15.11.09

Masada Masaymış Ha

"balkon cok guzel, hem de ciceklisinden, hele bir de camlarina vuran yagmur var ve iceride siz sicacik oturuyorsaniz, ohhhh."/dedi Açalya bir yorumunda.
Bu yorum beni biraz daha kışkırttı:)
bir alttaki "felekten gün.."ü beslesin diye,
"Edip Cansever'in bu şiirini aha da serdim yüreğinize.
bOŞ VERİN HAYVAN GRİPLERİNİ, KENDİ GÜNDEMİNİZİ YARATIN biraz da.
Diyeceksiniz ki, "boş vere vere bu hale geldi vatan-millet ve sakarya"!!!!!
Haklısınız valla ne diyeyim ki şimdi!, yani, ıhh-mıh kem-küm..... işte arada bir boşverin dedim, mesela (örneğin), cumartesi akşamları....
daha sonra daaa, "3 kere 3 eşittir dokuzu" da masaya koyduğunuzda,
Playâ farenin ucuyla"tık" deyin, kedi ile olmaz
* * *
MASA DA MASAYMIŞ HA

Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kâseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu

Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı, gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu.

Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.
Edip Cansever

1.11.09

felekten bir gün menüsü

Paco Cepero - Aqua Marina (Rumba - Flamenco Guitar)" resitali
BURADAN izleyebilirsiniz

yemek tarifi
malzemeler:

1-bir bilgisayar,bir televizyon (ilişkili)
2-"Paco Cepero - Aqua Marina (Rumba - Flamenco Guitar)" resitali
3-bir beyaz malibu (sütlüsünden)
4-bir kapalı balkon ve masa (çiçeklisinden)
5-ben ve sen (yani O, yalnızca ikimiz, bir de yalnızca siz ve ikiniz ve bir de yalnızca herkes)
6-ve bunlara ek, bir sonbahar cumartesi akşamı.

Nasıl yapıldığı:

Yakıyorsunuz ateşi ve yemek ısınmaya başlıyor; asla pişmiyor.Pişmiyor ve yemiyorsunuz, doyup da dışlamıyorsunuz boş kapları,pek ala bulaşık yapmıyorsunuz ve kenara atacak birşeyiniz olmuyor.Hep aç kalkıyorsunuz, hep bir daha yemek için can atmaya devam ediyorsunuz.

Afiyet olsun

27.10.09

POLİTİKANIN BAYATİ MAKAMINDAN KAÇIŞ

Her hızlı batışın tabana değecek ayağı vardır elbette. Ve sonra aynı hızda yüzeye çıkışlar alternatifidir bu yasanın.

Uzaklarda bir dünya, bir umut harcı sezi-yorum.

Mavisi (hani var ya?) en şeyimsi,.. yeşili bütün tonlardan mevcut; kahverengisi toprağa çalarken,
siyahının dokusuna dokunamam
Renklerinin cümbüşüne kıyamam.

Bir alem sezi-yorum enginlerin tepe noktasındaki düzlükte.
Kardeşler, diyor ki ona: "fetişimiz”.
Ciğerlerimizin iksiriyle sevişmişiz.

Şırıltısı dağlarda “Kürd”ili hicazkar ise,
çatırtısı boz kıraçların öfkesi olmalı.
“Türk”üsü melemeli Mekke-i Arab’a eğilince orta yerinden,
Arabeskin göz suları karışmasa iyi olurdu kar suyuna!
Bir o yana bir bu yana, Gelmeliyiz ovalarda yana yana.

Balıkların Şımarıklığı ve cilvesi arasında bir yerdeysek, bilin ki o “naz tutulması”dır.
İşte öyle bir yer…
Karlı dağlarında ıhlamur yaprağı, Ve ovasında bir bahar ayı;
bilin ki kar suyu gölünden içtiğimiz ıhlamur çayı.

Evet, uzakların yüksekliğinde hayat ise sezilen,
Politikacının politikasından uzak, Politikasızların enayiliğine tuzak
kokusu mazeretimdir.

Özgül hafifliğin özgül ağırlıktan farkı olmalı;
“Gata”lar-“kete”ler ve açılan ve de açılmayan bilumum kulliler!...
Buram buram burjuvazi kokan haller sizin olsun.

Bulutların arasında bir yer ki,
dağlarında bir nefes, Issızlığı çoğulculuktan da kalabalık
sessizliği bütün makamların albümüdür sanki.

Verdiklerinden bedel istemezken o, tanrıların kıskançlığını belgelercesine…
Uzandığın bir şeyi önce koklar, Sonra bağ(r)ında ne varsa toplarsın .

İnelim bazen ovalara, su dolduralım kovalara. Şehrin gürültüsünden,
Kurnazlığın asitli nefesinden, sığınalım ahşap evlerin çam sakızlı kokusuna.
Dokunmayalım düş dünyasının dokusuna. Ya Göllerde ala balıklar,
Ya metroda kalabalıklar. Kuşlar ve ayılar, Kentte kalsın bütün sayılar,

Evet, dediğim gibi, Göl kenarı ve mis kokular...Bir şiir kitabı ve bir de,
Gitar.dedim de dedim
Martılar, artılar ve eksiler, sevdama nakarat tutuşlarını sevdim.

z.örer

10.10.09

“M” LERİN SÖZLÜĞÜ


Cinlerimin aklıma taktığı çelmeye göre,
Türk halkının toplumsallaşmasında “M” harfiyle başlayan lider ve onların kültür simgeleri, yaşamımıza yön veren en etkili klavuz olmuş.
Bu anlamda Alfabemizin “m”si kaderimizin ortak paydası ya da parantez önündeki çarpanı olarak kendini gösteriyor.

***

*Muhammed’in “m”si:
Türk toplumunun sosyal hayatını büyük ölçüde düzenleyen İslam dininin kurucusu,

*Müslümanlığın “m”si, bilindiği gibi …

*Meleğin “m”si, İslam kültüründe iyi huylu olarak tarif edilen ve erkeğinin emrine verilmiş (nisa:34 ile), emeği olan ama varlığı manevi simgeye indirgenen kadın.

**Mustafanın “m”si, Kemal Atatürk’ün ilk adı.
Türk toplumunun yaşama kültürünü çağdaşlaştırmanın son mimarı.

**Mehmetçiğin “m”si, Laik, Atatürkçü Türk toplumunda asker olacak çağdaki (maddi hayatı önemsenmeyen) erkekler.

***

***Marksizmin “m”si, sıradaki…..
ve insanı incitecek maddi etkenlere çomak sokan bir anlayış.
komünizmin “m”sinden ötesini sonra söylerim.
(ne yani, komünizmde m yok mu:))
***
Not:Açalya'ya "Manşet"' için teşekkür ediyorum. Madem ki değerli bulunan bir yorum, buradan da bir köprü kurmak istedim.

13.9.09

bloglara yine sansür mü var?

dns ayarlarını değiştirerek,

BU SAYFAYI açın.

Açılan bu "Tünel" de
"http://www.Myspace.com" yerine kendi blog linkinizi yapıştırarak,

"Begin Browsing"
butonuna basın, blogunuza "tünelden" girebiliyorsunuz.

23.8.09

gencil BEN

Bloglardan alışılmış devamlılığın dışında uzak kalmak, birçok blog yazarının ortak mazereti sanki. Yaz mevsiminin insana kaybettirdiği olağan ve olağan dışı enerji kaybı insanı söğüt gölgesine mahkum kılıyor.

Hayatın beslenmeye ve yatırıma programlı eylemleri mazeret dinlemiyor elbette. Herkes hem işinde gücünde hem de hurma gölgesinde yalellim (sevgili Açalya’nın kulakları çınlamıştır) ve söğüt gölgesinde uzun hava çekmek boş zamanların (buna tembellik de diyebiliriz) sesli göstergesi sayılır.

Blog meşguliyeti tutkuya dönüşünce, insana duygu ve düşünce paydaşları karşısında bir sorumluluk da yüklüyor. Bu yüzden, sessizce ve vedasızca ve de ardında, bir iz (adres) bırakmadan kaybolan çok değerli insanlar aramızdan uzaklaşmış ve bir hayalet gibi kendilerini (tanışları nazarında) sonsuzluğun boşluğuna itmişlerdir!

“Allah yoksulu sevindirmek için önce kaybettirir, sonra da buldururmuş”. Ama bu blog aleminde önce buldurup sonra kaybettirmesi anti-yoksulluğun göstergesi sayılır mı ki?

Evet.

Materyalist bir bakış açısına sahip olduğum bu zamanlarda, bedenini hiç görmediğim, sadece sözcüklerinin içeriğinden değer biçtiğim ve gönlümde sonsuza kadar da öyle kalacağına inandığım bu insanlar karşısında idealist miyim?

Düşünüyorum.
İdealist değilsem de bencilliği de bir yere sığdıramıyorum.

Söğüt gölgesinde, -hurma gölgesinden farklı olarak- yalellim çekilmiyor; kitap da okunabiliyor aradabir, “kürt açılımı” dizisi de izleniyor, Hebertürk tv. Yorumcusu Yiğit Bulut’un evrim teorisi reyting macerası da…..

Alan Woods - Ted Grant
aklın isyanındanın
“Bencil Gen” ve R. Dawkins’in bencil gen kökeninden “liberal gerçekliğine”(!) önemli bir eleştirisini okumaktayım 3. kez okuyorum ve alanımın dışında olan biyoloji konusunu anlamaya çalışıyorum. Bunu anlamaya çalışırken, karşı görüşe yer vermek için (onu da görüş sayma iyiniyetimi zorlayarak) Harun Yahyanın (kendi sitesinde) bencil gen teorisini eleştirirken(!) ne kadar bencil bir tavır içinde olduğunu keşfediyorum Ve iki eleştirinin arasındaki etik farkı da…..


Evet, anlayacağınız gibi söğüt gölgesinde boş durmuyorum, -daha önce dediğim gibi- arada bir tıngırdatıyorum.
Oğlumuzun gitarda kısa zamanda aldığı yol ile müşterek ritim gösterisiyle gençleşiyor, O'nunaldığı tıp eğitimiyle (gelecekte) gen teorisine yapacağı katkı umudunu da ekleyerek, hayata gençlerin penceresinden bakabilmenin heyecanını yaşamaya yelteniyorum.

"Bencil Gen"i, başlıktaki gibi GENCİL BEN şekinde hece değişimi yaparak söylüyorsam bir sebebi var, gençlik iması:))

3.8.09

tıngırtının götürdüğü yer

Bazen böyle,
saatlerce,
alabildiğine amatörce,
ve
çoğunlukla bence...
aradabir sevdiklerimce.
"trans"atlantike doğru transfer olabildiğimce.

kendim çalar kendim dinlerim bir de sevenlerim.
bazen böyle geçer günlerim. bazen de... bilindik şeyler.

"Hazzın mutlak anlamda iyi olduğunu, insan eylemlerinin nihai anlamda haz sağlayacak bir biçimde planlanması gerektiğini, sürekli haz verene yönelmenin en uygun davranış biçimi olduğunu savunan felsefi görüş."

ne diyorduk?

"Mutluluğun efendisi bilinciniz mi zihniniz mi?" diye sormuşlar ama
paradokslarla uğraşmaya vaktim yok şu temmuz sıcaklığının sıcaklığında...

işte böyle benim hikayemin bir paragrafı:

26.7.09

TATİLAT

TATİLAT, mekanda tatil ve evde yeniliğin kısaltması olarak Türk edebiyatına bir armağanım olsun bu kelime:)

Evimizin oda içi dekorasyonu bekar (ya da tatil) evi görünümünden kurtarıldı sayılır. Tatlı yorgunlukların çoğu bitti. Resimler çekmek isterdim ama, “görgüsüzlük”le “sevinç ortaklığına davet” kavramlarının çakışması frenledi.
Söz konusu resimler, “her ne kadar Dianne Dengel'in "Home Sweet Home’dan epeyce sınıf farkı olsa da, bizde “mutluluğun resmi” çabalarımızın ürünü oldu.
Sıra mutfakta yeniliğe geldi. Bir de iç kapıların değişimi, salonun dolap-bar projesi… vs.

2009 yılımız geçen yıllarımızın birçoğundan hareketli ve de verimli ve de eğlenceli geçiyor (şeytanın kulağına kör kurşun).

İki çocuğumuzdan Kızımız Konya Selçuk İşletme 2. sınıfa geçti, İşletme Hakimliği hedefliyor, ona göre sorumluluk çıtasını yüksek tutmakta.

Oğlumuz Ankara Tıp hazırlık bitti, birinci sınıfı bu yıl okuyacak.
İkisi de sınav kıskacından kurtulunca, yerçekimi bizime evde yön değiştirdi.

Çocuklarımız artık “bebeklikten” (çocukluktan) çıktı, eğitim ve kariyer programları kendimizce otomatiğe bağlandı, artık onlar ağır misafir gibi ağırlanmalı. Onların bütün davranışları artık yetişkin insan, bağımsız birey ağırlığıyla karşılanmalı düşüncesindeyiz.

Sevgili(m) eşimle romantizm kasetimizi yeniden başa sarmaya başladık. Kaset mi kalmış ortada onu CD’ye dijital ortamda aktarıp, ömrünü olabildiğince uzatmak heyecanındayız.

