23.8.07

SEVGİLİ İLİŞKİLERİ

İki erişkin (genellikle) zıt cinsin libido etkisine ve hayatın zor koşullarına karşı birlikte direnme-dayanışma-güven isteğinden doğan, özel sırlarının dahi rahatlıkla paylaşıldığı sıcak yakınlaşmanın adıdır.
İlişkinin asıl kökeni maddi-fiziksel gereksinimler iken, ilişkiyi tadlandıran ve yararlılığa yönelten maneviyat dediğimiz üst yapı mayasıdır.

Cinsel enerjinin çekici ve itici gücüyle başlayan, süren ve nostalji keyfine dönüştüğü yer arasındaki "kıvılcımdan şimşeklere, oradan dinginliğe" kadar uzanan bir müzikal ritimdir sevgili ilişkisi.
İki kişilik bir oyunun sevdası, acısı, hüznü, kavgası ve ayrılığa kadar uzanan serüvende rol paydaşlığı yapılan drama....
Ya karşılıklı ya da birinin diğerini sürüklemesiyle başlayan, “hoşlanma” durumuyla ilk adımların atıldığı, mevsimin bahar kokularını afrodizyak etkisinde, diğerinin üzerine püskürttüğü sevda iksiridir sevgili ilşkisi.
Tüm benliğin, en az bir kişi tarafından okşanması ihtiyacı olarak başlar da, tüm hücrelerin genel doyumu için gereken nemaları birlikte toplamanın dayanışması bu kapsamda düşünülür.

“Azgelişmiş” toplumlarda geleneklerin, özel ilişkilere müdahalesi, sevgili ilişkilerinin "samanlık" serüvenini yaratan ve aynayı çatlatan kırık yüzlerin çizgilerinden sızan kan damlaları, kızıl bela, "namus" kavramının abartılı yüzü de bir başka yanı.

* * *
sevgili adayından elektrik almak
Sevgili ilişkisinde duygular elektomağtizmaya (elektron akışına) benzer.

aşk üreteci (jeneratör)
Hoşlanma duygusunu "elektrik almak" diye ifade etmişler. Elektrikte mağnetizmanın oluşumuyla, duygu oluşumu arasında ciddi benzerlikler bulunmaktadır. Kısacası ona, duygunun matematiksel-görsel ifadesi diyebiliriz.

Mağnetizmanın oluşması için iki zıt kutup, küçük bir uyartım akımı, kutuplar arasında dönecek olan bir iletken olmalıdır. Bu düzeneğin tamamına jeneratör ya da üreteç diyebiliriz.
Bu üretecin S kutbunu erkek, N kutbunu kadın cinsi olarak düşünelim.
S kutuplu mıknatıs itme, N kutuplu mıknatıs çekme özelliğine sahiptir.
N-S kutuplarının arasına iletken koyup (ilişki niyet başlangıcı) , uçlarına doğru akım kaynağı (gelecek kurgusu niyeti) bağladığımızda, iletkenden ok yönünde akım geçer (tanışma-kaynaşma başlangıcı). İki kutup arasına konan helezonik sargılı iletken üzerinde elekromağnetik alan oluşur (duygusal gelişim).
İletken sarılı olan aparat, iki kutup arasında döner (ilişkinin duygusal seyri)
Duyguyu genleştiren nedenler mağnetizma gibi, iki zıt kutbun arasındaki hareketin periyoduna bağlıdır.
“İki zıt cinsin birbirlerine karşı “elektrik aldım ya da alamadım” demelerinin benzerliği buradan gelir.

Yaşamak hareket demek olduğuna göre, iki kutup arasında dönen iletken üzerinde oluşan enerji, hayatın zorluklarına ve keyfine harcanacak güç demektrir aynı zamanda.

Üretim tıpkı elektromağnetizma gibi, düzenli ve istikrarlı ise mutlu olunur, dengesiz elektron dağılımı durumunda mutsuzluk, uğultu şeklinde belirir...

