14.8.17

Songül'en iyi güler

Ben Hanifi. Namı-diğer Aptal Aşık. Öyle diyorlar. Abdal mı diyeceklerdi yoksa? Olsun, ben onlara bıyık altından gülük atıyom. Onlar da bana. İki taraflı eğleniyoz. Şimdilik beni anlayan bir Allahın kulu yok. Uzyada tek başına dolaşan gezegen gibiyim. Aşk bu, içi beni yakıyor, dışı başkalarını. Mecnun gibi, Kerem gibi dillere destan değilim. Şimdilik tek kişilik yaşıyorum. O benimdir, o benim zilletimdir ancak; umudum var, güzel günler er geç benim olacak.

Hep düş gören bir adamım ben. Çocukluğumdan beri düşerim. Ama düştüğümü gören olmaz. Kırkıma dayandım, kırıklarıma dayanamadım bir türlü. Kırkbir kere maaşallahtan umudum kalmadı. Bilinmezliğe doğru kaçıyorum hep. Dört çocukla bir karıyı, dört nala rahvan giden at izi gibi geride bıraktım. Babam hepimizi bırakıp gitti. Anam arada kaynadı gitti. Ben onları mı terk ettim, onlar beni mi tartışılır. Biri var ki, O beni çok pis terk etti. Adeta fırlatıp attı. Şu azıcık kalan aklımla düşünüyorum da, belki de haklıydı!
Şimdi yapayalnızım. Allah'tan başka kimsem yok. İnşaatlarda horon tepiyorum. Hormonal çılgınlık musallat-aşında. Abazayım Abaza, selam söyle o kıza.
Ben saf bir altınım aslında; epeyce köylü, bir zamanların zır cahiliyim anladınız mı! Öyle bildiğinizden değil. Doğulunun Batılıdaki kaderi. Kara kaderi. Ve sapına kadar misafirperver ve de iyisinden dürüst...
Ben Hanifi. 1979 Patnos doğumluyum. İnşaat ustası oldum. Kolay gelmedim buralara. “Buralar” dediysem yanlış anlamayın. İsterseniz anlayın umrumda değil.
*
Durun! İçimi dökeyim biraz. Gelmişimi, geçmişimi ve de geleceğimi. Hatta hiç gelmeyeceğimi ve göremeyeceğimi:Yaşımın yedisinde hayatı tanıdım. Ondan öncesinde tek tık’ım yoktu. Varsa da ben hatırlamıyorum. Anasından yedi yaşında doğmuş sayın. Anladınız mı bayım? Benzerim çok. Parti kursam tek başıma iktidarım. Biliyorum, kimse oy vermez. Hah işte öyle. Hasan, Hüseyin, Memet, Şakir… ve benzerlerimle bir de ben. Murat, Erdinç, Orçun, Hakan… lara uzak. Ama oy sandığında yakınız. Bu tabloyu lütfen yakınız.
Ben Hanifi. "Ben Orhan Veli" gibi. Ben hikayemi yazıyorum, O şiirini. Yani demem odur ki, yazılanlar aynı, yazanlar çooook farklı. O Cemal Gürsel'e çatıyor, ben kaderimi yazana, ölmeden mezarımı kazana. Siyasetle uzaktan yakından ilgim yok.
Bak, tarihi bi şey diyeceem:dört koyuna çobanlık yaparak fırlatılmıştım hayata. Beş yıl sürmüştü. Bu da bir ilk okul ederdi. Okusam ne olacaktı ki? Musluk hesabını mı yapacaktım havuzun? Bütün mesele onu yerine takabilmekti. Örneğin, ambalajından çıkarırsın, krom kaplamasını kurbağacığın dişine yedirmezsin, o kadar. O işleri iyi bilirim. Kimseye yük olacak niyetim de, masrafım da yok. Üniversite okusam diploma verirlerdi; oysa elimdeki çoban değneği!... Kafasında kırılacak çok insan var da, hadi neyse diyorum. Diploma ve değnek… Farkını anlayabilseydim, “çobanlık yüksek okulu”na iki yıl daha devam etseydim, doçent olurdum. Profesörlük bir tık eşikteydi. Ama nafile! Okul temelim yok! Çatıda uçmak için kıçına pervane takılanlardan değilim.
İnşaat ustasıyım dedim ya? Daha ne olsun! Yaptıklarımla gurur duyuyorum. İş bitiminde eserini uzaktan seyretmenin keyfini anlatamam. Eser bırakmak kolay mı? İşe yaramak? Eksiğiyle gediğiyle para kazanmak?
Kazanıyorum Allah şükür. Kazandığımı Babamın avucunun tam içine, en çukur yerine saymak isterken, babam parmaklarını uzatıyor. Mahçup ve utangaç. Süt çocuğunun parası harcanır mı! Diyordur içinden. Ya da öyle sanıyorum. Hiç öyle görmemiştim; ne tuhaf! Kodu mu oturturdu Babam. Öyle büyütülmüştüm. Para kazanalı komuyor artık. Yumuşacık ve nazik alıyor. Parmaklarının ucuyla, titreyerek. Yüzüme bir yabancı ve hatta dilenci gibi bakıyor. Kaçak gözlemle, paraya bakmadan, saymadan yan cenabına indiriyor. Yolda bulmuş gibi. Ama içini yüreğime döküyor. Ardından kerhenli bir gülümseyiş…. Ve sonra, geride bıraktığı sekiz çocuğuna dönüp gidiyor…
Ben Hanifi. Namı-diğer granit fayans ustası. Her şey gelir elimden, bir “O” gelmez. Sonra anlatırım O’nu. Önce kendimi. Şimdilik hayallerimin peşindeyim. Sigortasız mesleğimin doçenti olacağım inşallah. Ama okul temelim yok. Çatıda uçmak için kıçına pervane taktıranlara acıyorum. Yüksekten düşmelerinden korkuyorum da ondan.
Gözümde tüten bir okul bacası, köyümüzün iki kilometre ötesinde. Ama tren çoktan kaçmış. Kaçmasaydı keşke! Keşkeler diş absesi gibi, durup durup aklıma gelince sancıyor! Okul treni kaçtı demiştim. Bir ucundan da ben tutsam ölür müydüm! En azından arka vagonda; tamponuna asılsam; kapı sürgüsüne tutunsam! “Kadınlarla trenin ardından koşulmaz, onlar durakta yakalanır” demişti bir abi. Haklıymış.
Kendi içimde esiyor bütün fırtınalar. Dışa vuramıyorum derdimi. Para kazanırsam adamım, yoksa dev gibi bir hiç!
Bir zamanlar çocuk sayılırdım. O günlerimi hatırladım şimdi. Yaz artığı bir Eylüldü. Okullar açılmıştı. Gerçek çocuklar rengarenk giysileriyle yollardaydı. Kiminin elinde defter, kiminde çanta ağır çekim yürüyorlardı. Kimi kovalamaç oynayarak ilerliyordu sınıfa doğru. Benim trenim çoktan kaçmıştı. Onun yerine at arabası gelmişti durağa. Bana müsaade demiştim o zaman. Doçent olacaktım. İnşaat, çatı, fayans, laminat, boya-badana, alçıpen, granit, tbeks, bypierrepetit…. Hainlerin yüreğini beyaza boyayacaktım.
Ey gidi günler! Bir macera arıyordum çocukça. Babamın olmadığı yerde anam abdurrahman çelebiydi. Karar vermişti tek başına; bir yaş küçük kardeşimle okula dalmıştık anamın izniyle. Doçent olacağım diye umutlanarak. Peyzaj Mimarı da olabilirdim. Kim bilir, O'nunla okulda yolarımız kesişirdi belki de…
Bir koltukta iki karpuz olur mu? İki koltukta bir karpuz, bir yastıkta iki baş gibidir. Umudun okulundaydım o günler. En başındaydım. “İpin ucunu tuttun mu gerisi gelir” demişti bir abi. Hergün sabah akşam çamuru, karları, yoksulluğu yarmakla ipin gerisine ulaşmayı düşlüyordum.
Okullu olmak güzeldi de… ..de’si ayrı bir dertti bana. Adım çocuktu. Oysa öğretmenle yaşıttım. Bazılarının deyişiyle “kart horoz”dum. “öyle demişler” gibi, “her an duymuşum” gibi eziliyordum. Yay gibi eğri yürüyordum. Belki de “kık kık” diye gülüyorlardı bana, kim bilir? Öyle seziyordum. Sırıtkan bakışlardan anlıyordum demek istediklerini. Civcivlerin arasında kart horozdum ben. Boyuma sırıtanları görürdüm; ikiyken üç olurlardı. Sonra daha da artardı sayıları. Tek kalırdım. Sürüden ayrılan kuzu gibiydim. Başım öne düşerdi. Yüzlerine bakamazdım. Sessiz sorular, cevapsız imalar yüzlerinde kuyruk olurdu, yağ bağlamıştı belki de. Soğuk savaştı. Her şeyi içime atar, içimde büyütürdüm. Bir gün sığmayıp fırlayacağını bilirdim. Zaman ola aşk olaydı. Oyun oynamak, Nevruz ateşinden ilk kez atlamak gibiydi. Daha fazlası sorun yumağıydı…
Çok utanırdım! Allah, Mart ayını getirip önüme koydu mu, anamdan öğrendiğim şükür burnumdan gelirdi. Bütün dertlere inat, namaza başlamıştım.
Karne mi? O da neydi ki? Kim sevecekti o anlaşılmaz kartonu! Kart horozun kartonuydu o. Hal ve gidiş hep beş olurdu en baştan. Sonraki gidişler beş para etmezken hem de...
Kar yağıyordu. Ardıma bakmadan uzaklaşmıştım. Ardımdan bakakalmışlardı.
................ devam ediyor............

Hiç yorum yok: