4.10.11

kent makyajından yayla güzelliğine

video
yerel sanatçı, Mahsuni Şerif ve Sabahat Akkiraz'ın yakın arkadaşı, hemşerim "Aşık Aliyar"a selam olsun

Bu aralar serin bir yayla kokusu esiyor ufkuma.
Çocukluğumun gerçekleri bilinç altını dağ mantarı sabrıyla zorlarken bir hoş oluyorum; yüreğim gıdıklanıyor. O zaman iliklerimde “topraktan betonarmeye uygarlaşma”nın heyecanı varken, şimdi düşüme “u” dönüşü yankılar asılıyor.

Kentler kirli.
Uygarlığın yan etkileri, umulan tedavi etkilerini çoktan aşmış. Oksijeni karbonmonoksite boğdurulmuş, aslanları da çakala…
Doğanın seri katilleri rekabet peşinde!

Gecekondulular, köylerinden-kökünden koparılmış vazoda solmayı bekleyen buruşuk çiçekleri andırıyor; bayat ve taze burjuvanın ekonomik, politik ve romantik açlıklarına amade...

Kentler kalabalık. Özgürlük çemberi alabildiğine daralmakta.

Varlıkların meşruluğu değil, miktarı puan toplamakta. Servet “vatan” ile öznelleştirilip, kendine bu dünyadaki cennet ayırılmakta; boğaz tokluğuna uğrunda ölümü göze alan köylü çocuklarına da “öbür dünyada” şehitlik reva görülmekte. Aynı yolda aynı amaca hizmet eden üniformasız ama “iş kazası” sonucu ölenler “niyazi” rütbesinde!

Komşu bahçeden elma çalan köylü çocuğu yakalandığında müeyyidesi sıfıra çok yakın. Yayla çadırlarının kapısı pamuklu bezden örülü, sadece sinek girmesin diye.
Oysa kent sokakları elektronik alarmlarla dolu. Çelik kapılar çift sürgülü metallerle…
Küçük çalanlar alarm sektörünün ekonomik itici gücü ve tek kazanç kaynağı. Ama büyük çalanlara “nerden buldun?” demek çok ayıp!

Güvenlik önlemlerine ayrılan kaynak, yoksulluk ve cahilliğin önlenmesine yatırılırsa, “terör sektörü” de biter, savaşlar da. Ama bunu göze alırlarsa burjuvanın egosunu besleyen kaynak kurutulmuş olur! Çünkü, zekat, sadaka ve iş umudu ya da vaadi “amade olmayı” perçinleyen en usturuplu taktik de ondan.
Boğaz tokluğuna çalışanlar hiç olmazsa enflasyon kaybını talep ederken bütün matematik (muhasebe) ve fizik (polis) gücü şaha kalkarken, bir ömre bu kadar astronomik servetin nasıl sığdırıldığını(!) matematik, ahlak ve mantığa havale etmek çok ayıp.

Sonbahara çeyrek var; ardından kar yağacak. Yaylaların, bedenine kardan gelinlik ve saçlarına ova kokulu renklerden taç yapılacak.
Ovaların narin beline papatya karışımı yoncalardan kuşak takılacak. Mezdağ sakızı kokusu afrodizyak tadını sıvayacak çakranın libidosuna. Ve biraz sonra bahar gelecek. Vazolarda ve seralarda hormonlarla zorlanan çiçek ve gıdalar, kentin sahte yüzüne vurulacak......

Bir dünya seziyorum, yükseklerde.
Yıldızlar diyor ki ona "mavişim”.
Ciğerlerimizin iksirini sevmişim.

İnelim ovalara,
su dolduralım kovalara.
kuş dünyasının dokusuna,
ahşap evlerin çam sakızı kokusuna.
Ya Göllerde ala balıklar,
Ya metroda kalabalıklar.
Kuşlar ve ayılar,
Kentte kalsın bütün sayılar.

Bir şiir kitabı ve bir de, gitar..
Martılar, eksiler ve artılar,
Sevdama nakarat tutarlar....
z.örer

6 yorum:

alizafersapci dedi ki...

"Şiir, deniz, martı, sevda, gitar sözleri şiir için ne kadar uygun. Çok güzel! Dostlukla.

zihni dedi ki...

"güzel yaşamayı" anlat deseler, öncelikle bu sözcükleri masaya koyarım. formüllü dizilişe de gerek yok, resme bakıyor gibi bakmak yetiyor, değil mi sevgili Dost:)

zihni dedi ki...

deneme,
e-posta domain siteleri bloke edilmiş, sorun nedir bilen var mı?

aglea dedi ki...

o dediğin sorunlardan habersizim, zaten hiç de anlamam. ben türkü dinlmeye ve yayla için gelmiştim hem:)

aklıma eski bir şey geldi, sana anlatmak istedim, sabah sabah. yayla denince, türküler bir de; güneyden bir tatil dönüşü, yer yer siyah kıl çadırlar, dağ keçilerini filan hızla geçip gidiyorduk. derken, mersin'in rakımı başımı epey döndüren, inerken kulaklarımı patlatan bir yaylasında mola verilmişti. tanıdık bir yüz gördüğümü sandım bi' ara, ama saçmalama dedim ne alaka! daha da yaklaşınca, sıcacık gülümseyen yüzü tanıdım. mola yeri sahibine sorduk, evet dedi o. kendisinin burada bir evi var, yazları hep aramızda. musa eroğlu. gidip tanıştık. ne güzel insan... hatta minicik bir torunu olmuş da çok sevinçliydi. adını da zeynep koymuşlar:)

"yayla" deyince, bir de karadeniz yaylaları gelir aklıma. şavşat gelir meselâ veya trabzon. bir de "sonbahar" filmi gelir... karların üstünde bata çıka, yayla evine çıkmışlardı yusuf'la çocukluk arkadaşı. yusuf çok hastaydı halbuki, ciğerleri bitmişti. sabaha kadar dertleşmişlerdi. çıtır çıtır yanan soba, üstünde çaydanlık...

öyle işte... çenem düştü, çok iş var halbuki:)

aglea dedi ki...

ha unutmadan. blogun yeni temasını çok sevdim sevgili zihni. içim açıldı, bahar bahar oldu:)

zihni dedi ki...

e-posta sorunu 208.... ile başlayan dns kodlarından kaynaklanırmış. değiştirdim ve çözdüm.

e-posta açılmayınca "hayat ağacı" yarım kalmıştı:)
filmin mekanı da yaylayı aratmıyor değil mi. ama o filmdeki "baba" var ya, ona öğreteceklerim var!
neyse konumuz bu değildi:)

"yayla hayatı" da ayrı bir dünya değil mi?
senin dünyana sadelik bakımından benzer bence:)

bu belgeseli çeken benim 11 yaşıma kadar çocukluğumun geçtiği köyüme komşu bir köylü. çekilen yaylalar da yine benim yaklaşık 5-8 arası yaşlarımda 5-6 saat yürüyerek gittiğim(iz) yayladır.
bu görüntüler hiç yabancı gelmiyor bana.
insanların sosyal ve kültürel yobazlığı ilkelleştiriyor oraları yoksa mekan oldukça yaşanısı yer. anlatılmakla bitmez.....

blogun bu deseni, malum ki doğa aşkı düştü içime bu aralar:)
bir süre kullanalım bakalım.