24.11.16

öğretmenler gününe




İç güdülerimiz kadar hayvan, yorumlayabildiğimiz kadar da insanız.

***
Özel günlerinde insan birazcık şımartılmalı, mutlu edilmeli değil mi? Dört mevsim dört gözle o günü sabırsızlıkla (ya da büyük sabırla, ve hatta  zorunda kalarak) bekliyorsa insan, bir umut kırıntısına razı oluyor demektir. Hiç olmazsa “koca bir yılın sonunda bir gün mutlu olmayı” kim çok görebilir ki? (Bıyık altından kinayeli pozda gülümsediğinizi görüyor gibiyim)
  
Şekip Ayhan Özışık’a ait olan “Senede bir gün” şarkısı vardı bir zamanlar. Piyano eşliğinde en iyi, Muazzez Ersoy’dan dinlemiştim.

Ağarsın saçlarım, solsun yanağım
Adını anmazsam yansın dudağım
Bu aşka canımı adayacağım
Yeter ki gel bana senede bir gün

“Senede bir gün, yeter ki gel bana, diğer günlerin hepsinde ben sana gelirim” der gibidir öğretmenin mesleğine yüklediği anlam.
 Bakmayın, görünürde “en çok tatil yapılan meslek” olduğuna; bir öğretmen sokakta, bazen kahvehanede, çoğu zaman evinin kütüphane bölümünde, mahalle bakkalının nazarında… her yerde öğretmen, öğretmendir. Herhangi bir yerde ilk karşılaştığı herhangi bir kimsenin, “hocam nasılsınız?” sorusuyla başlayan ve ardından başka soruların cevabı beklenen bir mesleğin adamıdır öğretmen. Mesela, otomobilini sağa park etmek üzeredir, karşı kaldırımdan bir ses, “ya hocam, bizim çocuk matematiği bir türlü sökemedi, ne önerirsiniz ona?” Sanki daha önce dene(me)diği yollar tıkanmış gibi!

“Al sana bir kaya, nerene dayarsan daya” demez öğretmen. Sorulan ham soruyu bir çırpıda yumuşatır, komşunun meramını en saf haliyle analiz etmiştir bir anda. Otosunun el firenini çektikten sonra, Güzin ablanın dert dinleyip de çözümünü doktora havale etmesi gibi, “valla Kerim Bey, o çocuğu bir dershaneye yazdırmalısınız” demez.  “Komşu, çocuğu bana bir gönder hele, önce konuyu asıl muhatabımdan dinleyeyim?” der.  Çocuk, baba otoritesiyle komşu öğretmene misafir olur, öğretmen ona kısaca bir plan yapıverir, “bu reçeteyi bu zaman diliminde uygula, başaramazsan tatil dönüşü bir daha uğra bana”.

Öğretmen,  insan kalabalığıyla yüzleşmek için bazen mahalle kahvehanesine dalar. “İnsanlık ne alemde?” Diye bir göz atmaktır niyeti. Çünkü, öğrenci velileri çoğunlukla oradadır. Kapıdan girer girmez karşı masadan kır saçlı biri, “aha öğretmen hoca geldi, ona danışalım, bu konuyu en iyi o bilir” dediğini duyar.  Diğer masadan bir ses, “hocam, bu memleket nasıl düzelir yahu, hangi partiyi seçelim, bizim aklımız ermedi gitti bu meseleye?” (Bir de ciddi olsalar)
Hoca, üşenmeden, soruları ciddiye alarak cevabı yapıştırır: “her şeyin başı bilgidir azizim, bilgi de eğitimden geçer. Sana doktor gibi haftalık reçete yazamam, tamirci gibi iki vida sıkamam, imam gibi “bir dua oku geçer” diyemem…! Bu konular toplum olarak okuma alışkanlıklarımızın sürekliliği ve düzeyiyle ilgilidir. Okumak da bizde masraflı bir uğraştır. Dershanesi var, dökümanları var, teknolojisi var, var oğlu var… Sınıfta “leb demeden leblebiyi” anlayan az. Neden? Herkesin ailesi aynı imkana ve duyarlılığa sahip değil de ondan…  

En basitinden, 2 sorunun cevabı bulunmalı:
1-“Yaşamsal imkanları” farklı olan çocuklara aynı eğitim müfredatı uygulanınca aynı sonucu alabilir miyiz? İmkansızlıktan dolayı desteklenmeyip, yeterli düzeyde öğrenemeyen bir insan az bilgi karşılığında az para ve itibar alacaktır. Ondan mutlu olmayacağı kesindir. Buna bağlı olarak, genetiğinde saklı kalan değerlerin israfı ne olacak? Ve çoğunluğun mutsuzluğu..?
2-Bir örencinin bilgi alma kapasitesi farklıysa, bu fark öğretmenin yetersizliğinden mi, çocuğun genetik özelliklerinden mi, yoksa ailesel alt yapı farkından mı ileri geldiğini düşünürsünüz? Size bu konuda bilgi veren oldu mu?
” Birkaç ağızdan, “valla hoca doğru söylüyor, bizden geçti de çocuklarımızın okuması için her şey yapmamız lazım... Bakın şu “gavuristanlılara”, adamlar aya, biz hala yaya…” diye ses yükselir oradan.
Öyle deseler de, “ekmeğini okey taşından çıkarmaya devam eden bir toplumun çocuklarını eğitiyoruz” diye yakınacaktır öğretmen.
Bu uyarıcı hizmetler bir öğretmen için resmi göreve dahil değildir.

***

Bu grafiğin yapımcısını bulamadım, sahibi her kim ise özür dileyerek yayımlamış bulunuyorum

Senede bir gün öğretmenler günüdür. “Çoktur!” diyorsanız onu da bölelim, birkaç saat ile idare etsinler diyelim, hep birlikte rahatlayalım. Dört saatte ne iltifatlar, ne hediyeler toplanır bilseniz! Eğitim politikasını bütün bileşenleriyle konuşmadıktan sonra…!
Öğretmen deyince aklımıza “önce insan” gelir değil mi? Bana öyle geliyor da…. Ardından eğitim konusu. Bir öğretmenin “insan” yanını anlamadan eğitimci yanını anlayamıyorum bir türlü.  
“İyi insan eğitimli, edepli, erdemli ve seçicidir; öğretmen eğer iyi geçiniyorsa iyi bir eğitimcidir”.
Sizi bilmem de, bende iyi geçinmenin iki türlü anlamı vardır:

-Öğretmen çevresiyle iyi geçinmelidir. Özellikle müdürleriyle… Mobbing teröründen “sadistçe zevk almalıdır” bir kere. Robota yüklenen bilgi gibi, ne kadar isteniyorsa o kadar vermelidir. Hatta kaçırabildiği kadar saklamalıdır bilgisini inadına. “Nasılsın, ne var ne yok, bu günün nasıl geçti? Sabah ne yedin?..” gibi soruların cevapları israftır, ya da yoktur  robotlarda. Yoksa, mobbingi azıttılar mı, soluğu “morg”ingte almak olasıdır her zaman. (Yine kinayeli gülümsüyorsunuz biliyorum)

 -Ekonomik koşullar bakımından iyi geçinmelidir öğretmen. Mesela, öğretmendir bu, dünyanın döndüğünü, uygarlık yarışında hiç bir bilginin sabit kalmadığını bilir. Kendini bilginin gelişimine ve değişimine güncellemesi gerektiğinin farkındadır. Bu nedenle bütün yayınlar onlardan sorulmalıdır ki, eğitimde müfredatın sınırlarını zorlayarak, kapasitede boşluk bırakmasın. Mesela, bir coğrafya öğretmeni önce kendi coğrafyasını, sonra da gerekirse bütün dünyayı gözleriyle görmeli, olayı mahallinde anlamalı. Sonra da teoriden pratiğe yol göstermeli….

Hangi imkanlarla?

Daha burada yer darlığından sayamadığım bir yığın masrafı olacaktır öğretmenin. Özellikle B vitamini yeteri kadar alamayan öğretmenin (de öğrencinin de) hafızasından şüphe edilmelidir. Öğrencilere aktaracağı bütün bilgileri çakrasının ön tarafında hazır bekletmek için de özel enerjiye ihtiyacı olacaktır. Hayal gücü, yaratıcılığı ve hatta şımarıklığı…
Şımarıklık deyip de geçmeyin. O davranışın içinde hem çocuk saflığı, hem mutluluk iksiri, hem de diğer bütün meslekler karşısında öncülüğün iması yatmaktadır.
***
  Eğitim seferberliği, bütün kötülüklerle yapılacak en üstün savaş stratejisidir. Öğretmenler ise bu ordunun komutanları…

"Her şeyin başı eğitimdir" dediğimiz sloganı hayata geçirmek ve yaşam kalitesiyle eğitimin bire bir ilişkisini kurmak için, öğretmenlerin enerji kaynakları güçlendirilmelidir.

“ABD’de yapılan bir araştırma, dünyadaki okuryazarlık düzeyi sıralamasında Türkiye’nin 61 ülke arasında 50’nci sırada yer aldığını ortaya koydu. Okuryazarlık düzeyinin en yüksek olduğu ülke Finlandiya.” Diye bir haber okumuştum; doğruysa utanç vericidir! Atanamayan öğretmenlere okutulmayan insan kaynağı!
Öğretmenlerimize verdiğimiz/vermediğimiz değerin de işareti sayılır bu örnek. 24 Kasım Öğretmenler Günü kutlu olsun!
Son söz:

Öğretmen bir kandile benzer, kendini tüketerek başkalarına ışık verir/Ruffini-İtalyan Matematikçi ve Felsefeci

Hiç yorum yok: