!“Son olarak, “empati”nin iletişimdeki gücü hakkında bilgi sahibi misiniz?”(Z.Ö) Pek tabii ki bu nedenle “Çuvaldız’ı” benimsedim..“Evet arkadaşlar, çıtayı yükselteceksek, devam edelim. Yoksa zaman öldürtmeye çanak tutmayalım.”(Z.Ö) Küçümseme ile özeleştiri arasındaki farkı sormuştunuz;bu cümleniz açık bir “küçümseme” örneği.

Demokrasi farklılıkları asgari müşterekte uzlaştırma kültürüdür desek ve kültürümüzün de bireylerin salt akademik eğitimleri ile oluşmadığını göz önüne alırsak bir zamanlar Arjantin ekonomisini dibe vurdurtan olayların neden ülkemizin “çoğunluğu cahil”olan insanlarının başına gelmediğini anlamamıza yarar diye düşünüyorum.Cahillikle, sabrı ve tevazuyu karıştırmayın..

35 Bulent Murtezaoglu { 05.06.07 at 15:14 }
Cuvaldiz hanim, yok anlatamamisim (Suat bey haric). Bir daha deneyeyim:

Toplumu yonetmekle devleti yonetmeyi farkli goruyorum ben (Zihni bey gormeyebilir bilmiyorum). Ister istemez devlet gucunu kullananlarin topluma etkisi oldugunu anliyorum, ama pesinen ‘yonetiliyoruz’ hatta ‘yonetilmeliyiz ve su yonetmeli’ denmesini anlamiyorum. O yuzden tek suru tek coban modeli en azindan arzu edilen durum degil benim icin, bunun pesinen kabulu dogru degil diye zaten siz de bunu demek istememissinizdir demistim Suat beye.

Malum kaval sesini takip ettiği inancı ile sürüden sayılabilirsiniz ama bir aklın ürettiği fikri de koşulsuz kabul ettiğiniz de sınıf farkı olan başka bir sürüden olmazmısınız?

Gayet tabii. Zaten diyorum bunu ben. Bunlardan tam anlamiyla kacis mumkun mu bilmiyorum. Benim Suat beyi ‘oyle dememk istememissinizdir’ diye uyarirken aklima olan benim koyun olmadigim degildi, ikbal sahiplerine cobanlik payesi vermemizdi.
Zihni bey’in argümanı için…halkı sınıflara bölmek ve oylarını tartmak yerine seçilecek olanlarda daha fazla nitelik arasak ve bunu şartlasak!

Guclerini biraz kismak, coban yerine coban kopegi gibi gorup (guden cinsten degil kurtla ugrasan cinsten) ’su isi hallet’ tarzinda davranmak, zebella gibi tepelerine dikilip ‘dogru konus, dogru calis sonra karismam’ demek filan da mumkun. Sizin dediginiz de baska acidan makul, zaten belki secimlerde adaylardan kimin ehil olduguna bakiliyor diye dusunuyoruz teorik olarak.

Her üzerine kafa yorulan fikrin değerli olduğunu sakın iddia etmeyin.Hitler de ari ırk için kafa yormuştu!!!

Allah Allah. Bakin, bir topluluktan karar cikartmak sadece cumhurbaskani secimi veya siyasetle sinirli degil. Karar veren topluluklarin verdikleri karari ne derece anlayarak verdiklerine bakmak siyaset disinda da arastirma konusu. Cikabilecek muhtemel bir sonuc bugunku manasiz cekisme ve kutuplasmada ise yaramadi diye insanlar bunlari dusunmeyecek degil. Eger herhangi bir sekilde size itici gelen bir sonuc cikabilecek bir dusunce silsilesine ‘bu dusunulmeye’ diyecekseniz bunda serbestsiniz tabii, ama engellemeniz — isaret ettiginiz Nazi duzeni altinda yasamadigimiz icin — cok sukur ki mumkun degil. Hitlerin verdigi zararin kaynagi ojenik dusuncelerin dusunulmus olmasinda degil, bunu yaptirici gucun eline gecmis olmasinda aranmali. O da secilmisti, hatirlatayim. Arzu ederseniz isler iyice sirazesinden ciktigina gore yukarida konustugumuz ‘bizi yonet abi’ tarzina da baglayabiliriz onu.

36 zihniorer { 05.06.07 at 17:35 }

Geldiğimiz son noktayı, başlangıç kabul edersek, -ki asıl olunması yerdeyiz bana göre. Keyifle ve anlaşılır dille tartışabiliriz. Bu güzel günün birkaç saatini denizde geçirmenin dinginliğiyle, sanırım bu uzunca eleştirilere daha anlamlı cevap verebilirim.Paradigma çakışmasının olduğu yerde, farklı düşünceler ne kadar anlam kazanır bilinmez. Ancak, en azından, zaman katalizörünün gücüne terk edilecek zorluklardan umut kesilmez.

Sn. Yaman bey’in değerlendirmelerinden başlayarak, “kısadevreleri” çözmeye çalışalım.Siz farketmeseniz de iyi niyet ip uçlarını, küçük birer öz eleştiri erdemliliği sayıyorum ve, geçmişe ait şikayetler üzerinde durmuyorum.

Formel eğitimi kutsayan, cahilliği ise diplomasızlık ile eşdeğer sayan bu görüşünüze katılmadığımı daha önce de (Anadolu Erenleri ve hatta Resulullah (s.a.v) örnekleriyle) belirtmiştim. Etrafımızda bile nice insanlar vardır ki, formel eğitim ile hiç tanışmadıkları halde inanılmaz bilgeliğe sahiptirler. Öyleleri de vardır ki, ünvanların en büyüğüne sahip olmakla birlikte cahilin cahilidir.(Y:A)

Yazımın herhangi bir yerinde, sadece “diplomayı” eğitim sayan bir söz bulamazsınız. Kaldı ki, Hz. Muhammed gibi, tarihte de günümüzde de diploması olmayan, bir şekilde yolunu bulup önemli bilgilerle donanan birçok insan vardır elbette. Günümüzde canlı örnek olarak, değer verdiğim Yaşar Kemal, Belki sizin daha çok değer vereceğiniz ve Emine Şenlikoğlu…. Gibi yazarların diplomaları olmaması, onların cahil olduğu anlamına gelmeyecektir.İlk okul diplomalı bir işçinin, önemli bir buluş gerçekleştirdiğini biliyorum.

O zaman uzatmıyorum ve bu noktadan girişinizin sıfır ile çarpılmasını talep ediyorum.

meclis üyelerini, dolayısıyla hükümet üyelerini seçen “anadolu halkını” cahillikle nitelemenize gönlüm razı gelmiyor. Bekir Coşkun’un “göbeğini kaşıyanlar” diye aşağıladıkları arasında beş tane Bekir Coşku’u cebinden çıkaracaklar olduğuna/olabileceğine fena halde inanıyorum.(Y:A.)

Evet ısrar ediyorum ve itiraf edelim, Anadolu halkı cahil bırakılmıştır. Cahillik belli bir düzlemden sonra, kader haline gelebiliyor ki, o düzlem, kurtulmak için atak yapma yeteneklerini de öldürüyor. Bekir Coşkun aşağılıyor olabilir, ama ben biraz kızgınlıkla beraber sadece acıyorum.

“…Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz.”(ZÖ) ifadeniz, “teori” diye nitelediğiniz yazınızda durdukça ben “kesip attığınız tırnakların” hala size ait olduğuna inanmaya devam edeceğim.(Y.A.)

Bu düşünce, eğitime talep yaratması açısından bir düzeye konulmuş çıta olamaz mı? Evet, kesip attığım tırnağımın parmak tarafında kalan kısmıdır o. Düğüm çözme durumlarında tırnakların önemini anlamalıyız.“

…Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum.” (ZÖ)diyebilmenizi ise, bu tartışmayı artık uzatmamam gerektiğinin kanıtı olarak görmem gerektiğini düşünüyorum.Selam ve sevgilerimle.Yaman Avcı

Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum. Kaldı ki mevcut durum, temel toplum haklarını ve dolayısıyla insan haklarını arama mekanizması olan bilgi edinmeyi fazlasıyla ihlal etmektedir. Ehliyetli insanların toplumu yönetmesi, ayrıca cahilliğin de ortadan kalkmasına,toplumun her zaman daha ehliyetli insanlar tarafından yönetilmesine, kalkınmanın ve genel yararın daha hızlı kazanılmasına katkı sağlayacaktır.

Bu paragraf ilginizi çekmedi sanırım. Oysa düğümün çözüldüğü paragraftı bu.Tartışmamak iradesi kendi elinizdedir elbette. Tıpkı bir su musluğunun kapatma tutamağı gibi. Ancak, yazıdaki paragrafların ağırlık merkezlerini ıskaladığınız zaman, suyu musluktan kapatmak yerine, ağaç takoz ile tıkamya dönüşür bu son. Saygıyla kalın.

37 çuvaldız { 05.06.07 at 17:57 }

Bülent bey,Bana iki soru sordunuz;
Birincisi Niye Zihni beyin derdinin bugunle ilgili oldugunu dusunuyorsunuz? Suat bey’in alıntıladığı Bekir C.ilhamlı yazı ile Aziz Nesin ilhamlı Zihni bey’in teorisi zihniyet kardeşliği çağrışımı yaptırdı bende kısaca aşağıdaki soruyu* sormanıza sebep yok!

Ve bugün ile alakasını otomatik olarak kurmamın nedenini çok iyi algılayabilirsiniz;AKP ye oy veren yada verecek olan göbeğini kaşıyan ile cahil bulunan halkın seçme iradesinin sınırlandırılması.Bugünlerde bu sınırlamayı çok açık bir şekilde yaşadık.AKP taraftarı değilim ama verilen oylar ile iktidar olmuş bir partinin CB için gösterdiği adayı bir çeşit Bizans oyunu(Bekir L.Yıldırım) ile engelleme çabasının nedeninin bu Cumhuriyeti ve halkını korumak gayreti olduğuna inanMIyorum.

*Diğeri de”Ben mi Zihni beyle zihniyet kardesiyim? Yoksa Zihni beyin dediği ile bugun CHP’nin dedigi mi kardes?”

Seçilenler için çaban köpeği daha uygun dediğiniz için;Vekil tayin ettiğiniz kişiye bir görevi ifa etmesi için bir makam tahsis edersiniz ve o makamın olanaklarını halkın menfaati doğrultusunda kullanma salahiyetiyle beraber.Olası bilinçli yada bilinçsiz suiistimali önlemek için de caydırıcı kanuni yaptırımları kullanırsınız.Bu kanunları ve görev tanımını, karar veren topluluk sayılan halkın, cahil kesimi yapmıyor (anayasamızın altında pek çok prof.un imzası var)Bugünkü anayasayı hazırlayanların en kuvvetli iddiaları “amacımız 100-150 kez oylanacak kadar çıkmaza düşülüp kaos yaratılmasın diye kolaylaştırıcı olarak hazırladık” olmasına rağmen bugün olanların sorumluluğunu kimde arayacağız?Düşünülmesin zinhar dediğim bir şey yok!Bilakis ortada olması doğruluğunu yada yanlışlığını tartışmak açısından faydalı AMA bence el insaf, insanca yaşamak için ehven-i şer kabul edilen demokrasinin olduğu yada olmadığı söylenen nimetlerinden yararlanarak bu tür sınıf ayrımcılığının zeminini sağlamlaştıracak fikirlere sahip zihniyeti anlama çabamı da es geçmeyin lütfen .. ben de bunu düşünüp karşı çıkabilmeli ve hatta bence bir başka örnekle de eşleştirebilmeliyim öyle değil mi? (Hitler)Güç amacı dışında beslenip yok edici olarak da kullanılabilir bu zihniyeti ne durdurabilir ki?Gücü besleyen kaynaklar!Cahil halkın elinde sesini duyurabileceği oy hakkını aldığınızda ona sadece başvurabileceği kaba kuvvetini bırakırsınız.Size bağıran sesin sahibine neden bağırıyorsun demeden önce onun fısıldadığını duymak gerekir.Çok şükür ki mümkün değil dediğiniz şu anda Hitler düzeninde olmamamızın sebebi nedir sizce?Ben yönetilmeye ihtiyaç duymuyorum,ihtiyaç duyduğum şey sahip olduğum sosyal hayat imkanlarımı kanunların bana izin verdiği ölçüde kullanabilmek.Yönetilip, düzeni korunacak olan, devlet işleri ki halka hizmet edebilsin.

Yazı içinde kopukluklar olabilir bugün çalışıyorum ve her pc başına geçtiğimde kaldığım yerden devam etmeye çalıştım..Umarım ne düşündüğümü çok anlaşılır olmasa da ifade edebilmişimdir.

38 çuvaldız { 05.06.07 at 18:27 }
36 nolu yoruma istinaden;“…Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz.”(ZÖ) Bu düşünce, eğitime talep yaratması açısından bir düzeye konulmuş çıta olamaz mı?Seçtiği kendine dönmeyecek ise,1/4 varlığı ile adam yerine zaten konulmuyorsa neden kendini adam yerine koymayanlara benzemek için eğitim talep etsin ki? İntikam mı yoksa bir zamanlar kendisinin de öyle olduğunu bildiği benzerlerine hizmet aşkı mı bu çıtayı yükseltme gayretini tetikleyecek?

“Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum. Kaldı ki mevcut durum, temel toplum haklarını ve dolayısıyla insan haklarını arama mekanizması olan bilgi edinmeyi fazlasıyla ihlal etmektedir.”(Z.Ö)

Mevcut siyasi durum en azından evet,zorlaştırıyor ama yolları daha en başından küçümseyerek kapatmıyor (ihlal etmiyor).

“Ehliyetli insanların toplumu yönetmesi, ayrıca cahilliğin de ortadan kalkmasına,toplumun her zaman daha ehliyetli insanlar tarafından yönetilmesine, kalkınmanın ve genel yararın daha hızlı kazanılmasına katkı sağlayacaktır.”(Z.Ö) Mevcut eğitim sistemimizin ürünü insanların bunu yapması mümkün değil sanırım, ne de olsa onlar da bu şikayet edilen toplumun ürünleri !Eğitimi mükemmel seviyede olan başka ülkelerden ithal yöneticiler mi getirtsek..en azından biz heveslenip kendimizi yönetecek(!) eğitim seviyesine gelene kadar,ne dersiniz? Bu da sizinki gibi bir teori tabii..!

Çalışan bir insanın dingin olmayan ruh hali ile yazdım,açıkça şimdi sizin yerinizde olmayı istedim..neyse bu bana doping olur çıtamı yükseltebilirim.

39 zihniorer { 05.06.07 at 18:40 }

Sn. çuvaldız Hanım,
Zihni bey sadece size hitaben,Evet sadece ben alıyorum bu hitabı

Bekir Coşkun ile “zihniyet kardeşi” ilan ediyorsunuz beni. O Kemalist, bendeniz “özgürlükçü (demokratik) sosyalist” olaki rezonansa gelinebilecek noktalar olabilir. Sizinle de olabilir “zihniyet kardeşliği” belirli konularda. Bunu rastlantı sayın lütfen. Ama, ana amaçlarımızın farklı olduğunu da kabul edebilirsiniz. O CHP’nin iktidar yolunu açmayı amaçlamış olabilir, bendeniz ise, AYDIN BİREYLERDEN OLUŞAN, AYDIN BİR TOPLUM amaçlıyorum.

Bu yazımın OY VERME noktasında odaklanmış olması, bir yerden başlanması gerektiği düşüncesinden doğmuştur.Montaigne’ye sormuşlar, “hocam, erkekler neden kadınların ellerini öperler? Eee. Bir yerlerden başlamak gerekir” demiş.Bu toplumu aydınlanmaya götürecek başka itici yollar da bulunabilir elbette. Ama ben buradan başladım.
Buraya aktarmadığım kısımların oldukça abartılı ve biraz da “gevezelik” olduğunu kabul ediyorum.”(Z.Ö) Çok şükür..ben alıntılayana kadar farkına varamamış olmanıza üzüldüm..(ç.z.)

Bakın, ben de üzüldüğünüze üzüldüm şimdi.Bir ağaçtaki çürük meyveyi düşürebilmek için biraz daha kıvamında sallamak gerekirmiş. Siz biraz sert salladınız galiba? Olgunlarını da düşürdünüz. Çürükler yerde kalsın, olgunlarını geri toplamama izin verin lütfen

. ““çuvaldız” lakaplı bir konuk, bu yazının abartılı kısmını (belki eleştirel uslubun kışkırtıclığına dayanarak buraya aktarmak istemiş. Ama aktaramadığı görülüyor.”(Z.Ö)Kışkırtmak değil çözüm üretmek gayretinde olduğunuzu düşünmüştüm..Aktaramamak konusu ise göreceli..o halde !(ç.z.) O haldesi şudur:Bardağın sadece boş tarafını görmeniz. Aktaramamanızdan dolayı suçlamış değilim.

Kaldı ki mevcut durum, temel toplum haklarını ve dolayısıyla insan haklarını arama mekanizması olan bilgi edinmeyi fazlasıyla ihlal etmektedir.(ç.z.) Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz.”(Z.Ö) Siz bu iki cümleyi aynı yazıda nasıl ard arda kullanabildiniz?

Orantılı seçme hakkı bu bilgi edinme ihlalini körüklemeyecek mi?Ahlaklı olmak ile eğitimli olmayı doğru orantılı düşünmüşsünüz!(ç.z.)

O cümleleri siz ard arda koydunuz ben değil. Bunu neden yaptınız şimdi? Tuzak mı kuruyorsunuz bana:) bu tuzağa da düşüremezsiniz.Cümlelerin sıralaması ilk ana yazıda şöyleydi: Ehliyet eğitimini almamış bir insana nasıl araba kullanma yetki ve hakkını vermiyorsanız, Eğitim düzeyine de seçme hakkını “orantılı” vermelisiniz

İkinci cümle sıralaması:birincinin devamı olarak aradaki cümlelere dikkat:Çünkü, biri bilgisizlikten dolayı kendi canı ve birkaç canı yok etme riski taşıdığı halde,ikincisi, bir neslin geleceğini yok etme riski taşımaktadır.

Bu önerinin, temel insan haklarını zedeleyeceğini asla düşünmüyorum. Kaldı ki mevcut durum, temel toplum haklarını ve dolayısıyla insan haklarını arama mekanizması olan bilgi edinmeyi fazlasıyla ihlal etmektedir.
Cahile tanınmayan seçme hakkı gibi eğitim hakkının da bu ehliyet sahibi olma kriterlerini belirleyenlerce engellenmesini nasıl önlemeyi düşündünüz?(ç.z.)
Talep kışkırtması yapıyorum burada. Bu da mı zor? Jeneratörün iç yapısından bir örnek vereyim size, daha kolay anlaşılsın diye.Jeneratör, (kısaca) elektrik üreten bir makinedir. Bu makinenin sargısına 10 voltluk bir uyartım akımı verdiğiniz zaman, 220 volt üretilmesine katkı yaparsınız. Bu 10 voltluk enerji, makinenin talebidir. 220 volt ise arz. Cahil bırakılan halkın 10 voltluk talebi karşılatması olasıdır. Ama, sizin de kaygınız olan 220 voltu o elit kesim yedirmiyor. Siz 10 voltu alırsanız, 220 yi yaratırsınız.
Yoruldum, buradan ötesi zaten daha öncekilerin tekrarı olacaktır.Sağlıklı kalın.

40 Bulent Murtezaoglu { 05.06.07 at 18:49 }

Cuvaldiz hanim, anladim dediginizi galiba, fazla elleyecegim birsey yok, tesekkur ederim.
Simdi baska hinzirlik yapayim:

Eğitimi mükemmel seviyede olan başka ülkelerden ithal yöneticiler mi getirtsek..en azından biz heveslenip kendimizi yönetecek(!) eğitim seviyesine gelene kadar,ne dersiniz? Bu da sizinki gibi bir teori tabii..!(ç.z.)

80,000 sayfa oldugu soylenen AB muktesebatina uyum bu dediginizin kimseyi ithal etmeden yapilmasi degil midir? Ayni sekilde bize nutuk atilirken IMF’in icazeti ve yonlendirmesiyle is yapilmasi ne demektir? Bunu AKP yapmiyor sadece elbette (baskasi olsa da cok farkli olmazdi), bu yapilanlarin hepsi kotudur de demek istemiyorum, ama ima ettiginiz sey olmuyor degil ki zaten? Icinde bulundugumuz guc dengesi ve yapi zaten itiraz ettiginiz seyin olmasini dayatiyor buyuk olcude.