Elektomağnetizmanın dengesiz dağılımı kutupların (cinslerin) arasındaki uzakalğın normuna ve aralarındaki iletkenin (iletişim yeteneğinin ve kültürün) abartısız- çelişiksiz olmasına bağlıdır.



Bu düzenekteki pil kaynağı, Güneşin tetiklediği hayat kaynağı demektir. Bu kaynak istenen kalitede ise, enerji üretimi –mutluluk- sorunsuz ve istikrarlı olarak sürmeye devam eder.

Sorunlu ilişkilerin elektrik yükü, karabulutların itiştirdiği yıldırım ve şimşeklerin etkisine benzer.
Şimşeklere neden olan bulutların, bulutları ittiren karayellerin kökündeki enerjiyi kontrol edebilecek kapasite ve kültür dağarcığı geniş olmak zorundadır.

Başlangıçta aşkın kıvılcımları, elektriğin melodik temposu ve karşılıklı bütün meraklar çözülene kadar kontrol altında durur. Taraflar merakların doyurulduğu noktadan sonra bir süre düzlükte tadını çıkarmaya ve mağnetik alanı tüketmeye devam ederler. İlişkinin tepe noktası sevda ile aşkın sınır çizgisinin geçtiği noktadır. Hayatın insana dayattığı zorlayıcı gerçekler karşısında sorumluluk paylaşımı dengeyi diğerinin aleyhine bozduğu noktadan sonra duygu grafiğinin yönü eğilmeye doğru yol alır.

Parazit ve gürültülerin yakıcı-yıkıcı etkisi dizginlenemezse, iflasa giden aşkın zarar ile kapatılan muhasebe dönemini başlar.
Genleşen elektrik yükü depolanıp enerji olarak kullanılabilirse adına sevda, zapt edilemezse, kaygı kaynağı olan gök gürültüsünü andıran yıldırıma dönüşür. Aşk dedikleri cebelleşme, tarafların güç kontrolünden çıkar ki, korunmak için paratoner tipi yıldırımsavarlara gerek duyulur.


***
Sevda ve aşkın kapsam alanı:
sevda-aşk grafiği

 Efkar denilen coşkulu duygunun ilk bölümüne sevda diyoruz. Şekildeki 2 no'lu tepe noktasının, çiftlerin sabır ve ilişki kalitesine göre daha uzunca bür düzlük görünümü olarak da düşünebiliriz. Bu tepe ne kadar sivri ise kısa süren sevda, ne kadar düzlük ise o kadar uzun süren sevda olarak düşünebiliriz.

İkinci bölümde İlişkilerin “cicim ayı” denilen başlama kısmıyla, bayatlamaya yüz tutan diğer zamanları, iki devreli maça benzetelim de aşk ile sevdayı kavram kargaşasına kurban etmeyelim. Aşk acıtır ve kanatırsa, sevda coşturur ve uçurursa, ilişki dönemlerinde üreyen ve tükenen bölümlerin ilişkiye yansımasındandır.
Maçın ilk yarısına sevda, ikinci yarısına aşk dememizin nedeni, ilk yarıda oyuncuların ısınma ve hünerlerini gösterme, artistik stiller, romantizm gibi gösteri yoğunluğunun kaçınılmaz oluşundandır.
Tanışıklığın ikinci yarısında oynanan bir oyun ise aşk; yorgunluk, bitkinlik ve favullerin
“ar” meydanı olmasındandır.

* * *

karakedinin rolleri:
“Yaşam kaosu” yüksek olan toplumlarda sevgili adaylarının aşkı değil hesabı olur.
Sevgili olmayı başarabilmek bütün zorluklarına rağmen bir değerdir.
Parayla -ekonomi ya da somut sorumluluklarla- aşkın çekişmesinin ve hayatın içindeki çevresel faktörlerin baskın çıkmasının tam yeri burasıdır.
İnsanların günlük kullandıkları kelimeleri, konusu bakımından, ilişkilerin tecrübe dönemlerine vurduğumuzda, her on yıllık dilimin konusunun da değiştiğini görebiliriz.
Yaklaşık yirmibeş yaş üzeri ilişkilerin genellikle evlilikle sonuçlanacağını düşünelim. Pembe sislerin usulca dağıldığı dönemdir burası. Hayatın özellikle altyapısı olan güncel ayrıntıların dayatmasıyla, sevdaların yerini karakter (huy) çözümlemelerine bıraktığı bir dönem.. Karşılıklı olarak, farklı aile ve kültürden edinilen alışkanlıkların belirginleştiği yıllar....

Damak tadından şaka anlayış kıvamına, empatik yetenekten, farklılıkların çakışmasındaki algı ayarlamasına, cicim ayındayken öne çıkarılan yüksek değerlerin çözümlenerek sapma oranlarının belirlenmesine, “avını kafese koyma” rahatlığından sonra oluşabilecek pejmürdelik rahatlığına, artık dişlerin daha seyrek fırçalanması ve çizgili pijamalarla akşamın zarafetine madik atmalar, taraf aile üyelerinin kusur yarıştırmaları, varsa yengeler arası rekabetler, kendi ailesine yakınlaştırma, diğerinden uzaklaştırmayla doğru orantı kurma savaşları…

 Özellikle, ilişkiyi ayakta tutan emeğin öncelik-önemi, çevresel (3.kişiler) faktörlerine çarpmaktadır daha çok. Ve bir de, kadın doğasını erkek doğası kalıbıyla ölçme alışkanlıkları…

Küçücük sitemleşme ve küsmeler, artık bardağın boş tarafından bakma alışkanlığını körüklemeye başlar. Laf sokma üstünlüğünün istatistik grafiğinin tepe noktasında gezinmeler, kendi ruhsal rahatlığını, savaşın sıcak ortamında karşı huzursuzluğa endekslemeler, gerektiğinde elde hazır tutulan kusur merceğiyle belge oluşturmalar, savaş daha da kızıştığında cinsiyet avantajlarını devreye sokup, karşısındakini damardan vurmalar,  "aşkım" sözcüğünün göstermelik ve sadece cep telefonu çağrı kaydında kalmış olması… taktikleşme
 savaşın cephe yöntemleri say say bitmez.

* * *

ilişkinin istikarı-4E karesi (Ekonomik, Estetik, Eşitlik, Evililik):

                                                 Aşkların sabıkası ve sevdaların masumiyeti artık ayırt edilmelidir tecrübeyle. 
"zevkten dört köşe olma"nın resmi
Mutlu olunabilecek segili ilişkisinin alt yapısını kuracak 4 önemli bileşen vardır. Buna 4 E Karesi diyoruz.
1-EkonomiK
2-EşitliK
3-EstetiK
4-EvliliK
Üst yapının ana çarpanı kendiliğinden (geometrik olarak da duygusal olarak da) kurulmuş olacaktır.
Evlilik karesinin köşegenlerinden vektör çarpanı şekildeki gibi oluşur. Merkezinde duygu motoru olan kalp bağlacı vardır. Köşegenlerden birine sevgi, diğerine saygı adı verilmiştir.

Bu merkezin kesişim noktalarına kazık çakılmalı ve ortaklık ipinin ucu oraya bağlanılmalı.
Kavramların serseri etkisini unutarak kutsamaya çalıştığımızda, zarara rağmen tiryakilik daha da öne çıkarılmamalı. Ütopyalar, ve idealler gerçekçiliğin mihenk taşına sürülmeli.
 Yüksek tutkuyla "özenilesi duygu haline" bir bütün olarak, sadece alışkanlıktan ötürü “aşk” denilmemeli. Onu sadece "irade dışı bir tutsaklık" olarak almalı, ama asla orada kalınmamalı. Aşk öncesi "cicim dönemi"ni olumsuz etkileyecek dış etkenlere karşı savunma mekanizmasının işleyiş şifresini sadece iki kişi bilmeli.
Sorun tanımda değil, bağımlılığın kutsanmasındadır. Aşk bir bağımlılık hali hatta kör bir bağımlılık hali olduğuna göre, özgürlüğün çok önemli bir bölümünün enerjisini yakıyor demektir. Bağımlılıkların tümü için söylenebilir bu.
***

aşkın yaşı
ana-baba fikir:
İnsanoğlu-kızı birbirlerinin gözlerinin içine ancak eşit seviyedeyken bakabilir, birbirlerinin göz bebeğini kendi şavkında görebilir.Aşk yanığı bacalarda kurum olarak kalır da, sevdalar, kar eriyiğinde güneşi görünce toprağı pürtleten mantara benzer.
Bu yüzden mesajlara kulak vermek yerine, masajlara tümünü vermektir asıl ilişkinin kökeni.

Nasıl mı?
Taklitlerden sakının, kendi figürünüzü yaratın






sevgi engel tanımaz














zaman ve biz

MUTLULUK
AŞK MAHKEMESİ
Sevgili olmak kolay

7 yorum:

Les Chemins De La Liberte dedi ki...

Valla Zihnicim yine hassas sularda yüzdürtüyorsun bizi yahu:))

Dibi kum ve sığ, ilk bakışta boğulmam dersin, yanılırsın, kum seni ayak bileğinden yakalayıp, dibe bir çeker, kumun altında başka deniz bulursun!!

Benim seneler önce yazdığım ve kendi blogumda da sonra yayınladığım aşk üzerine bir yazım vardı. aha da onu aşağıya yine copy paste ediyorum..fikrim budur...sonra yine yazarım...

Kim o, deme boşuna…
Benim, ben.
Öyle bir ben ki gelen kapına;
Baştan - başa sen.

Özdemir Asaf böyle diyor aşka dair.

Marcel Proust, “Kayıp Zamanın İzinde” adlı roman dizisinde en güzel aşk tanımını yapmıştır kanımca. Yazar derki; “Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını farketmeyişimizdir.” Gerçekten aşk bir yansımadır…

Aşk aynı zamanda ayrılık, özlem, kavuşmadır. Attila İlhan, “ayrılık da sevdaya dahil çünkü ayrılanlar hala sevgili” der dizelerinde ve tümüyle haklıdır. Hangimiz sevgiliyi, beynimizden ve kalbimizden hemen çıkarıp atabiliyoruz. Bilinçaltımızdaki değerli sandıklarda tozlanmaya bırakıyoruz duygularımızı. Ayrılıkların en güzel yanı kavuşmalardır, kavuşma coşkusunu en güzel anlatan dizeleri Cemal Süreyya yazmıştır; “Nasıl bir sevdaysa eskitememiş yıllar / Bitirdiğimiz herşeye yeniden başladık / Dudaklarımızda birbirimizden mısralar.”

Ama aşkın en güzel yanı sevgilinin bize değer verdiğini ve her şeye rağmen yanımızda olduğunu hissetmemizdir. Yalın bir histir bu ve Can Yücel’in dizelerinde hayat bulur…

Diyelim yağmura tutuldun bir gün
Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek
Öbür yanda güneş kendi keyfinde
Ne de olsa yaz yağmuru
Pırıl pırıl düşüyor damlalar
Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın
Dar attın kendini karşı evin sundurmasına
İşte o evin kapısında bulacaksın beni


Özge

gaykedi dedi ki...

Alıntı Ahmet Altan 'dan, ben sadece biraz kısalttım.....bence çoğumuz Ahmet Altan'a burun kıvırsakta bugüne kadar türkçede aşk üzerine yazılmış en toparlayıcı yazılardan, biri...biraz uzun ama okuduğunuza değecek dostlar...Gaykedi

Binlerce yıl boyunca hayatın, evrenin, insanın sırlarını arayan filozoflar küçümsemeyle "aşk" konusuyla hemen hemen hiç ilgilenmediler, insanın en temel duygularından birinin varlığını "önemsiz insanlara ait" bir mesele gibi gördüler.

Sadece mantıktan oluşmuş "duygusuz" bir dünyanın sırlarını çözmenin peşine düştüler.Evrenin bazı sırlarını sezseler de "insan" onlar için bir sır olarak kaldı.Aşk konusunu felsefenin sınırları içine çeken ilk filozof Arthur Schopenhauer oldu.Huysuz ve karamsar bir adam aşkın sırlarını aradı.Felsefeyle ilgilenmeye başladığında kendisinden önceki filozofların aşka hiç önem vermemiş olduklarını şaşırarak fark etti..

Aşk ortaya çıktığında "mantığı" yok ediyor, mantıklı düşünme düzenini parçalıyor, aklın kavrayamayacağı tuhaf bir kaos yaratıyordu.Felsefenin "mantık tutkusu", bu mantıksızlığın kapısından geçemiyor ve bu anlaşılması zor karmaşayı yok saymayı yeğliyordu."Aşk en ciddi işleri sekteye ugratiyor, hatta en büyük zihinleri bile kariştiriyor. Devlet adamlarinin müzakerelerine, bilim adamlarinin araştirmalarina burnunu sokuyor,en sofu din adamlarını baştan cıkartıyor,bir yolunu bulup bakanliga ait evraklarin arasina, filozoflarin müsveddelerine, küçük aşk mektuplari, saç lüleleri olarak ilişiyordu."Ve Schopenhauer, "mantigin" aşk karşisindaki yenilgisine "mantikli" bir neden buldu......

Yaşama iradesi ! insanin dogasindaki hayatta kalma ve üreme güdüsüydü.Aşk da bu "üreme güdüsünden" kaynaklaniyordu."Bütün aşk maceralarinin nihai amaci bir sonraki kuşagin oluşturulmasindan, insan irkinin gelecekteki varliginin saglanmasindan başka bir şey degildir" diye yaziyordu.Bu "üreme" istegi bilinçaltimizda sakliydi ve aklimiz buna müdahale edemiyordu.Tam aksine, bilinçaltina saklanan bu güdünün kölesi haline geliyordu.Insanligin devam etmesini saglayan "güdü" elbette tek bir insanin "mantigindan" daha güçlüydü.Peki, bilinçaltinda gizli olan bu güdü, aşik olacagimiz insani nasil belirliyordu?Niye ona degil de öbürüne aşik oluyorduk?

Neden birine karşi ifadesiz gözlerle bakarken digeri için hayatimizi altüst etmeye razi oluyorduk?Bunun da "mantikli" bir nedeni vardi Schopenhauer’a göre."Herkes kendi zayıflıklarını, kusurlarını, türün özellikleriyle farklılık gösteren yanlarını başka bir birey aracılığıyla düzeltmeye, yani dünyaya gelecek çocuğun aynı kusurları taşımasını önlemeye çalışıyordu."Hepimiz, kendi fiziksel ve ruhsal kusurlarımızı dengeleyip düzeltecek birini arıyorduk farkına varmadan, böylece çocuğumuz bizim kusurlarımıza sahip olmayacaktı.

Korkaksak cesur birine aşık oluyorduk.Kısaysak uzun boylu biri bizi çekiyordu.Dağınıksak disiplinli birini seviyorduk.Aşk, insanoğlunun kusurlarını gidermeye yönelik bir araçtı.Ama doğanın bize oynadığı bir oyun da vardı filozofa göre, en "sağlıklı" çocuğu yapmamıza yarayacak olan "eş" her zaman bizim "mutluluğumuzu" sağlayacak eş olmuyordu.Onunla sağlıklı bir çocuk yapıyorduk ama genellikle ruhumuz öksüz kalıyordu.O yüzden evlilikler çoğunlukla mutsuz birlikteliklere dönüyordu bir zaman sonra."Gelecek kuşak şimdiki kuşak pahasına yaratılır" diyordu....

Çünkü, "evlilikte asıl istenen şey, zekice sohbetlerle vakit geçirmek değil, çocuk dünyaya getirmektir."Aşkı, üremenin aracı olarak gören bu yaklaşım, insanların en çok yaralandığı "reddedilme" konusuna da bir açıklama getiriyordu.Bazen hoşlandığımız biri bizim isteğimizi geri çeviriyor, bizi sevmiyor, bizden uzaklaşıyordu.Böyle durumlarda egomuz hırpalanıyordu, kendimizi eksik hissetmemize yol açıyordu.Halbuki bunun da basit bir nedeni vardı.O "bizim için" en sağlıklı çocuğu yapacağımız eşti ama biz "onun için en sağlıklı çocuğu yapacak eş" değildik, onun bilinçaltı bunu sezdiği için bizi reddediyordu.

Sevilmeyecek biri olduğumuzdan değildi bu.Sadece "o insan" için sağlıklı bir çocuk yapmaya uygun bir eş olmadığımızdandı.Aslında Schopenhauer’ın bu teorisi "kendi içinde" mantıklı bir yapıya sahipti.Belki de bu yüzden de çok taraftar buldu.Bugün bile hálá aşk ilişkilerini "üreme güdüsüyle" açıklamaya yatkın epeyce insan bulunur.ma bu "mantıklı" yaklaşımı yazarken Schopenhauer’ın aklına gelmeyen başka bir konu vardı.Eşcinseller.
Eğer aşkın tek nedeni "üreme güdüsüyse" nasıl oluyor da asla üreyemeyecek olan aynı cinsten insanlar birbirlerine aşık oluyorlardı?
Andre Gide, cinselliğin ve aşkın tek amacının üreme olmadığını anlatabilmek için "Corridon" adlı bir kitap yazmıştı.Bir ömürde yaklaşık beş bin defa sevişebilen insanların bunun tümünü "üremek" için yapamayacağını söylüyordu.Başka bir "güdü" daha çıkıyordu ortaya.Haz.Hiçbir sisteme girmeyen, hiçbir mantıkla uyum sağlamayan o müthiş duygu.

İnsanı her kim yaratmışsa, yarattığı canlının "saf mantıkla" anlaşılamayacak kadar karmaşık olmasını arzulamış.İnsanın yapısına mantığı yerleştirirken onun yanına da mantığı allak bullak eden duyguları eklemiş.

Biz, doğanın en büyük karmaşasıyız.

Goddess Artemis dedi ki...

Merhaba Zihni Bey,

Benim için mutluluk, canımın ichi'nin gözlerine bakmak, gülüşünü görmek, dokunuşunu hissetmektir... Yeğenime sarılmak, bana hâlâ bebeksi gelen ten kokusunu içime çekmektir... Arkadaş ve dostlarla, evde yayılıp film izlemek veya tek başıma sinemaya gitmektir... Güzel bir gün doğumunu veya batımını, sessiz ve sakince izlemektir... Yağmurun sesini dinlemek ve içimden "Riders on the Storm"u söylemektir... Kendim veya sevdiklerim için yemekler hazırlamak ve yemektir...

Hayat, algılayabilenler için gerçekten güzel ve yaşamaya değer! Her şeyden ve herkesten önce "kendini iyi tanıyıp, -kayıtsız şartsız- kendini olduğu gibi kabul eden ve seven" bireyler, herkesten önce kendilerini kucaklayabildikleri için, içlerindeki sonsuz sevgiyle herkesi kucaklayabilirler.

Saçma sapan ve gereksiz sevgi pıtırcıklığından bahsetmiyorum. Kasdettiğim, yalan veya çıkar üzerine kurulu, dünyevî sevgiler de değil.

Ne diyordu Yunus Emre?

"Yaradılanı hoş gör, Yaradan'dan ötürü"

Ne demişti İsa?

"Sizi sevdiğim gibi, sizler de birbirinizi seviniz"

Kendini seven, Tanrı'yı da sever, İnsan'ı da sever. Kendiyle, bir başına mutlu olan, Tanrı'yla ve İnsan'la da mutludur.

Açalya dedi ki...

Iliskinin (sevginin) basladigi nokta ilk gorusme, kaynasma...) ya bitigi nokta? kara toprak mi?

"denize dek ırmakdır adın..." dedi ki...

selam
küçük bir düzeltme yapayım ahmet altanın güzel yazısına. filozofların aşkı küçümsediklerini düşünmüyorum. hele ilk defa felsefeye aşkı sokan schopenhauer lafı bana atmasyon gibi geldi. felsefe tarihinin kurucu filozoflarından sokratın talebesi eflatun aşkla ilgili hem felsefe tarihinin hem dünya edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan "şölen"i yazmıştır. eflatun yalnızca felsefenin pınarlarından bir değil hemen hemen bütün semitik dinlerin mistiklerini etkilemiş birisidir. filozoflar eğer ilgilenmediyseler aşkla bunun sebebi küçümsemeleri değil de hadlerini aşmamak olarak değerlendirilse daha doğru olur...
eşcinsel aşkı da şölen'de eflatun açıkça mümkün aşklar arasında androgynos mitini kullanarak anlatmıştır...
görüşürüz...

zihni örer dedi ki...

Valla Zihnicim yine hassas sularda yüzdürtüyorsun bizi yahu:))
Sevgili Özge, sen yüzmesini bilenlerdensin, o yüzden dir cesaretim:)

Dibi kum ve sığ, ilk bakışta boğulmam dersin, yanılırsın, kum seni ayak bileğinden yakalayıp, dibe bir çeker, kumun altında başka deniz bulursun!!

Yani bir zamanlar.. boğulanlar bir kaşık suda dahi boğulurlar ama, boğulmayacaklar, kumun altındaki deniz suyunu içerek kurutabilirler:)

Aşk hakkındaki görüşlerin de öyle,bunu bir üstteki yeni konuya taşıyorum.
Katkın için sağol:) (istersen sol da olabilirsin):)


Sevgili dostum gaykedi,

İnsanı her kim yaratmışsa, yarattığı canlının "saf mantıkla" anlaşılamayacak kadar karmaşık olmasını arzulamış.İnsanın yapısına mantığı yerleştirirken onun yanına da mantığı allak bullak eden duyguları eklemiş.

Biz, doğanın en büyük karmaşasıyız.


Ahmet Altan’ın bu paragrafı en çok dikkatimi çeken kısmıdır. Bunu bir başka yerde de kullandım, katkın için teşekkür ediyorum.

Sn. goddess Artemis,

Öncelikle, canınızın ichi’ne sevgi ve selamlarımı sunarım. Fotoğrafta gördüm. Nerden buldun bu yakışıklı çocuğu:) kutlarım seni.

Siz aşkı anlatmaktan çok, şu sıralar yaşayanlardansınız eminim. Ama canlı şahitliğiniz daha geçerli değil mi:)

Sevgili Irmak,
Muhtaç olduğun asil sevgi damarlarında mevcuttur. Öyleyse çabuk dön olur mu:)


Açalya hanım,

Iliskinin (sevginin) basladigi nokta ilk gorusme, kaynasma...) ya bitigi nokta? kara toprak mi?

Bazen kara toprakta bitmeyenler de var. Malum ki mezarlarını yan yana kazdıranlar:)
Daha önceki bittiği noktaları ise, değişken olabilmekte. Onu, iç-dış koşullar belirlemekte.
Katkınız için teşekkürler, kapımız her zaman açıktır efendim.

Sn. denize d.ı.adın,

Aşkın yazılı-miladının olmayacağına ben de inanıyorum.
Katkınız için teşekkür ediyorum.

Neverland dedi ki...

"mutluluğun milyonları,mutsuzluğun milyarları vardır" demis Özdemir Asaf...

Mutsuz olmak cok kolaydir, ama mutlu olmak icin caba harcamaniz gerekir.

Soru surda; milyarlarla sebep arasindan birisini secip mutsuz olmak mi, yoksa milyonlar arasindan birini secip mutlu olmak mi?Esas olan neyi , nekadar istediginizde yani sizde...