Alanya’da yaz bu yıl biraz daha güzel. Bu güzelliğin bileşenlerinin bir kısmı, yukarıda sözünü ettiğim ailevi düzene bağlı olduğu gibi, diğer bir kısmı doğanın cömertliğine bağlanabilir. Yeşili, akarsuyu, hava bileşenlerindeki denge, topraktan alınan ürünlerin çokluğu… gibi.

Hollanda’dan gelen misafirlerimizle geçirdiğimiz iki gün yılın nazar boncuklu günü olmaya aday.
Alanya’nın en şirin müzikal ortamlarından biri ÇELLO BAR.

Özgün ve protest müziğe açlığınız varsa Çello Bar’a, uğramadan geçmeyin. Açlığınız yoksa yine geçmeyin. Geçerken bizi de yanınıza almayı unutmayın. Yoksa öbür dünyada yakanızdan tutarım:))

GRUPARAF

1.7.09

tadilat nedeniyle ara

Farid Farjad - Robabeh Jan
klip:poppywomen


tadilat dediysem, sitemize ya da blogumuza değil....

evet evet sitemize.. nasıl da denk düştü. sadabad sitemizin bahçesinde tadilat, yazlık olarak kullandığımız evimizde tadilat...tadilat oğlu tadilat....
"tadilat" değişiklikler demekmiş.
oysa biz yenilik yapmaya çalışıyoruz. (bırakalım kelime oyununu şimdilik, değişiklik yenilik)

ev yeniliğe doymuyor. ustalarla dans edilmiyor; insanın ayağına değil, damarına basıyorlar çoğunlukla. 2 saatlık iş için 300 lira isteyeninden tutun, kahvhanede okey oynarken verdiiğiniz işi küçümseyen ve ev kirasını elektirk su faturasını ödeyemeyenler aynı kişiler olunca, sosyalistlik dumura uğruyor burada, emekçilikle hurma gölgesinde yalellim çekmek aynı anlama gelmemeli.

neyse,

hem iş hem deniz hem tatil hem çalışma çorbası insana BLOG YAZARLIĞINI bir süre daha erteletiyor,
sevgili paydaşlarıma sevgive saygıyla duyurulur.

22.6.09

sinek ve zenci





SAYIN OBAMA,

İŞSİZLİKTEN SIKILIYOR MUSUNUZ?

KÜRESEL KRİZ ESNAFLARINI SEMBOLİZE EDİYORUM.

AFRİKADA SİNEĞE AV OLURKEN,
SARAYDA SİNEK AVCILIĞI YAPMAK NASIL BİR DUYGU?

KAN EMİCİYİ ÖLDÜRDÜM, MUTLU OLDUM.

KAN EMENLERE KARŞI MISINIZ?

HAYIR, (RESİMDE GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ) ESKİDEN DE KARŞI DEĞİLDİM, ŞİMDİ DE…
CANLILARIN BESLENME ZİNCİRİNİN BİR HALKASI OLMAK KADERİMİZDİR.

ÖYLEYSE NEDEN ÖLDÜRDÜNÜZ O SİNEĞİ?

KAN EMİCİYİ ÖLDÜRMEYİ SEMBOLİZE ETMEZSEM, SOSYALİSTLER DURUMA EL KAYABİLİRLER.

SİNEK MAĞDURU OLMAKLA, SİNEKLERİN LİDERİ OLMAK ARASINDA NE FARK VAR?

PİYANGO BİLETİ ALANLA ALMAYANLAR ve PİYANGO ÇIKAN VE ÇIKMAYANLAR ARASINDAKİ FARK GİBİ.

11.6.09

melan-koliyi postaya verdim



not: bu videoyu (youtobe) izleyebilmek için, DNS nizi değiştirmelisiniz. BURDAKİ gibi.

Bahar bahar nedir bu melankolik pürüz birkaç gündür üzerimde!
Yazamıyorum, okuyamıyorum, çalamıyorum, gülemiyorum, söyleyemiyorum, sevemiyorum, nefret edemiyorum… bu sarhoşluğuma kimseyi karıştırmıyorum.
İnsanda, moral çevreyle sıradan ilişkiler ve özel programların keyfi uzun süre yatay seyir izler mi? Yoksa böyle bir beklenti mi saplandı içeriğime. Düşünme yetisi, hafızada uyuyan dinamit gibi saklı durduğu bir an, işte o melankoli.
Ne iş ki, bu zaman diliminde düşünmek bile istemeyişim “bu teşhise” itekledi beni.

tedavi?

Sevgili Edinin sayfasına teğet geçerken, şu Gibsy’nin Flame’si kriz etkisi yapıverdi bende. Dedi ki şeytan, hadi bu krizi fırsata dönüştürüver nooo’lur!

Müzik ve dans. Bu kadar basitmiş meğerse.

Gıdım gıdım ölüme gittiğinin farkında bile olamayan sigara tiryakilerinin psikosersemliğine çare bulunur da, şu küçücük donukluğa niçin bulunmasıni:) diyecek kadar mayalanmışım.

“Düşünüyorum o halde var mıyım”? Varım (ama 500 milyar istemem).

İmeem’in işitsel yeteneğine karşılık, Flame dansın (aynı zamanda) erotizm estetiği yüksek dozda antimelankolik etkiye sahip olduysa, tam isabettir ve ben suçlu değilim, hastayım, mağdurum.

Şu an tedavi sürmekte ve bu yazılar yarı baygın ruh halimin çıktısıdır, saygıyla paylaşılır.

19.5.09

aşk aşın "k" haliymiş

aşk karın doyurmazmış he mi?
aç karnına da aşk olmazmış?

"aşk"sızlıktan kimse ölmemiş ama,
"aş"sızlıktan sürünen sürüden betermiş

Aş “aşk”ın “k” haliymiş
"k"sını kış-kışlarsak olurmuş bu iş.

"aşk" metafizikten yola çıkarmış ama,
“aş"tan da diyalektik mama
varmış bir bildiği diyalek-titiz-min:
"k" ve dahi kapitalizmin

Meta ve fizikler aşçılardan koparılanmış
Gerisini siz, ilerisini ikimiz düşünelim demiş.

hayat "Y"nin sapında kök olurken,
Ye memet ye-yenlerle
Memtçiğin hiç alakası yokmuş.

aşk "Y"nin sağ çatalında
aş "Y"nin sol çatalında da yol alırken
kalp soldan atarmış da amanda aman ,
aşk da kalbin attığı yerde yatarmış

aç karnına aşk tok karnına aş olmazmış
bu şiir şişede durduğu gibi durmazmış

zihni örer

YANAKLARIMDA DUDAK İZLERİ





90+’lı yıllar, hey gidi gençlik heeyyyy…:)

ve hey gidi insanlığın değer yargısı!





Toplumsal sorumluluk bilincime pratik kazandırmak için üç dernekte aktif olarak çalışmıştım:

Tüketici Koruma Derneği (TKODER)-Çevre koruma Derneği (ÇKD)-Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD).
ÇKD’de üyelik, diğer ikisinde yöneticilik görevi bana önemli alışkanlıklar kazandırmıştı.
Siyasi partiler, sendikalar, yapı kooperatifleri …gibi maddi çıkar ilişkilerinin çamurunda asla görülemeyecek onurlu çabanın, yukarıdaki üç dernekte yaşanmakta olduğunu gördüm.
TKODER’in çabalarıyla, o zaman Tüketici Hakları yasasının meclisten çıkarılması, zamanın Çalışma Bakanı (ve seçilmeden önce iş yeri arkadaşımız olan) Mehmet Dönen’in katkılarıyla sağlanmıştı.
VE

ÇYDD üyeliğim zamanında da birçok çalışmalara katıldım.



Gençlik konserleri organizasyonu ve amatör müzik gurubunun çalıştırılması görevi, doğudaki yoksul öğrencilere verilmek üzere kamyon dolusu ikinci el kitap kampanyası, kadınların yasal haklarını elde etmeleri için, gönüllü guruplarla köy gezileri, aynı zamanda gönüllü doktorlardan oluşan ekibin sağlık taramasına katılması… gibi birçok görevlere tanık olmuştum.

Türkan Saylan, Türkiye'de özellikle kız çocuklarının sömürülmesi ve aşağılanması karşısında gösterdiği çabadan dolayı, heykeli dikilesicenin biridir bana göre. Bu değerden yararlanma şansı bulamayan ve siyasal rekabetin kurbanı olan kızlar ve kadınlar elbette anlayamazlar bunu.

En yumuşak deyişle muhafazakar kesim, özellikle Samanyolu ve kanal7 medya gurubu ve internet alanındaki benzer siteler… Türkan Saylan’ı sadece diniyle imanıyla sorgularken, bunu birde Ergenekon batağına bulaştırma gayreti içindeler.

Oysa, hayatını muhtaç insanların yararına harcayan birinin nitelikleri onları hiç ilgilendirmiyor.

Hele şu, parasını bol keseden ilgili yandaşlara harcayıp da gayri-meşruluğu Alman Yargısı tarafından ortaya dökülen DENİZFENERİ bataklığından hiç söz edilmiyorken….

T.Saylan’ın dini kökeni ve “hristiyan misyonerliği”(!) araştırılırken, bir hristiyan ülkesi yargıçlarının bir Müslüman derneğin, kendi vatandaşlarını kazıklamasını ortaya çıkarmasına hiç değer biçilmiyor!

Bu ne yaman çelişkidir ki, bunların arkasındaki nesil ayakta uyumaya hala devam ediyor!

Türkan Saylan’ın çalışmalarından dolayı 30’un üzerinde aldığı başarı ödüllerini veren birçok kurumların amaçlarıyla çelişkilerim vardır elbette.

Bunlardan Rotaryanlar, Kemalistlerin askeriye ve askercil kanadı, Lions Kulüpleri, ..vs.

Bunların ödül vermiş olmaları, yapılan faydanın üstünü asla örtemez. Bir değerin üzerine kimler oturursa, o değer onları kaldırıyor.

Farklı politik yerde olmasına karşın, T. Saylan’ın emeklerine Cumhurbaşkanı’nın eşi, Hayrünnisa Gül’ü makamın dengesi mi zorlamıştır yoksa dürüstlüğün itici gücü mü dür bilinmez ama, en içten yorumu O yapmıştır...


TKODER Gn. Başkanı (90’lı yıllarda) Ayşe Akman ve daha sonra T. Saylan tarafından öpüldüğümü belirterek başlığa bağlayalım konuyu.






Saygıyla anıyorum.

16.5.09

sansüre sansür

Sansüresansür.org internetteki sansüre karşı yeni bir yay! hareketi başlatmış,

8.5.09

savaş ve barış

Karıcığım,
*bana hakaret ettiğin için senden özür dilerim.

-Tamam, affettim....

1.5.09

1 Mayıs Bayram olmuş

“Sürekli biriktirme tutkusu, haklarının ve gücünün farkında olmayanların emeğini ve özgürlüğünü yiyerek beslenir ”

1 Mayıs’ın emekçi bayramı olarak yasalaşması, “farkındalığı” sağlayacaksa, sosyalist bir partinin ilk seçimlerde tek başına iktidar olacağını düşünürüm. Çünkü, sayı buna yeter.

1 Mayıs’ı bayram olarak yasalaştıranların benim gibi düşünmeyecekleri kesin; yoksa “bindiği dalı kesmek” olur ki, onlar, emekçilerin büyük çoğunluğu kadar saf olamazlar...

1 Mayıs’ın emekçi bayramı olarak yasalaşması, “farkındalığı” sağlaMayacaksa, ki büyük olasılıkla öyle olacak.
Emekçi öncüler hep “öcü” olarak algılanmaya devam edecek. Bütün 1 Mayıslarda -açlık sınırının altında yaşam sürdükleri halde- pikniklerde mutluluk numaraları yapanlar daha sevimli sayılacak!.
1 Mayısların anlam ve önemini ıskalamayan aydınların kafasına vurmaktan hiçbir zaman vazgeçmeyecekler.
1 Mayısların eski klasik gösteri biçimi olan lastik yakma ve kırıp-dökme gibi içi boş eylemleri terk etmeleri, sadece bilgilendirme ve uyuyan devi uyandırma programlarına öncelik verilemeleri zamanı çoktan gelmiştir.
Sendikaların, bilim ve sanat dünyasında "beyin" desteğine sahip olduklarını biliyoruz. Öyleyse bütçelerinin önemli bir kısmını bilgilendirme-bilinçlendirme yolunda harcayabilirler mi?
Hayal kuruyorum işte.. işverenlerin güdümüyle seçilen öncülerden(!) çok şey istemek hayali, ütopyası....

28.4.09

İman ve diyalektik

insan doğa karşısında zafer kazanıp, kaynakları insanlığın ortak çıkarına sunacakken, ayrıca bir de insan-insan ile mücadele etmek zorunda kalıyor/ demiş marks.

Canlıların altbenliği midenin doyumu ve güvencesine kadar özgür kalabilmeli. İnsanların, diğer canlılardan farklı olarak, altbenliğinin başıboşluğu toplumun ortak amacı tarafından dizginlenemiyorsa, insanlık, tüm canlıların yüz karası olmaya mahkum!

İktisat teorisi, kaynakların kıt” olduğu temelinden yola çıkar. Kıt kaynakla, kimine göre yokluğu, kimine göre gaspettiği varlığı azaltmak kaygısını ve gerilimini artıracaktır.

Oysa doğada kıt olan maddi kaynaklar değil, etik ve ahlaki kaynaklardır.
Savaşmanın amacı ekonomik yağmacılık olduğundan devletler arası savaşlar, tüm toplumun ortak kaygısı olarak kabul edilemez.

Sürekli biriktirme tutkusu, haklarının ve gücünün farkında olmayanların özgürlüğünü yiyerek beslenir hep.
Bu dünyadaki temel değerlerin korunmasına gerek duyulan enerjiyi, "ölümötesi sonsuzluğa" peşkeş çekmenin faturası, kocaman bir yokluk ve sürüngenliktir. Öyle ki, bir değerin sonsuz ile çarpımı yine erişilmez (sonsuz) bir antigerçekliktir.
* * *

İnsanın dört zindanı

İnsanın Dört Zindanı/ Ali Şeriati, İslam Dünyasındaki şeriatçı okurların başucu kitabı olmuş. Sevgili Ağabeyim (kendileri, nesli tükenmekte olan saf-temiz Müslümanlardan biri olarak) bu kitabı mutlaka alıp okumamı istemişti. Kitabın aslını henüz bulamadım ama, özetini ve eleştirileri (aslında övgüleri) okudum.
Bu kitabın, Marks-Engels’in “Alman İdeolojisi”nin basit bir eleştirisi olduğunu söyleyebilirim.

“insanı baskı altına alan ve insanın özgürlüğünü kısıtlayan 4 zorlayıcı güç vardır” diyor.
1. Naturalizm (Doğanın zorlayıcı gücü)
2. Historizm (Tarihin zorlayıcı gücü)
3. Sosyolojizm (Toplumun zorlayıcı gücü)
4. İnsanın kendisi
-Naturalizm zorun tutsağıdır; doğayı eksene alır ve insanı şekillendiren unsurun tabiat olduğunu belirtir.
-Historizm, insanı şekillendiren unsurun tarih olduğunu öne sürer.
-Sosyolojizm ise toplumu asıl belirleyici olarak kabul eder ve toplumsal ilişkilerin insanı her yönden şekillendirdiğini iddia eder.
-İnsan; Tarihin, Doğanın ve Toplumun zindanından bilimle kurtulabilir,
kendi zindanından ise inançla ve aşkla kurtulur.
diye devam ediyor.

Ali Şeriati , son maddede, kurtulmak için insanı asıl karanlık olan bilinmezliğe atmaktaki yanılgısı ancak imanın ürünü olabilir. Zira iman önceden teslim olmak (esir olmak gibi), sonradan gereklerini kendi içinde öğrenme” mantığına dayanmakta. Yani, seni teslim alanın bakış aracından (paradigmasından) başka türlü anlamaya kapatılmışsın.
“Özgürlük verilmez, alınır”. Diyalektiğin olmadığı bir yerde çok boyutlu düşünme olmayacağına göre, özgürlük nasıl olabilir ki?
ALMAN İDEOLOJİSİ
Yaşamı belirleyen bilinç değil, tersine, bilinci belirleyen yaşamdır.

Felsefeyi, tanrıbilimi, tözü ve bütün öteki boş şeyleri "öz-bilinç"e indirgemekle, "insanları" hiçbir zaman kölesi olmadıkları bu sözlerin egemenliğinden kurtarmakla "insan"ın "kurtuluşu" yolunda tek bir adım bile atılmış olmayacağını;
gerçek dünyanın dışında ve gerçek araçları kullanmadan gerçek bir kurtuluşu gerçekleştirmenin mümkün olmadığını,
buharlı makine olmadan köleliğin, tarımı iyileştirmeksizin serfliğin kaldırılamayacağını;
daha genel olarak, insanlar, yeterli nicelik ve nitelikte yiyecek, içecek, barınak ve giyecek tedarik edecek durumda olmadıkları sürece, onları kurtarmanın mümkün olmadığını,

"Kurtuluş", zihinsel değil, tarihsel bir iştir, ve bu tarihsel koşullar, sanayiin, ticaretin, tarımın, karşılıklı ilişkinin durumu tarafından gerçekleştirilir.
sonra farklı gelişme aşamalarına göre, şu saçmalıklara meydan verirler töz, özne, öz-bilinç ve katıksız eleştiri, tıpkı dinsel ve tanrıbilimsel saçmalıklar gibi, bunları da yeteri kadar geliştirildikleri zaman bir yana atarlar./Marks-Engels

22.4.09

23 Nisan


http://elestirelmedyagunlugu.blogspot.com/

Bütün duyarlı blog yazarlarını
bu 23 Nisan’ı kirli savaşda öldürülen,
işkence gören,
yargılanan çocuklara armağan etmeye çağırıyorum…
diyor.

Bu çağrıya katılarak,
2 yıl önce yazdığım yorumu biraz da genişleterek tekrarlıyorum:

Bu gün 23 Nisan, çocuklara verilen değerin bayramı.
Dünyada tek çocuk bayramı ama, çocuk haklarını sağlamada kim bilir sondan kaçıncı sıralardayız! Birleşmiş Milletlerin kabul ettiği 54 maddelik Çocuk Hakları(
*) Beyannamesi

Madde 1-Bu Sözleşme uyarınca çocuğa uygulanabilecek olan kanuna göre daha erken yaşta reşit olma durumu hariç, onsekiz yaşına kadar her insan çocuk sayılır.

18 yaşına kadar çocuk sayılan bir tanım ne emeğinin sömürülmesi, ne de evlenme yaşı olarak ne kadar değer kazandığı, günümüzde süren ve sürünen davalardan anlaşılıyor!

Çocukken "neşe doluyor da insan", ergenliğe ilk adımı attığımızda, hayal dünyasının ve yaşam gereklerini sağlama kaygısının sonsuzluğunda yitip gidiyoruz!
Boğaz tokluğuna bir ömür sürdürebilmeye bağışıklık monte etmek mi çocuğa verilen değer? Yetiştirme yurtları, intenet kafelerin sapık köşeleri ve sokak kodesleri gibi toplama kamplarında uğursuz, bilinçisiz, insan hakları kavramını ufkuna sığdıramayan sözde bir kısım paracılar ve eğiticiler mi bilecek bu hakları?

Kırsallarda 5 yaşındayken üretime katılmaya başladığı halde, ömrü aynı düzlemde boğaz tokluğundan öteye geçemeyen politikzedelere, "yarının askerleri" olarak bakmak ne büyük ihanet!
Cumhuriyetin ancak 10. yılında "bayram" diye kutlanmayı hak edebilen 23 NİSAN sevincinin, daha sonraları sadece hayal kurmak yılgınlığına dönüşmesi ne acı!!!

Yine de umut bayramınız kutlu olsun.

*Çocuk hakları, kanunen veya ahlakî olarak dünya üzerindeki tüm çocukların doğuştan sahip olduğu, eğitim, sağlık, barınma; fiziksel, psikolojik veya cinsel sömürüye karşı korunma gibi haklarının hepsini birden tanımlamakta kullanılan evrensel kavramdır.

17.4.09

ERGENE-ZİSYON FİLMİ

video


Ben, Galileo Galilei, yukarıdaki gibi tövbe ettim ve (engizisyon savcısının idam ından kurtulmak için verdiği yemini tekrarlayarak) imzaladım.


"Eppur si muove” (ama yine de dönüyor)

&&&

Ey Fransa kralı Fransuva..! Sefir-i Kebirimden aldığım mazhara göre malumatım oldu ki, memleketinde dans namında ala mele-i nnas fuhşiyyat ve lubiyyat yapıyormuşsunuz. iş bu name-i hümayunumun eline vusulünden itibaren be melanet ve rezalete son vermediğin taktirde orduyu hümayunumla gelip seni kahretmeye muktedir olurum; /Galileo'nun engizisyon tarafından yargılandığı zamanın Padişahı (Kanuni Sultan Süleyman).

Kanuni'nin bu mektubundan sonra Fransa'da tam yüz sene dans yapılmamıştır.

Oryantalizm:Fransa'da dansın yüz yıl yasaklandığı aynı sürelerde, Padişah köşkünde cariyelerle fingirdeşmenin mübah sayılması.

* * *

tarihi filmin renkli versiyonu vizyonda:

"Ergenekon" karmaşasında bilim ve din

Bilim adamları tutuklanıyor; evrim teorisi , Bilim ve Teknik Dergisi yayınından kaldırılıyor. Evrim bilmecesi din adamlarına çözdürülüyor; aydın-cahil nefreti ve düşmanlığı körükleniyor;

Açlık, işsizlik ve cahillikten dolayı İş yerleri ve evler yağmalanıyor, can güvenliği şansa kalıyor; kamera alarm ve diğer güvenliğe yatırılan toplam para, işsizlerin ve hırsızların talep ettiği toplam para miktarını aşıyor;

diyanetin bütçesi birkaç bakanlığın bütçesini, cami ve hapishane sayısı okul ve fabrika sayısının birkaç katını aşıyor, teknolojik mesleki iş gücü ihtiyacı karşılanamazken, imam ve işsiz oranı ihtiyacın çok üstünde tutuluyor;

Siyasi partilerinin adının bir yerlerine "milliyetçilik ve adalet" sözcüğü iliştiriliyor

.........

not:konu içeriği daha önce aceleye gelmişti, aslında daha da genişletilebilirdi ama, zaman elvermiyor, bu kadarcık değişiklik yapmayı uygun buldum, hoşgörünüze....

3.4.09

SOL'DA ÇARE TÜKENMEZ

DİKKAT! DİYALEKTİK MATERYALİZM...

Kanlı canlı sol sinyal lambası

* * *
....................................

24.3.09

"keşkeleriniz?" gibi bir MİM



Dilek Öğretmen
"Mim"lemiş.
Mim ve MUM arasında söz uyağından başka aydınlık benzeşmesi de var.
Mum ki, kendi tabanından çok çevresini aydınlatmasıyla simgeleşmiş.
Mimler de öyle değil mi? Beynimizin ve yüreğimizin kuytu köşelerine projeksiyon tutmakla, kaderin ortak paydasını fomüle etmek gibi...

Bu Mim için şu uyarıyı eklemiş Dilek Öğretmenim:
Genellikle çok derinlerde sakladığımız kazarak ortaya çıkarabileceğimiz yönlerimiz vardır. Kim ne derse desin hiçbir zaman çok geç değildir.Eksiklerimiz kadar olumlu yönlerimizi de kabul etmek oldukça önemlidir.
Cümleleri tamamlayın lütfen:

Büyük harfli sözcükler cümlelerin tamamlayıcı yanıtlarıdır.

1. Çocukken KENDİMİ SIRADANLIKTAN kaçırdım.

2. Çocukken AYDIN BİR ÇEVREDEN yoksundum.

3. Çocukken UYGARLIĞIN KIRIK DİŞLİSİNİN FIRLATTIĞI PARÇADAN yaralanmış olabilirim.

4. Çocukken KENTLİ olmayı hayal ederdim.

5. Çocukken OKUMA İSTEĞİME ENGEL OLUNMA KORKUSUNDAN UZAK OLMAK isterdim.
6. Evimizde asla yeterli ELEKTRİK IŞIĞI olmadı.

7. Çocukken daha fazla MADDİ DESTEĞE ihtiyaç duyardım.

8. Bir daha asla BABAMI göremeyeceğim için üzgünüm.

9. Yıllar boyunca AYNI MODDA, TEKRAR TEKRAR KAZIKLANMANIN TEPKİSİZLİĞİNİ merak ettim.

10. İLK PROJEKSİYONDA AŞIRI İYİMSERLİĞİMDEN DOLAYI “SAF” YERİNE KOYULMAMIN ZAMAN kaybımdan dolayı hep kendimi suçladım.

21.3.09

politik itiraflar



Türk halkı için biri "aptal" dedi, diğeri "koyun" yerine koydu.
Biri açık sözlülüğüyle düşündüğünü söyledi,
Diğeri söylemek istediğini, bilinç altından boşandırarak söyledi.
Biri farkındaydı sözünün nereye varacağının,
Diğeri farkında olmadan taşı gediğine koydu.
Biri, Türk halkının aşağılanmasının temeline lanet okuyordu,
Diğeri, Türk halkının aşağılanmış halini daha çok seviyordu.
Biri işverin beslensin diyordu,
Diğeri, sadaka verin ölmesin diyordu.
Soru: Biri bu itirafından dolayı tehdit edilirken,
Diğeri neden oy oranını daha da artırır?
Cevap:Her ikisinin de itirafının onayı olabilir.




18.3.09

oy'lu hayatlar

Geliyor seçim
Sunulan geçim
Nedir bunun kuralı?
Hileli biçim
Çilekeşin oyu,
Gelecekler hep koyu
Nedir bunun tanrısı?
Değirmenin suyu
Demokrasim vefasız
Pansumanı şifasız
Nedir bunun formülü?
Nikahımız asılsız
Çilekeşim “oy!” derdim
Ağalara oy verdim
Nedir bunun son ucu?
Oyulan her an bendim
Uyanmalı mıyım?
Yanmalı mıyım?
Bir ömür yerimde
Saymalı mıyım?
/z. örer

17.3.09

Alanya'nın Çileli-keşi

MUSTAFA/ALANYA

Mustafa yetim (babsız) büyümüş bir kültürzede eserdir.
neden kültürzede?
Okumak istediği halde okuyamamış, delikanlılığın icabı bir kıza aşık olmuş. Kızın babası Mustafa'nın kariyerini öğrendiğinde, elini Mustafa'nın şu resimdeki pozu gibi yaparak,
Mustafa'yı aşağılamış.
Mustafa buna çok içerlemiş. Düzen ile kader arasındaki farkı farkedemeden, kahreden bir hayat tarzının içinde bulmuş kendini.
Alanya sokaklarını karış karış böyle bir görüntüyle dolaşır. Asla dilenmez. Sol elinde bira şişesi, sağ eli sevdiği kızın babasının aşağılama pozisyonunu takliteder bir hazırlık pozisyonunda tutar. Kim kendisine bir bakış atsa, o da elini bileğinden çeyrek turkıvırarak yaptığı o taklit pozunu verir. "Ne haber, beğenmedin mi"? sorusunu sorar gibi.....
Her karşılaştığımızda "hocam 1 lira bozuk paran var mı"? diye sorar. 1 lira yeter mi Mustafa sana? dediğimde, "yeter hocam" diyerek, bir dilenci görünümünden oldukça sakınır.
Bir yakınından öğrendiğime göre, fazla para vermeye kalkışırsan, o verdiğin 1 lirayı da geri iade eder" dedi.

* * *

16.3.09

MART MİM’İ VE SÜPER EGO


Kim başlatmışsa Blog dünyasında bu ayın asaletine denk düşen BİR KONU seçmiş.
Konu bu ayın asaletine denk düşse de sorulan kişinin libido freni süperego olunca, sorunun cevabı da bir o kadar patinaj refleksine müsait.

“Hangi blog yazarıyla sevişmek istersin?” biçiminde sorulmuş.

Sevgili eLEŞTİRELgÜNLÜK e sormuşlar ve O da aydın kimliğiyle cevaplamış; topu buraya fırlatmış.
Şimdi, bir top var elimizde; bu topu sektirip de kimselerin camını kırmadan bir başkasına fırlatalım mı? Yoksa, “sevişme” kavramının yan ürünlerinden sayılan –genel anlamada-fantezi gerçeğini inkara mı kalkışalım?
“Sevişmek” konusu “cam kırmak”la eşdeğer bir konu mu ki?
Eskiden öyleydi, hatta günümüzdeki eskilerde de öyle hala…
E.G. bir konuğuna eleştiri cevabında çok duru özetlemiş bu pasajı, aynen katılıyorum:

…Ayrıca ben sevişmeye düzme diye hiç bakmadım. Sevişmek iki kişi arasındaki güzel bir doyumsal (hem tensel hem de tinsel) ilişkidir. Düzüşmek sizin (i…….da) erkeğe verilmiş bir imtiyazdır. Ben insan olmak için de bu imtiyazları bile red edecek kadar insanim. Düzmek bir hayvana yaraşır.E.G.

Bir başka boyutu,
“Hangi Blog yazarıyla sevişmek istersin”? sorusunun gizli yerinde sanki bir blog yazarıyla sevişme önceden gündemimizde ya da fantezimizde varmış gibi ittirilmiş bir soruyla karşı karşıyayız.
Soruda “aranan özne” etik sınırların mekanına uymuyor bana göre. Bu durumun “bana göre”sini belirleyen dinamizm ise, karşıdakinin aynı konuyu algı kapsamıyla sınırlı. Yani ,kendimi onun yerine koyarak bir değer algısı yaratmak. Bu sınır, insan ilişkilerindeki uzlaşı ve güvenin çapıdır da…
Tanış olmak aynı zamanda kişilerin hassas sınırlarının deklare edilmesidir birbirlerine. Bu deklare ediş sessiz ise, toplumun ortalama değer yargısı ölçü alınabilir. Sesli ise zaten karşıdakinin yaşam felsefesi ip uçlarını verir. Size düşen o sınırlara saygılı durabilmek.
Söz konusu fantezilerimizi frenleyebildiğimiz ve kapıp koyverdiğimiz dönemlerimiz olmuştur ve olacaktır yerince elbette.
Özellikle bu Mart ayında erkek doğasının vazgeçilmez bir parçası olduğu kesin. Ama bunu doğru zamanda ve doğru yerde olmak koşuluyla, süperegomuzun insafına bırakırız.

E.G.nin dediği gibi, evliyiz ve mutluyuz bu halimizle. Öyleyse bu fanteziye bu mekanda YOKUM.
Son olarak, bir özlü söz(üm) ile konuyu eleştiriye açalım:

Hükümetimizin enflasyonu Evangeline Lilly’nin mayosuna benzer, düşer ama, açılan yeri fark etmezler.
Ama her açılan böyle Martl’ık olsa, enflaasyon ile de sevişirdik:)
Gaykedi'yi ve KSENON'u
Mimliyorum.

8.3.09

KADIN VE GÜN

Sözün Özü:
Kadının sosyal hayattaki eylemsel ve daha sonra simgesel duruşu,
kendi hakkının-hukukunun ve özgürlüğünün,
ne kadar umurunda olduğuna işaret eder.

Özgürlüğünü önemsemeyen kadın, aşkı da saygıyı da hak etmez.
Aşkı haketmiyorsa, bütün haklarından vaz geçer, sığınmacı olur.
En sağlıklı kadın erkek ilişkisi, kişiliklerin alt alta değil, yan yana koyulanıdır.

Kadınların günü:
1- konken günü olanlar
2-altın günü olanlar
3-yasin günü olanlar
4- ilk üç şık hariç, HER günü olanlar

devamı BURAda

28.2.09

GÜLÜMSE



bu kısa filmi izleyelim ve birlikte düşünelim.

yönetmen : Hasan Tolga Pulat senaryo : Tuncay Tunca - Hasan Tolga Pulat oyuncular: ekim ekemen, esra yurtsever, emre kavuk, melek ekemen...

BURADA "Gülümsemenin Enerjisine Tetiklenmek" başlıklı yazımızda,

“Gerçek gülümsemenin resmini yerli ve yabancı sitelerde bulamadım. Demek, gülümsemek kolay olsaymış, ayaklara düşermiş” demiştim.
"Gülümseme"nin resmi ayaklara değil ama, yüreklere düştüğü kesin.

Bu film yalnızca gülümsemeyi değil, aynı zamanda AHLAK kavramını da kapsamlı düşünmeyi tetikledi.
Sevgili Aysema Öğretmen, “Ben en çok "farkındalığı tetiklemek" sözünü sevdim.” demişti.
Bu filmin her karesi (ya da aşaması), bir başka FAYDA'yı tetiklemesi açısından tırnak içindeki deyimi onaylıyor.
Başkasına yapılan bir "fayda"nın karşılığı maddi değilse, ona İYİLİK, maddi ise "görev" deriz. Oysa iyiliğin karşılığında mutluluk duygusu da bir FAYDA değil midir?

Ahlakın kökeni nedir? diye sorulur:

Dindarlara göre "cennet ödülü" ya da Tanrı korkusunun davranışlarımıza yansıması olarak bilinir.

R. Dawkins'e göre,
Evrimin doğal seçilimle işlediğini açıklayan Darwinci görüş, sahip olduğumuz iyilik, ahlak, namus, duygudaşlık ve merhamet gibi eğilimlerimizi açıklamakta yetersiz kalır. Doğal seçilim açlık, korku ve cinsel arzuyu kolayca açıklayabilir ki bunların hepsinin sağ kalmak ya da genlerimizin korunmasında doğrudan payı vardır. Fakat yetim bir çocuğu bir kenarda ağlarken fark ettiğimizde, yaşlı bir dulun yalnızlığına ve umutsuzluğuna tanık olduğumuzda ya da acılar içinde inleyen bir hayvanı gördüğümüzde hissettiğimiz iç burkucu merhamet hissi hakkında ne düşünmeliyiz?

İçimizdeki bu “Merhametli Kimse” nereden gelir?
"İyilik, 'bencil gen teorisiyle uyumsuz değil midir?"

"cennet" bencil genin bir isteği olamaz mı? İsmail Peygamber'in, cennete gitmek (Allah emretti diye) oğlu İsmail'i "bıçakla kesme" girişimi (sonradan yerine bir koyun verildiği söylenir) ahlakın neresine konulabilir?

Bencil gen bir doğal seçilim biriminin (örnek, kişisel çıkar birimi) bencil bir organizmayı, bencil bir grubu, bencil bir türü ya da bencil bir ekosistemi işaret ettiğini düşünemeyiz çünkü bencil olan sadece gendir. Organizma, grup organizma ve türIer kendilerinin birebir kopyalarını türetmez ve kendini kopyalayan varlıkların havuzunda rekabet etmezler.
Genler beslenmek için bencil davranmak zorunda, organizmadaki kollektif işlevde "dayanışma" içinde bencillikten uzaklaştığını anlıyoruz. Vücudun organları kendi işlevlerini yerine getirirken, örneğin mide yiyecek hamlesini yapabilmesi için göz, el, diş.. gibi organların dayanışmasına ihtiyaç duyar.

Ahlak için bir başka söz:

ZİZEK'İN Paralaks TÜRKÇE BASKI İÇİN ÖNSÖZÜ’nden idefix e-postasından

Bana sık sık soruyorlar: kitaplarınızda nasıl bir etik savunuyorsunuz? Bütün hepsinde ortak olan bir etik tutum var mı?
İşte yanıtım: evet, var, ahlaktan yoksun bir etik savunuyorum – ama Nietzsche'nin bizi kendimize sadık kalmaya, iyinin ve kötünün ötesindeki seçilmiş yolumuzda ısrar etmeye çağıran ahlaksız etiği değil.
Ahlak, benim diğer insanlarla olan ilişkilerimin simetrisiyle ilgilidir; onun sıfır seviye kuralı "benim sana yapmamı istemediğin şeyi bana yapma"dır; etikse, tersine, benim kendimle tutarlılığımla, kendi arzuma bağlılığımla ilgilenir.
Fakat, etikle ahlakı ayırmak için tümüyle farklı bir yol daha var:
Friedrich Schiller'in naifle duygusal karşıtlığı çizgisinde bir yol. Ahlak "duygusaldır," ötekilerini (sadece), ötekilerinin gözüyle kendime baktığımda, iyi olan kendimi sevmem anlamında içerir; etikse, tersine, naiftir – yapmam gereken şeyi yapılması gerektiği için yaparım, iyiliğim yüzünden değil. Bu naiflik düşünümselliği dışlamaz – hatta ona, insanın yaptığı şeye karşı soğuk, katı bir mesafesi olmasına izin verir.


BENLİĞİMİZ SAYGIN ama BENCİLLİĞİMİZ ASLA…

11.2.09

ANI-2000

28 Aralık 2008'de Dilek Öğretmen Mimlemişti. "En kısa zamanda baş üstüne demiştim ama, "yükün ağırı geç gelirmiş" öz deyişine sayacağından ve bu gecikmeden dolayı beni bağışlayacağından eminim. Çünkü O herşeyden önce bir Öğretmen:)
Verdiği değerden ötürü O'na teşekkür ediyorum ve ilgili resimlerin birazcığını
BURADA (davetiyeli olarak) ilgilerine sunuyorum.
Alttaki yazı bir özet olup, Hatay Gazetesinde "dizi yazı" olarak yayınlanmıştı.


* * *
AKDENİZ SAHİLLERİNDE BİR YAZ
Anadolu’nun bozkırlarından kent uygarlığının nimetlerine doğru uzanan bir serüvendir ÖZETİM,
“Maslov’un ihtiyaçlar hiyerarşisi”ne tırmanışın da öyküsü sayılır: Karın doyurma, barınma, sosyal güvence ve kültürel yükselme gereksinimleri...

Terinizle suladığınız, kendi topraklarınızın doğasında tatil yapabilmek, hakkıdır hakka tapsa da tapmasada orta sınıf milletimin.

Ben ezelden beridir hür yaşadım,hür yaşarım
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim,bendimi çiğner,aşarım.
Yırtarım,dağları enginlere sığmam,taşarım.(M.Akif.)


Yapar mıyım yaparım…

Başka ülkelerin üniversite öğrencilerinin (bir tüketici olarak), ülkemizde tatil yapabilme olanakları, insana düşünce suçu işletiyor elinde olmayarak!
Hayır kıskanmıyorum. Bunu her kuluna reva görmeli Allah diyorum.
Gelenek duvarlarını yıkarak, iki çocuk-dört nüfus-ile yetinme kararı, bütün karmaşık sıkıntılara direnmenin de ilk adımı sayılabilmeli; sözüm ona, tatil yapma fırsatının da.
Emeğin artı değeri iş yerlerinde kala dursun, biz tasarrufların artısını tırnağımızın ucundan sökebilmemizin hesabını yaparken….
“Paylaşmasız ve dayanışmasızlığın vurdumduymazlığına yenik düşmeyi göze alıyoruz bu nedenle! Bu yenikliğin birkaç kez tekrarının alışkanlık yapabileceğini bile bile bu suçu işlemeyi göze alıyoruz bencilce!...
Bir toplumun sırtında yaşamanın “hak” olduğu bir düzenin kurulmasına katkımız otomatikleşebilir de bir süre sonra!
Aklımızı hep bu yana kullanıyorsak,“kaçamaklar ve bütün hileler” bizi ayrıcalıklı konuma da getirebilir!

“ Bu kadar felsefeye ne gerek vardı!” diyebilirsiniz. Deyin gitsin babasını anasına satayım “kötü kaderin”.
Çevremdeki yoksulluğun kör baskısı, denetim altında sıkıştıradursun beni!
Ama inadına bu tatil olacak.

Düzenin vurdumduymazlığına rağmen planlı yaşamak, güç koşullara direnmenin avantajı sayılır. Tatil yapma düşüne attığımız çengelin kaynağını da buna bağlayabiliriz. Buna bütçe akordu diyorlar. Desinler, her dedikodu kötü değil ki.