Surada ayriliyoruz belki: cok kuvvetli bir merkezi devletin varligi ve bir sekilde idarecilerinin secilmis olmasi o gucu halkin kullaniyor oldugunu gostermiyor. Daha dogrusu gostermesi gerekmiyor. Bugunku cekismeden bagimsiz olarak bakarsaniz, — baska yer bilmedigim icin ornek diye kullaniyorum — ABD’nin de farkli olmadigini; guc odaginin teslim edildigi kisilerin secilmis olmalarinin — belki Zihni beyin de tepki gosterdigi sekilde/sebepten — hicbir seyin garantisi olmayip,

surada (http://muzminanonim.blogspot.com/2007/05/srf-oyunun-ad-demokrasi-olduu-iin-mi.html#comment-3541013536754148516)
orneklendirdigim sekilde gayet guzel gercekle ve ihtiyaclariyla alakasiz sekilde yonlendirilebildiklerini goreceksiniz (malesef tercume etme imkanim yok su anda).

Gönderen Zihni Örer zaman: 30.4.07 Hiç yorum yok: Bu yayına verilen bağlantılar

***************************************

10 yorum:

nehirida dedi ki...

tatil bende uzun yıllardır işe gitmemek:) Sabah saati kurmadan uyanmak. Ve beni yansıtmayan kıyafetlerden arınmak, kurtulmak.
Benim eşim Ödemişli ve oranın da bir köyünden. Tıpkı karadeniz köylerine benziyor köyü. Bir dağın eteğinde sabah sis çöker akşama doğru usul usul kalkar. Bayılırım oraya.uyuduğum odadan elimi uzatır şeftali yerim. İlle deniz olmasa da olur. Dedim ya ben işe gitmeyim bu en güzel tatil:)
1995 yılında adrasan'ı görmüştüm. Orman ve deniz birleşiyordu. yine öyle mi oralar? tıka basa insan doldurulmuş mekanları sevmiyorum. Ve malesef antalya yazın ilk adresi.

sedef dedi ki...

Tatil benim için... Çevrenden uzaklaşıp, malesef sıkılmak..

zihniorer dedi ki...

Sedef, nasıl yani?
sıkılmak nasıl tatil oluyor?
Biraz daha açıkla da içini iyice dök.
Bu yaz seni ve alican'ı davet etmeyi düşündüm de, ev misafir dolup-taşıyor. Hani acemiyiz ya!...

sedef dedi ki...

Valla zihni abi, tüm dostları başka şehirlerde bırakıp memlekete gelmek, sıkıyor insanı...

Davet etmiş kadar oldun zihni abi, seni bloglarımıza bekleriz :) alican: http://kemanist.blogspot.com/

bekleriz ;)

metin-thePoor dedi ki...

Zihni Bey,

Bilmeden bir kabahat mi işledim? Benim yazlığa niçin uğramıyorsunuz artık?

metin-thePoor dedi ki...

Sedef Hanım,

Sizin Alican Bey gerçekten 13 yaşında mı? Peki, kardeşiniz mi?

sedef dedi ki...

Metin Bey:

Alican "Bey" :) Evet, kardeşim. 92 doğumlu, aslında 14 olması gerekir değil mi? 13 yazıyor, belki de doldurduğu yaş yazıyordur.. 2 hafta sonra doğumgünü, 14'ü dolduracak:)

metin-thePoor dedi ki...

Sedef Hanım,

Pek yetenekliymiş kardeşiniz maşallah.

Sedef Hanım & Zihni Bey,

Hemen koşup geliniz. Candan Hanım çiğ börek yaptı. Yanında ayran, çay, ne isterseniz...

sedef dedi ki...

Ohoo, ben davet edilmeden geldim bile :)

zihniorer dedi ki...

Metin Bey,
size bunu dedirtmekle ben kabahat işledim biliyorum. Ama dostlar arasında kabahat mi olur!. Diyerek sıyrılayım kabahatimden en iyisi.
Asıl gerçek şudur Metin Bey,
1. maşallah o kadar hızlı gidiyorsunuz ki, yettişmek zor oluyor. Ama okumadığımı (uğramadığımı söylemeyin (çünkü kanıt yok değil mi)
Neyse suçluluk psikozu böyle yapaıyor insanı işte. eveleyip geveletiyor. En iyisi susmak ve, Metin Bey in yazlığındaki mevlüde koşmak. Kalk sedef gidiyoruz.