“Görmek-öğrenmek-dinlenmek; harcamayı ayar yaparak verimlendirmek; trafik canavarı dedikleri az gelişmişliğe direnmek” tatilin ana fikrini oluşturuyor, zihnimizle hayallerimizin bileşkesinde..

Kalem kırıldı, karar kesin, kalkın gidiyoruz arkadaşlar.
Ama hangi yana?
Bekarken serserilik ruhumuzu seviyordu, ya da ruhumuz serseriliği… arkadaşlarla ana yola çıkardık, ilk araba hangi yönden gelirse, o yöndeki şehire giderdik.
O zamanki serseriliğimizi “avrat yok akıl yok” özlü sözüyle özetlerdi büyüklerimiz.
Ama şimdi, akıllı sayılmanın ince hesabına kafa yorma zamanı… çünkü büyüdük ve evlendik.
Haydi hayırılısı.
Orta Anadolu’nun bozkırlarındaki toplam manzara bizi turistik coşkuya eriştiremezdi bu arada. Çünkü biz oradan “kaçmıştık”.
Tahrik kapasitesini dikkatimize çivileyen tatil yöresi ezberimize çoktan girmişti.
Çene ile göğüs arasında beşibirliklerin iz yaptığı noktalar var ya? İşte o alana gerdan diyorlar. Tarımda, turizmde ve emekte Türkiye’nin en doğurgan alanı, Türkiye’nin gerdanı ve bu gerdana asılmış olan Samandağ , İskenderun , Anamur, Alanya , Kemer, Fethiye... . İşte yaşama sevincinin “namı-diğer” cenneti AKDENİZ SAHİLLERİ.
(İskenderun-Mersin arasındaki ishal kıçlı sanayilerin dışkılarını saymazsak) bitkide çılgın yeşil, denizde mavi, turistte orta sınıf...bu üç gerçeğin oksijen ve güneş ile ittifakı, Akdeniz sahillerinde tatil oluyor bu yaz.
Akdeniz’in (bize göre) bakir yollarında heyecanla ilerlemenin başlangıç noktasındayız şu an. Buracıkta “Silifke’nin yoğurdu” türküsünü mırıldanmak, mezar yanından geçerken Fatiha okumak kadar kutsal. Zira Silifke’nin doğu yakasının doğasını sanayi atıklarıyla öldürmüşler!

İskenderun Körfezi’nde-ağır sanayiden dolayı- muhtaç olduğumuz kutsal oksijen, bu bölgenin damarlarında mevcut olduğundan, umurumda bile değil dedim buradan ötesi...
Hiçbir yolun “çekilmesi” sürücü ile yolcular tarafından aynı algılanmaz. Böylesi yollarda yoldaşlarım (eşim ve oğlum) uykunun horultusuyla, cırcır böcekleri narasına tempo tutarlarken, ben(deniz)( ya da Akdeniz) viraj-sağ yol sol yol üçlemesiyle hesaplaşmaktayım.
Bunca yerel FM’lerin olduğu zamanda müzik kasetlerinin “ pabucu dama atıldı” derken, yolun burasında önemli oluverdi.

Radyonun tuşlarına basarak mesleki bir melodi arayışına girmeliydim, Ormanların arasında her yüz elli metrede bir yavaşlayıp, altmış derecelik virajlarda hız kesmeyle, FM istasyonu yolunda ilerleyen dijital rakamlar arasında bir uyum yoktu. Umut da yok. Issız orman yolunda çekirgelerin narasından melodik anlam çıkarmakla yetineceğim.
Sürücü olarak ileriye, bazen de dikiz aynasından geriye bakma disiplinini bozmak zorunda kalmak çok kolay buralarda. Sol tarafa gözlerimi çevirdiğimde, yüreğimin Pastoral açlığına cilve atan mavi değil masmavi bir deniz...

Cahiller iradesinin rejimi olan Demokrasinin dengesi geldi aklıma. Yolun soluna da bakılmalıydı, sağına da. Otuz kilometrelik bir hız ile yalnızlığım ve içinde bulunduğum fantastik ortam, sürücü disiplinimi ve sürücü andımı bozmaya yetti.
Yolun sağında sarp yamaçlardan dağın tepesine doğru serpiştirilmiş cılız çam ağaçları...Milletimin sessiz çoğunluğu gibi, yolcularına tepki vermeyen bir garip ağaççıklar ki..
maki.
Mavi denizin samba ritmine karşıdan yeşil-yeşil temposuz bakan boynu bükükler... Sözüm odur ki, üzerinde kanatsızların ilerleme olanağı bulunmayan şeriatın rengi gibi kuru yeşillik.
Biraz düzlüğe çıktığımızda, yine ormanlığın içinde, bir muz tezgahı...Şu ünlü, Anamur muzu. “Bakmayın cılız göründüğüne, yemeye doyamazsınız” diyor satıcı. Çikita ile rekabetin reklamını izlediniz…

........ Alanya göründü.
Güneş, ikindi vaktinin yüksekliğinde uzattığı sekiz renk çizgilerinin doğrultusunda. Kentin doğu girişinin minik tepesinden ilk kez ilerlemekteyiz.
Güneş baba batıya doğru mesaisini bu günlük sona erdirme yolundayken, sekiz parmağını bize uzatmış, yol gösterme nezaketinde bir durum. Kentin turizm elçiliğine adeta gönüllü soyunmuş bir rehber gibi gök kuşağı çizgileri. Gök ve denizin iki mavisi arasındaki duruşu, solundaki yeşil-kahverengi tonundaki Alanya tablosunun, ressamı asaletinde. Altından geçen cennetlik…
….
Manavgat’ın ünlü şelalesi, kartpostallara sığdırılamayan detaylara eriştik.

Side’yi ve Antalya’yı da bu heyecanla atlayarak, Kemer’e erişmiş bulunuyoruz. Erişmekten “ermiş” olmak ne menem bir tarikatmış? Turizm tarikatı.
Yol kenarında tek katlı sade, bahçe ama özgün görünümlü pansiyonlar civarındayız.
Loş ışıkların altında, salonun kenarlarından içe doğru eğilen çiçek dallarının arasından ilerleyerek, bir masaya kurulduk. Masa aralarındaki duru suda yüzüşen kurbanlık balıkların arasında bir yemek serüveni... “felekten gün çalınacak kadar hırsız olmaya değer bir mekan”.

Üç kişilik amatör orkestranın müzik icrasını başlangıçta balıkların dansına saymıştık; ama ilerleyen zamanda “Konyalıyı çal” diye bağıran bir kadın ateşleyiverdi ortamın fitilini. Ardından diğerleri tempo tuttular... “Konyalıyı çal...Konyalıyı...” Genç müzisyen aldırmadan, repertuarını icra etmeye devam etti.
Bir anons: Şimdi, özel istek olan Konyalıyı okuyoruz.
Bilmeliydik ki bu türkünün erotik bir ağırlık merkezi vardı. Bütün sorumluluk ve türkünün yan etkileri, istekte bulunanlara aitti. Hem Konyalı olmayanların gocunması da gerekmiyordu ki...
Asıl Türkünün kırmızı noktalarındaki kahraman bir kadın iken, uyarlama tekniğiyle erkek versiyona döndürülünce, siz tahmin edebilirsiniz esprinin hedef noktasını.

Bahçe parkındaki 06 plakalı Opel arabanın Ankaralı oldukları nasıl da belli oluyordu.
“Ankara’nın neresinde kalıyorsunuz” gibi bir soru tanışma girişinin bir anahtarı oldu.

Ailenin reisi görümünde olan D. Hanım’ın ağzından çıkan her sözcüğün, özgün bir gülmece yanı vardı da ona takılmıştı tanışma isteğimiz. Otuz beş yaş, yüz kg civarında bir fiziksel hafiflikle(!) tombul görünüme sahip olduğunu tahmin edebilirsiniz. Köylülüğünün doğal konuşma tarzı yanında, beyninden geçeni diline vuran söz cesareti, farklı kılıyordu kendini.

D. Hanım, yanından her geçene –tanımadığı halde- bir soru sorarak, “avının” elindeki bir şeyin hem fiyatını öğrenmesi, hem de o kişiyi (kendi deyimiyle) “makaraya dolama”sı, görüntünün en tantanalı yanını oluşturmakta.
Kocasının adı Satılmış. Satılmış Bey’in sessizliği, D. Hanım’ın fazlalığını dengeler gibiydi. O sessizliğin altında, insana güven veren “dost yüreği”nin gizi seziliyordu. Bir trafik kazası sonucunda, kafa kemiğinin sol bölümü kırılmış, bir deri olarak kalmış. Bu kazadan dolayı beyin sarsıntısı geçirdiğinden, bazen “sorun” çıkıyormuş. Bu nedenle, D. Hanım Ona tatil yaptırarak, dinlenmesini sağlıyordu.
On iki yaşında, Murat adında bir çocukları vardı. O da, bizim Volkan’a yoldaş olarak bir şanstı.

OLİMPOS’u görmemiz önerildi.
Kemer’in 17 km batısında, deniz ile ormanlığın buluştuğu yerde, tarihi bir kent olan Olimpos’u hayalimize kazdılar okey masasındayken.
Olimpos, “uludağ” demekmiş. Halikarnas Balıkçısı’nın bir eserinde, Türkiye’de yirmi küsür sayıda, olimpos adında yer olduğu yazılı. Ancak, Kemer’deki bu Olimpos’tan söz etmiyor. Turizm müdürlüğünün tanıtım bilgilerinde, Kemer’deki Olimpos, M.Ö. gemici korsanların yerleştiği bir gizlenme ve kaçamak yeriymiş. Roma krallarının burayı keşfetmesiyle, işgal edilerek, bir kent durumuna getirilmiş.
Hamam, kral sarayı, aşık mezarı, diğer seçkinlerin mezarları ve kral çevresinin yaşadığı konut yıkıntılarıyla dolu bir harabe. Kayalık ve çam ağaçlarının arasında, yirmi derecelik bir eğimle, beş-altı kilometre uzunluğunda bir yer. Karşılıklı dere yamaçlarına serpilmiş olan ağaçlar arasında adeta ivmeleyerek ilerleyen Olimpos Akarsuyu, deniz ile buluşacağı noktada bir göl oluşturmakta.
Kaynağı yakın bir yerde ve kayalıkların dibinde olduğundan, su dondurucu derecede soğuk. Yüz kadar insandan ancak beş-altı kişi göle girebilmekte, kendi ateşini bil-umum insanların bakışları arasında test etmekteler. Sudan çıkınca insanın kendini zımba gibi hissetmesi, tekrar suya girme arzusunu azdırıyor adeta.

Artık dönme zamanı geldi. D. Hanım, kilo sorunuyla ilk kez karşı karşıya olduğunu söyledi. Çünkü, kayalıklarda fazla dolaşmıştık.
Turizm Müdürlüğü personeli, bölgenin tanıtımını yaparken, sözü çevre bilincine getirdi. Nabzı fırlamış gibiydi o olayı anlatırken.
-Geçen yıl, bu gölün kenarına on iki kişilik bir aile geldi, kumsala hasır serip oturdular. Perişanlıklarına bakınca, bunlar bir halt karıştıracaklar diye, şu çalının ardına saklanıp, onları izlemeye başladım. İki büyücek karpuzu kestiler, yediler ve kabuklarını kuma gömmeye çalışıyorlarken ortaya çıkıp, yanlarına vardım.
-Utanmıyor musunuz, bu karpuz kabuklarını buraya atmaya! Toplayıp, şuradaki çöp bidonuna atmak zor mu geliyor, yoksa etrafınıza sıçmaktan sevk mi alıyorsunuz? Dedim. Almanca olarak “gacır-gucur” etmeye başladılar.
-.iktirin lan şuradan dedim. Hiç almana benzer tarafınız var mı! Kılıksızlar sizi!.. dedim. Şimdi iki jandarmayla sizi karakola soktururum ha dedim. Hemen, birbirlerine mırıldanarak, gömdükleri bütün karpuz kabuklarını çıkarıp, çöplüğe taşıdılar. Elin gavuru, şu gördüğünüz karetta yavrularının farkına varıyorlar ve bir çekirdek kabuğu bile atmıyorlar...

Görevlinin anlattıklarına katkı yapmayı ihmal etmiyorum elbette. “He.. hı.. diyerek, sanki öylesini hiç görmemişim gibi, ürperti numarası yapıyorum.

Hollanda’da yaşmakta olan bir arkadaşım anlatmıştı: Hollanda’da dünyaca ünlü bir lale bahçesi var. Bizim Osmanlı’nın Lale Devrinde, o laleleri bizden almışlar, geliştirmişler, dünyaya tanıtmışlar.
-Arkadaşlarımla gezerken, bir kalabalığın aynı yere baktığını ve bazılarının fotoğraf ve video çekimi yaptıklarını gördük. Merakla yaklaştık ki, Lalelerin orta bir yerine çul serip, çiğ köfte yapan kalabalık bir aile... Bizim Türkler!... Utandım ve oradan tek başıma ayrıldım...
“Karpuz kabuğu olayı”nın bir benzeri. Kumsaldan ayrılırken, bunlar ve uygarlık düzeyimizi, ilişkilerimizi, bunun sorumlularını, sorumsuzlarını ve benzer konuları sorgulamak geçti aklımdan.
Doğadan yararlanmak ama onu kirletmemek, yok etmemek gibi sloganlar vardı. Yok etmemek ve ondan yararlanmak arasındaki ince çizgiyi atlamak kolay olmadı bana.
“Çiçek dalında güzeldir” ama, “her aşığa da bir gül gerekmez mi?”. Çiçek yalnızca bakılacak değil, aynı zamanda koklanacak bir güzelliktir. Belediyeler, yaptıkları parklarda, “çimlere basmayınız” levhasını asıyorlar. Oysa o belediye başkanı, oylarıyla seçildiği gece konduluların doğasına zincir vuruyor. Çünkü, o gece kondulu, köyünde çimlerin üzerinde büyümüştü. O, çimlere basmadan yaşayamazdı. Çimlerin üzerinde debelenmek onun özgürlüğüydü. Sonuçta, insanın doğasını bozacak yasaklar kelepçeden başka ne olabilirdi ki?
Öyleyse bakılacak çim, basılacak çim ayrımını görmek gerekti ki burada belediyeciler haklıydı.

Güneş, Kemer’in Olimpos Dağı’nın tepesindeki çam ağaçlarının arasından aşma gayreti içerisindeki bir zamanda. Kumsala vuran o çam gölgeleri uzadıkça, biz gölgelerin boylarıyla yarışırcasına yürümeye devam ediyoruz.
“Bir yerde küçük insanların gölgeleri uzadıkça, orada güneş batıyor” Çin ata sözünü anımsatan bir yansıma örneğine tanık oluyoruz. Bir çam ağacından onlarca metre daha uzun gölge boyu... Çünkü güneş batıyor. İş yerindeki küçük çaplı insanların nice yüksek görevlere getirilmesiyle o işyerlerinin batışını tanımlayan bir öz durum.
. Birkaç yüz metre ileride, çam ağaçlarının altındaki araç park yerine ulaşıyoruz.
Kim bilir belki de, ömrümüzün ilk ve son vedalaşma töreni olacaktı Olimpos’un konukseverliğiyle. Ve alın teri parası, “turizm krizi yılı”yla bizi bir daha yüzleştirebilecek miydi? Evet...turizm krizi...ya da, turizm yılı krizi miydi neydi...
Kemer Pansiyonu’na dönmüş bulunuyoruz. Satılmış Bey tam bir “piknikçi”ymiş. Bu sırrı Eşi D. Hanım söyledi. Bundan yararlanmak gerekir.
Migros’a uğrayıp, alışveriş yapalım dedi D.. “Migros Kemer’in neresinde?” Bilemiyoruz ki. D., “durun siz karışmayın, ben bulurum” dedi. Aracın camından başını sarkıtarak, kaldırımdan yürüyen bir adama:
-Hişşt, hemşerim, Migros niyandaa?
Deyişinden, adamın bir şey anlamadığı, aldırmadan yürüyüşünden belliydi. O söyleyişin yankısı, yeni bir espri bombasının patlatılmasına kadar kulağımızdan silinmeyecekti. (Hiiştt hemşerim, migros niyanda?...)
Kemer’in migrosunu kolay, fiyatlarını pahalı bulduk. Bizim gibi kuruş sayanlara göre fiyat oluşturamazlardı her halde. Anlayışla karşılamak zorunda mıydık? Heee!
Aralık Çifti Ankara’da demir-doğrama işiyle uğraşırlarmış. Onlar ağa sayılır bize göre. Onlarla harcama yarışı ne haddimize...Bir tavuk kebabıyla yetinecektik; yanına da bir güzel salata (eliniz artığı...).
Nasreddin Hoca, “Ben kimim ki, bana pilav yapıp ta masrafa girmeyin, kötü pohlu bir tavuk olsun yeter” demiş misafirlikte.
D. Hanım’a bunu anlattığımda, “daha önce duydum o hikayeyi, onun için gusura bakma gülmiyeceem” dedi. Tühh! Boşa gitti bizim fkra!


Yemekten sonra Kemer kentini, akşamın karnavalvari ışıklarının altında, gezmeye karar verdik. Hafif giysilerle, kendimizi kent sokaklarının daha çok kenar mahallelerine kapıp koyverdik. Altı kişiydik toplam ve denktik de;..
Alış-veriş merkezlerinin bize karşı çekim merkezi yoktu pek. N’olur-n’olmaz, oralarda harcanacak para, bize bir saat sonra memleketimize bilet kestirir. Biz kenardaki evleri, balkonlarının yapısını ve balkondakilerin bize bakışını izlemekle yetinecektik. Bir de evlerin önündeki bahçe çiçeklerini ve mis kokularını...
Ayaklarımız bedenimizi gezdirse de, yüreğimiz D. Hanım’ın her cümlesine vibrasyon yapmaktan kurtulamıyor. Bu vibrasyon malumdur ki, yüksek kahkaha şeklinde dışa vuruyor.
Cadde boyu geziyorken, bir at arabasından döküldüğü sanılan patatesler, gece ışıklarının loş tonunda ayaklarımıza (hayır yalnızca D.’in ayaklarına) dolaşıyor. Önceleri yuvarlak taşların bu caddede ne aradığını ve D.’in onlara top niyetine bir iki vuruş yaptıktan sonra onların patates olduklarını anlaması O’nu uyandırmıştı. D., kaldırım taşlarının kuytusundaki kaçakları dahi toplayıverdi. Aha birini daha ..aha birini daha...diyerek çocuksu sevinç çığlıklarını kıskanacağımıza, ona ortak olmak daha çocuksu (yani hoş) olacaktı. Hep beraber patates kovalamacası oynuyorduk o caddede.
En yakın bir bakkala yanaşarak, bir poşet rica etti ve patatesleri doldurdu.
“Kaç kilo gelir Zihni. Abi bu torba?”senin tahminin güçlü olur diyerek elime uzattığı poşeti bana yüklemenin kurnazlığı, gurur ve şuuru şerefine bir kahkaha patlatıverdi cadde boyunda! Toplamak benden, taşımak senden olsun dedi. Ben de aynı numarayı Satılmış’a yaparak kurtuldum.
Yarın akşamın yemek mönüsü hazırdı.
Saat 01’de pansiyona döndüğümüzde, bir odaya bir kadınla üç erkeğin girdiğini gördük. “Nolmuş girmişlerse” cinsinden bir girişe benzemediği için ilgi odağı oluvermişti. Pansiyoncunun bizi “aile pansiyonu” yutturmacasıyla atlattığını düşündük.
Sabah kahvaltısını hazırlarken bizimle aynı mutfağı paylaşma isteklerine kızarak, (bendeniz kızıp-kızmadığımı dahi anlayamadan) valizlerimizi topladık ve oradan ayrıldık.

Fuhuş bir beden sömürüsüdür. Sömüren de sömürten de aynı kefeye konmalı, karşısına da “yaşamını üretip yaratarak kazanma erdemliliği” konulmalıdır. Üretme ve yaratma fırsatının yokluğunu bahane etmek yerine, bu yolda savaşmayı yeğlemelidirler.
Biçiminde düşünüp, onları dışlamışlığıma ahlak dayanağı oluşturmaya çalıştım.

PHASELİS: kısaca Faselis diyorlar bu cennet-i alaya. Kemer’den otuz beş km batıya giderken, yolun solundan dereye aşağı dar, ama asfalt yoldan iniyoruz. O ıssız ormanlıkta yol kenarına, yeşilliklerin arasına adeta gizlenmiş dinlenme konutları ve her konutun bitişiğinde bir şeyler satmaya çalışan satıcılar... ıssızlığın gizemini pazar yerine dönüştüren bir çelişki gibi... giriş yerinde belediyelerin deli dumrulları, olmayan hizmetlerin bedelini ödetiyorlar.
Giriş denilen ücretleri ödedikten sonra, deniz ile çam ağaçlarının sıkı komşuluklarına ortak olmaya çalışmaktayız.
Çam ağaçlarının diplerine park edilmiş olan otomobillerin plakaları, ülkemizin “tatil yapabilme” gelişmişliğinin kompozisyonunu sergiliyor gibi... Ankara, İstanbul… ve tekleme diğer illerden...


Aralık Çiftiyle birlikte, Kemer’de yeni bir kalacak yer aramayı düşünürken, bir tatil köyüne kanat açacağız.

Beldibi Tatil Köyü üç bölüm (ya da mahalle) olarak denize paralel bir yerleşim konumuna sahip.
Bir pansiyona müşteri oluyoruz. Altmış yaşlarında bir delikanlı karşılıyor bizi. D., her zamanki afetliğiyle ileri atlayıp, soruyor:
“Emmi, üç yataklı (bir ailelik) oda kaça?”
Adam, “fiyatı sekiz de size altıya olur” dedi.
D., “niye bize altıya oluyo, biz senin akraban mıyık emmi? İşler bu yaz kötü gidiyo da ondan desene!. Benim param yok, üçten fazla veremem emmi” dedi.
Adam, “sende mi para yok! Senin her tarafın para be...” deyince D. fıttırdı!
“Ne yani, beni satılık mı sandın moruk!” deyince adam bir şaşkınlık sarsıntısı geçirdi.
“Yok kızım, yanlış anladın, ben senin boğazındaki altınları kastettim” diyerek, “pot”u düzeltmeye çalışsa da, D.’ten bir vurgun yemişti ihtiyar.

Biz D. tiyatrosunun seyircisiyken, S.’a sadece seyirciyi seyretmek kalıyordu.
Oradan ayrılarak araştırmaya devam ettik.
Tatil Köyü’nün orta bölümünde bahçeli, çevreden bağımsız (müstakil), üç oda bir salon ve dayalı döşeli dedikleri cinsten bir daireyi kiraladık. Bitişiğinde bir otel ama müstakillik iyidir dedik.
Rastlantının en güzeli diye düşündük.
Ancak gözlerin dili konuşabilir burada.

Akşam yemeğimizin malzemelerini alarak dönüyoruz, yeni konutumuzun orijinal döşeli mutfağına. O ne ki, bahçede yine Satılmışın kebap yapma hünerini keşfedeceğiz. Yediğimiz içtiğimiz bizde kalsın, iki baba iki oğul dönüyoruz bilardo düellosuna.

Bunca ayakta kalmaktan ve yürümekten sonra, mayhoş bir yorgunluk belirtileri çöküyor üstümüze.
Bu oksijen, bu doğa, bu su, ve bu psiko; (loji”si laboratuara kalsın) ardından ılık bir duş ve uyku.
Sabah kalktığımızda Hotel’in Tv. Salonunda haberleri izlerken, bir kadının haberlere farklı ve şiddetli tepkisi dikkat çekiyordu. Gözbebeği ekranda, eleştirel sözcükleri bize salvo atar gibiydi. Açıktan Türkiye’nin düzenini yargılıyordu. Bu bir davetti aslında; “yargı paslaşması” öyle ortamlarda, tanışma ve yürek soğutma için bir bahaneydi.
Isparta Lisesi’nin Edebiyat Öğretmenliğinden “malulen” emekli olmuş. Adı N. K. Süleyman Demirel’in akrabası olduğunu söylüyor.
“ Bu ülkenin başına ne geldiyse onun payı çoktur” diyor. Soy adının farklılığını ise, erkek egemenliği kurbanı sayıyor. Anlarsınız ya, kocasının soyadı... "O adam” diyor (Demirel için), “bu ülkeye gerek olanı değil, ancak becerebildiğini yaptı, ona göre de kendini hint kumaşı sayıyor” diyor.
N. Öğretmen’in “malullük” öyküsü, söylediklerini doğrulamaya yetiyor.
Bir gün otomobiliyle yolculuk yaparken, Alman plakalı bir tır çarpmış kendi arabasına. Tır sürücüsü bizimkiler gibi gaza basıp kaçmamış, olay yerinde şirketiyle telefon görüşmesi yaparak,yaralıyı uçakla anında Almanya’da hastaneye kaldırmış. Tam tedavi yaptırana kadar bırakmamışlar.
Yaralının yaşını, mesleğini, aylık kazancını tespit etmişler. Kalan tahmini ömrünü hesaplayarak, kazanabileceği parayı, hatta moral tazminatını dahi hesaplayıp, nakit olarak kendisine ödemişler.Bütün bu işlemler için ne mahkeme, ne sürtüşme ve ne de alevere-dalavere girişimi yapılmamış.
Gönüllü, insan hakkına saygılı, belki de “gavur” kavramının(!) tecellisi.

N. Öğretmen’den biraz daha söz etmemize değer. Kocaeli’nde kızının yanında kalırken, malum o 99 depremi vurgunu sonucunda, Beldibi Tatil Köyü’nde dinlenmek üzere gelmiş. Bir zamanlar Ülkü derneklerinin bir şubesinde kadın kolları başkanlığı da yapmış. Gördüğü yaşam koşulları yorum mantığını da değiştirmiş zaman içinde.
“Deprem beni çok sarstı, artık yaşadığımı dahi hissetmiyorum” diyor.
Uzunca bir zaman, sohbet ortamında geçivermiş. Bu an N. Hanım için, deprem burukluğundan kurtulmanın miladı oldu.

Beldibi Tatil Köyü’nden ayrılmamıza bir gün kaldı. Bu akşam dolayısıyla veda akşamı olabilirdi. Bir “masa” donatımı farz oldu.
Bir zaman bar olarak kullanılan, ve o dekorla düzenlenen, ama şimdi yeni bir kiracı ihalesi bekleyen, şu adını bilmediğim kokulu çiçeklerin arasında kaybolabileceğimiz bir masa.
Bir şairimizin dediği gibi, “üç kere üç dokuz eder; koymuşuz masaya dokuzu”. Şu eğilen çiçek dalının dudaklarını koyduk masaya; ay ışığının üzerine bizim ışıldağın dolma aydınlığını ve radyosundan bahtımıza çıkan melodileri koyduk. Sevincimizi, dinlenmişliğimizi, hepsinin üzerine bir de “OTUZBEŞLİK” koymuşuz.
“Afiyet” dileyenlere davet nezaketini esirgemesek de, “anın önemini deşifre etmeme inceliklerine” hayranlık duymaktan geri kalmayarak…
Saat 02’ye gelmekte; artık yatma zamanı diye düşünürken, birden hatırlıyoruz oralarda gecelerin gündüzlere karıştığını.

Ama, biz bir veda anı yaşamaktayız. Vedalaşıp, adresleşip ayrılmalıyız

N. Hanım ağlıyor!
Sabahın onbirinde kalktığımızda, tanımlara sığmaz bir moral ve performansta hissediyoruz kendimizi. N. Hanım bağrına basıyor; üçümüzü aynı anda kucaklayarak öpüyor, öpüyor ve de ağlıyor!
Deprem yaşayan, trafik kazası yaşayan, kadın olan ve hepsinden önemlisi edebiyatçı olan birinin duygusallığı inanılmaz etkiliyor insanı.

Plaj kenarındaki gazinoda, D.-S.-Murat ailesiyle vedalaşmamız biraz daha uzun sürecek.

Çocuklar yine kendi hallerindeyken biz büyükler, masada bir kare oluşturduk.
D.’in gözleri nemlenmeye başladı! Her zamanki açık sözlülüğü ile “Z. Abi, güzel günler geçirdik sizlerinen; bir soru soracam, Allah’ını seversen sana yakışır cevap ver emi?”
Bu soruyu sormaya hazırlanırken ilk kez bu kadar ciddi duruşuna tanık olduk D.’in. Tombul yanakları aniden kırmızılaşmaya başladığında bizi de merak sardı.
“Bizim alevi olduğumuzu bilseydiniz, bizimlen ta başından beri arkadaş olur muydunuz?” dedi.

Şok olmak kaçınılmazdı bu söz karşısında!

“Kız o ne biçim kaygı! Azıcık Demokratız dedik ya yolun ortalarında!” Eşim müdahale etti, “kız D., bizim o kadar alevi dostlarımız var ki, alevi olup olmadıkları hiç ilgi alanımıza girmedi.
D.’ten artmadığı için pek konuşma eğilimi olmayan S. söz söyleme gereği duydu. Anlaşılan kendi aralarında bu kaygıyı paylaşmış olmalılar önceden. Aleviliğin erdemlerinden söz etmeye başladı.

Konunun bu bölümüne son vermeye çalıştım.
“Devlet destekli bir sünniliğimiz var, ancak bundan hiç gurur duymadım. Ama sen aleviliğinle, diğerleri sünniliğiyle dilediğiniz kadar gurur duyup, ondan mutlu olabilirsiniz. Yalnızca dayatmalar kızdırır beni. Ekmek, üretim ve paylaşım sorunumuzu çözebilirsek, gerisi kendiliğinden gelir” diyerek özetledim. Sonra da, evrensel erdemlilik ilkelerinin edebiyatından ve felsefesinden söz edelim” dedim.
D., her zamanki orijinal yüz ifadesiyle, “ Z. Abi, ne dedin sen şimdi? Felsefe-evrensel ne demek, kötü bir laf mı o?”

Cevabını Satılmış’a devrederek, adresleşip, vedalaşıp, hüzünleşip ayrılıyoruz.

Geriye dönüşün hiçbirini sevmezdim, içinde nostaljisi olmasa.
Hayatın bir dahası yaşanabiliyorsa artısıyla, nostaljisi hükümsüz kalır.
Anı dediğimiz olay, bir çerçevelik pozdur aslında.

Hayatın en güzeli, anılar albümünden başka nedir ki?....

1.1.09

yeni yılda

Biberden başka acı,
heyecandan başka sancı görmeyesin

Kafana birşey takacaksan eğer,
o tokadan başka birşey olmasın.

Çok sayıda yılbaşı görmek umut değil,
çok sayıda gülümseme nedeni olacak günler önemli.

Her yılbaşında hayata dair yeni, yıllık proje üretmediysem
Yıl başı akşamında neyi kutladığımı merak edebilirsiniz.

Yeni yılda ölüme bir adım daha yakınlaşıtığımıza mı eğleniyoruz,
"Sürüden ayrılanı kurt kapar"a koşulsuz desteğe mi?

Her yeni yılda benliğimi rektefeye sokamadıysam,
Pasımın üzerideki boya kaç yılbaşı görebilir ki!

"Yeni" pankartını yılın bağrına değil,
Geriden ileriye atabildiğimiz farka yapıştırmalıyız.
zihni ö.

10.12.08

sanatkarın orak-çekici

SANATKARIN ÇEKİCİ BİN ALTINDIR

Fabrikatör, ressama bir tablo siparişi verir,
yarım saat sonra ressam fabrikatörü arar,
"resmin tamam olduğunu, gelirken yanında bir milyon dolar getirmesi gerektiğini" söyler.


Patron şaşkınılığını haykırır,

-ne! ben fabrikatörüm, yarım saatte bir milyon kazanamıyorum, sen bunu nasıl istersin benden!

*parton efendi, ben bu resme yarım saatimi değil, ömrümü verdim. Ben senin gibi fabrikatörlük yapabilirim ama, sen benim gibi ressamlık yapabilir misin? (Hem de bu ülkede?)

* * *




P-M-P (para-meta-para)>:parayla mal alınır, sonra o mal tekrar paraya çevirilir.

Bir malı 10 kuruşa alırken, 15 kuruşa starsanız, +3 kuruş (nakliye ambalaj, stoklama...vs. emği, diyelim ki "2" kuruş hariç) malın değer artışı mıdır?

Hayır, paranın değer artışıdır; yani "artıdeğer"...

Formülde görüldüğü gibi meta paranın iki başlı kıskacı arasında. . .

Paranın gücü, emeğin gücünü işgal ederek, emekçiyi küçümseme kültürünü yaratınca, buna paralel olarak asalaklık da saygın değerler arasına girmiştir.

Asalaklığın değer yitiridiği alan, sadece denkler arasındaki davaranışa indirgenecektir.

"Para(cı) Emekçiyi neden küçümseme kıskacına alsın ki", diyebilirsiniz?

"Küçümseme" başka faktörlerle desteklendiğinde, emeği sömürmesi süreklilik ve güvence kazanır diye düşünülmüş olabilir. Küçümsenmek, sorgulama cesaretinin önemli bölümünü yitirmeye neden olur. Küçümsenenin eline "hayali oyuncaklar" verilerek, oyalanması sağlanır.

M-P-M (meta-para-meta)(ekonomipolitik'ten), paranın sadece mal değişimine aracılık etmesi.

Bu formülde emeğin kutsallığından söz edilebilir. Burada paranın özgürlüğü kısıtlanınca, emek birinci lige terfi eder. Böyle bir kültürde AVANTA sözcüğü alfabemizdeki "Ğ" (yumuşak g) kadar gereksiz olacaktır.

Emeksiz yemek olmayacağına göre, üretmek moda olacak, sonuç toplumsal zenginleşmeyi hızlandıracak, toplumsal zenginliğin akordu yapılarak, bir ömre eğlenme-mutlu olmak için her bireyin payına düşecek kadar yatırım ve zaman ayrılabilecek.



Belki de bu durumda mesai süresi 4 saati geçmeyecek. Belki (belki değil kesin) birilerinin astronomik düzeyde zengin olması önlenecek, o kaygı ve stresten uzak kalıncak.

Herkes (varsa) kendi derdine yanacak, kendi ölüsüne ağlayacak, ağanın ölüsüne sadece ağanın yakınları ağlayacak. O zaman ağa olmayacağına göre.... yurtiçi ve yurtdışı savaşlar da son bulacak.

16.11.08

yeşil kapitalizme öğüt


Bir seçim kazanmak ise düşündüğün,
bir filecik sadaka ver!
İş ver, on yıl sonrasıysa tasarladığın.

Düşünüyorsan yüz yıl ötesini
fırsatları eşitle o zaman.

Bir tek file dağıtırsan bir kez oy’unu alırsın
Bir poşet te kömüre iradesini alırsın.

Oysa,
Yüz kez olur bu destek eşitlersen hakları.
Bir kez balık yedirirsen, birşey olmaz doyunca
Balık tutmayı öğretirsen, doyar ömür boyunca.

(Çin Atasözünden uyarlama)


ya tutarsa?

7.11.08

müzikal gülümseme

BANA BİR KOCA

Ezginin Günlüğü-Bana bir koca lazım (demiş).
Havaların soğumaya başladığı şu günlerde, “insanoğlu-kızı”nın, doğal gaz zammı ve global krizin kışkırtmasıyla, şeytan…...
Boş verelim şimdi şeytanı da,
Parça adeta GÜLÜMSEMENİN KLİBİ olmuş.
Bir alt yazımızda, “gülümsemenin” resmini ararken, gülümsemenin klibini bulmuş olmak gülümsetti doğrusu. O halde, gülümseme krizi devam ederse bu hafta, sebebi bu klip olacaktır:)

Bu müziği ilk kez dinlediğimde, Gerçek (yaşanmış) bir öykü geçti aklımdan.

Tarımın sanayiye peşkeş çekilmeye başlandığı ilk yılların politikası sonucunda,
köy delikanlılarını fabrikaya işçi olarak aldıkları zamanın bir öyküsü.
-Düzenli bir maaşı var adamın. Beyaz eşyaların (çamaşır makinesi, buz dolabı tv. vs) yeni çıktığı zamanlar... artık çeyiz dizerek evlenme vahtı geldi de çattı. Köylü kızı artık işini makinelere yaptırıyo, tüm zamanlarını gocasına ayırabilmenin lady’liğini yaşamak ne gözel.

Adam bu durumda zevkten dört köşe; ama, bir süre sonra kadıncağız hamile kalınca, adamın köşeli keyfi, köşeli jeton olur! Unutkanlık, kararsızlık…kirli çamaşırlar, bulaşıklar, işe geç kalmalar!!!!... keyif kaçmış, "avratsızlık tak demiştir" artık.
Aralarında tecrübeli arkadaşlar var ya aynı yoldan geçilmişti zamanında. Onların bir fikri alınmalı.
Bir çay sohbetinde, bu konuyu arkadaşlarına açmaya karar verir.
Arkdaşlar, benim avrat hasta (hamile) işler birikti, evleneli 5 yıl oluyo; 5 binlira para da biriktirdim; bu parayla bir avrat daha mı alsam, bir otomatik çamaşır makinesi çıkmış ondan mı alsam? Hangisi daha ucuz acaba?
Arkadaşları fayda-maliyet ilişkisini enine boyuna tartışırlar, “bir avrat daha alınmasına” karar verirler.

4.11.08

gülümsemenin enerjisine tetiklenmek

Ara sokakta yürürken, 14 yaş civarı bir çocuğun bana doğru ilgisi ilgimi çekti.
Hayır, ben O’nun ilgisini çektim; hayır o, hayır ben… hayır…
her neyse, çekiştik işte….

Bir anda oyununu terk edip, YILIŞIK bir görünümle bana doğru yaklaştı…
Acaba “spastik engelli” miydi?
Hayırdır inşallah!
Bu yaklaşımın tonunda bir ısrar vardı ki,
Israr-esrar-esrarengiz…
diyalog farz oldu artık.
-Adın ne?
-Cengiz…

Yoksa geçenlerdeki gibi,
“abi bir liran var mı? iki gündür açım da…!!”
diyen adamın “geçim sıtratejisi”yle mi buluşmuştum?
Günde 20 kişiden istenen 1 lira, garantili yövmiye doğrulturdu,
hiç kimse 1 liracığın yorumunu da yapmazdı… gibisinden düşünmüştüm.

Ama, 20 kişiden kaç kişinin aklına gelirdi o ünlü Çin Atasözü?
“Bana balık ikram edeceğine, balık tutmasını öğret”
Tabi bir kereye özel (gerçek açlık olasılığına karşın) yemeğini de yedirerek.

Hayır efendim, yanılmışım, “bu yılışık çocuk” başka meramı dillendiriyordu:
-Abi, sen hasta mısın?
-Öyle mi görünüyorum?
-He abi, çirkin görünüyon; aha hastane şurada yakın…

Farkındalığa tetiklenmekti bu.

-Yok Allaha şükür, hiçbir derdim sıkıntım yooookk (memleketin derdinden başka).
-O zaman gülümsemeyi öğren abi; suratın çok asık!
-Kurusun diye asmıştım ama kuruturken yakmışım demekJ)

Gerçek şu ki, Çocuğun alnından öpmek geldi içimden ama,
elini dostça sıkmakla yetinebildim.



Gerçek gülümsemenin resmini yerli ve yabancı sitelerde bulamadım.
Demek, gülümsemek kolay olsaymış, ayaklara düşermiş.

* * *
Tebessüm:GÜLÜMSEME:
Vikipedi, özgür ansiklopedi

Tebessüm veya gülümseme, fizyolojide özellikle ağzın iki kenarındaki ve gözlerin çevresindeki kasların hareketiyle oluşan bir yüz ifadesidir. Gülümseyen bir simaya veya sık sık gülümseyen bir kişiye mütebessim veya güleç denir.
İnsanlar arasında özellikle zevk ve eğlencenin ifadesi olsa da, istemsiz (gayri ihtiyari) olarak endişenin (
anksiyete) ifadesi de olabilir. Gülümsemenin kültür farkı gözetmeksizin, belirli uyarıcılara (stimulus) verilen normal tepki olduğuna dair birçok kanıt mevcuttur. Çoğunlukla gülümsemenin nedeni mutluluktur. Birçok çalışma gülümsemenin doğuştan gelen bir tepki olduğunu, ve hatta insan ceninlerinin (fetüs) gülümsediğini göstermektedir; yine de vahşi çocukların genellikle gülümsemediği bilinmektedir, bu var olan tezlere karşıt delil olabilir.
Hayvanlar arasında, dişlerin gösterilmesi, gülümsemeye benzese de genellikle tehdit etmek için yapılır veya teslim olma işaretidir.
Gülümsemek sadece yüz ifadesini değiştirmez,
beynin fizik ve duygusal acıyı azaltan endorfinler üretmesine neden olur ve böylece esenlik hissi verir.

30.10.08

BLOG-TÜRBAN-ÜZMEZ üçgeni

BİLMECE:

Nerede
bir beyin
ve
beyin hareketi
görüleee,
üzeri hemen kapatıla!!!

Birine kapatma özgürlüğü
denileee,
diğerine özgürlüğü kapatma

Özgürlüğü kapatılan
14 yaş altı ise,
O’nu “kapatma” yapanın
Yaşı sorulmaya
ki
Akıllar kısadevre yapmayaaa!!!..
* * *
Blogger yasağı kalkmış,
"Yasakçılık" da kalkmış mı?
Üzmez "yatmaktan" kalkmış
Üzmezin "kalkacağı" kalkmış mı?
Doğumuzda uçaklar kalkmış,
"Kalkışma"lar sokaklardan kalkmış mı?
Yani, kalkmak önemli değil, önemli olan, ayakta durmak...
* * *
Bir Bilmecem var çözemediğim.
Beyazın üzerinde siyah leke olsaydı çözerdim,
Oysa siyahın gölgesi bir yaman düşüyor beyazların saydamlığına..
z.ö.

26.10.08

KAPATMALAR

Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir.

T.C. Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi 20.10.2008 tarih ve 2008/2761 sayılı kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir.

Fikir ve inançların YOKSULLUK kavramıyla bağıntısı....
demiştim.

Bir alttaki yazının devamı yazılacakken, yukardaki ilan düştü kucağımıza bir rastlantı olarak.

YOKSULLUK konusunu işlerken, birkaç gün sonra YOK olduk.
YOKSULLUKLARIN NEDENİYLE BÖYLE YOK EDİLMENİN (Düşünce üretmenin)
YASAKLANMASI ARASINDA da BİR İLİŞKİ VARDIR.

Klasik deyimle, "Burası Türkiye"... ama, aniler kısa süreli şok yapar;
geleceğini biseniz bile bu böyledir!

15.10.08

YOKSULLUK

Blog’larda bu günden başlayarak “YOKSULLUĞU işleme haftası ilan edilmiş.
NTV

Kısa bir giriş ile başladıktan sonra, geniş açılımlarını daha sonra yapmaya çalışacağım:


Fikir ve inançların YOKSULLUK kavramıyla bağıntısı:


* Kapitalizm: Sınırsız servet biriktirme tutkusunun ideolojik sistemi.

* YOKSULLUK=Kapitalizmin ve onun tarihteki kökenlerinin toplum üzerindeki egemenliğinin zorunlu sonucu.

* Din’ler, yoksulluğu ortadan kaldırmak yerine, “sadaka sistemi”yle birçeşit yoksulseviciliği yapan, yoksulları, “cennet puanı kazandıran işletme” olarak algılayan bir anlayış.

* Komünizm:Kapitalizmin,ve doğal entropik dengesizliğin insanlık üzerindeki bütün lekelerini temizleyene kadar TOTALİTER, sonra totaliter devletini intihara zorlayacak ve yeryüzündeki tüm ekonomik değerleri sadece MUTLU olmaya harcayacak (ütopik) bir ideoloji.

Sosyalizm:Toplumu oluşturan bireylerin, üretim-tüketim süreçlerindeki fırsat eşitliğinin garantisi ve bu garantinin üzerine kurulmuş olan sosyal yaşam.


Devamı olacak

11.10.08

NERDE KALMIŞTIK

Blog yazarlığı doyuma ulaştı mı ne?
Bilmem! Bana da öyle gibi geliyor.
Ama neden; iyi esiyordu beyin fırtınaları?

* * *

Tanıdık birçok blog yazarı, yoğun bir paylaşım döneminin ardından, emek ve zaman verdiği yazılarını “ayrık otlarının boğmasına” terk ediyor.

Herkesin kendince nedenleri vardır elbette:

Kiminin para kazandığı işine verdiği öncelikten artıramadığı zaman,

kiminin entelektüel çizgisinin -konuları bilimsel düzeyde işlemesi-, azınlığa hitabeden ve bu durumda daha da kısırlaşan ziyaretçi frekansı,

kiminin aykırı düşüncelere tahammülsüzlüğünden dolayı yazarının mekanının tacize uğraması,

kiminin, yeni kurduğu yaşam gereklerinin bu uğraşıya izin vermemesi…

kiminin “okunmazlık-ilgisizlik” nedeniyle yazmaya devamı gereksiz bulması,

yada başka nedenler…...

Nedenler kalıcı olmamalı.
Ağaçtan düşen her sarı yaprak, yeni bir tomurcuğa yer açıyor.
Yandaki blog başlıklarının sahiplerini unutmak nankörlük hastalığına yenik düşmek olur; ilerlemiş hali kanser….

“İnsan düşünen ve sosyal bir varlıksa”,

YAZILI DÜŞÜNMENİN TADI VE vurgusu BİR BAŞKA…

12.8.08

Tayfun TALİPOĞLU


Tayfun TALİPOĞLU Şiirleri'nin en vurgulu bölümlerinden bir demet:

.........

Bazen reytinglere oynarsınız,
bazen gönüllere...
Ben gönüllere çalıştım.

* * *

Herkes, "ilk kendi yaşıyor"

Sanmasa,

Sevdalar da tükenirdi,

Masalları da...

* * *

"Herkese söylediğini

Bana söyleme" diyorsun...

Ama ne varsa sevdaya dair,

Bizden önce söylenmiş, biliyorsun.

Bize düşen, aşkı yalansız yaşamak...

Hadi uzatma da uzat ellerini,


* * *

Beni her ölüm etkiler.

Tanımasam bile üzülürüm

Yitirilmiş ümitlere...

Hiç gerçekleşmeyecek ideallere,

Yaşanmamış sevgilere üzülürüm...

Bu yüzden, korkarım yaşamı ertelemekten.

Ne yapılması, ne söylenmesi gerekiyorsa

Söylenmeli, yapılmalı.

* * *

Sevip de kaçanların hiçbiri,

Yüzyıllardır yakalanamadı.

Firarinin umudu tükenmiyor,

Yaşamadan bitmiyor kör olası...

Ama yine de

HOŞ GELDİN ESKİYEN YÜZÜMÜN YENİ GÜLÜMSEYİŞİ,

Hoş geldin

* * *

Bir tarafımızı Eylül'de budamışlardı,

Kalanı, sevdana kurban...

İçtiğim içkiye seni düşürdüm,

Bu akşam gözlerimi

Küllükte söndürdüm.

* * *

Senin olmadığın akşamlarda

Ömrüm kısalıyor sanki.

Onun için bu defa

Az kararttım geceyi.

* * *
“Mutluluk” ne sormuyorlar

Sen arayıp bulacakmışsın

“Küçük şeylerden” diyorlar mutluluk çıkaracakmışsın

Yalanın daniskası, yanlış ki o kadar olsun

* * *

Önceleri öğretmen

Ebe sonra doktor olmak isteyecekler

Bildiklerinden değil

En yakınlarında hep onları gördüler

Hep onlar olmak istediler

Çalınmış geleceklerinden habersiz

Yarım yamalak düşlerde eridiler

Oysa ne çoktular

Ne kadar çocuktular

--------------------

DÜNLERİN GETİRDİĞİ
Gül derlemeyi bilmez bizim çocukluğumuz

Türkülerde dinlediği kadarıyla tanıdı pembeyi

Adam gibi sevmeyi,

Sevdiği için ölmeyi duyduysa,

Birkaç masaldan

Hepsi o...

Bastığımız kaldırım taşı

Dipsiz bir karanlıktı

Slogan gibi çıkardı postallarımızın gıcırtısı

Sevdalanmak ayıptı

Vakit yoktu anasını satayım

Öyle bellemiştik

Yüreğimizden inanmasak da

Bütün kızlar bizim bacımızdı

Hesap soracaktık vurguncudan

Tefeciden,

İntikam alacaktık işbirlikçiden

Kim ne derse desin

Değişecekti bu düzen

Bu uğurda girmediysen kavgaya

Adam sayılmazdın

Ne mahallende ne okulda

Aç kalmak, en kalitesizini içmek cigaranın

Racondandı

Arta kalanı yaşamın

Burjuva özentisi...

Yumruklaşmış ellerimizde

Tırnaklarımız avucumuzu parçalarken

“Güneşi zaptedeceğiz,

Güneşin zaptı yakın” derken,

Kollarımız ne kadar gergin

Yüreğimiz ne kadar büyüktü...

Sonra biz büyüdük

Büyüdükçe

Yüreğimizi küçülttük

“Yaşamın farkına varın” dediler

Bizim yerimize düşünenler

Öyle uygun gördüler

Acemi olduğumuzdan

Bu kirli dünyadaKimimiz yitip gittik

Çarpık sevdalarda

Para kazanmanın erdeminden söz eder olduk

Kaybettiğimize inandığımız zamanı yakalamak için olsa gerek

Emekle terleyeceğini düşlediğimiz ellerimize

Tutuşturulan

Yeşil yada kırmızı kağıtlarla yetindik

Ve anladık ki sevgilim,

Biz birbirimizi hiç sevmemişiz

Ortasını çoktan geçtik şimdi ömrün

Bir parça şiir, bir parça türkü

Nasırlaşmış yüreklerimizi açabilecek mi ki?

Belki yanlıştı,

Belki göremiyorduk olamazı

Ama doğru olan bir şey vardı

Sonuna kadar insandı yüreğimiz

Zulme direnecek kadar delikanlı,

Bastığımız yeri titretecek kadar kararlı

Ve kendimiz dışında herkese insaflı

Hangimiz özlemiyoruz şimdi o yoksul kaldırımları?

Olmadı,

Olmadı biliyorum da

Bu intikam bizi çoktan aşmadı mı?

İşte yeniden başladık,

Üstelik savaştıklarımızı tanıdık

Şimdi ayrı gibi dursak da

Ayrı ayrı yollarda

Biliyorum dostlar

Gönlümüz hala aynı kulvarda...

-------------------

GİDİLMEMİŞ YOLLAR
Gidilmemiş yollarda

Yaşanmamış sevdaları aramak

Değil bizim işimiz.

Biz yüreğe giden bir yol bulduk,

İz peşindeyiz...

İşte, o izi bir ömür takip etmek,

O, zor iş...


Tayfun TALİPOĞLU

30.6.08

ELEKTRİK "ZAM"PÜLÜ

1 Temmuzda yürülüğe girecek olan Elektrik zammından dolayı, elektrik-ampul ilişkisini bir sorgulayalım dedik. UYGARLIK-EKONOMİK-POLİTİK düzeyimizin altında gizlenen anlayışları görmeye çalıştık.
Buyurun, AMPUL-ZAMPUL HİKAYESİ:





Doğru Aydınlatma: gözü yormayan, kamaşma yapmayan, aydınlatılacak ortam için doğru renkte ve doğru miktarda seçilmiş ışık kaynağı kullanılan ve dekoratif bir biçimde tasarlanmış bir ışıklandırmadır.


Ayrıca, doğru ampulün, "Armut-Ayı" ilişkisine çanak tutmaması gariban tüketici lehine önemlidir.


Tungsten flamanlı ampullerin harcadığı enerjinin %10'u ışık, geriye kalanı ısı olarak harcanır. Bu ısı temmuz ayında "Türban-pardesü" sıcağıyla, laik-antilaik kaynamasına dönüşebilir. Geriye kalan %10'luk ışık ise, "aydın-cahil" sürtüşmesinde kullanılmaya yetmeyecektir.



Kurulan bir siyasi partinin seçtiği "adınlanma" simgesinin özellikleri, aynı zamanda toplumun hangi ekonomik diliminde yaşayanların işine yaradığının da göstergesi olur.


Elektriğe yapılan %21'lik zam %9 enflasyonu sırtından hançerliyor ama, önemli değil, armut ışığında bunu gören az çıkar. Önemli olan şey, bir şekilde ortalığı ısıtarak, bulanık havada, yeni bir tür renkte sermaye sınıfı yaratmaktır.

* * *
GÜNEŞ, ONUN ENERJİ TEKNOLOJİSİ VE SİYASETİ














Bu zam furyasında, ampül de teknoloji de, Politika da BUDUR ama, sömürülmekten keyif almak sadistlikse, YAPACAK ÇOOOK İŞİMİZ YOK....

RAkamlarla Elektrik kazığı: http://haber.sol.org.tr/mansetler/820.html

* * *
G-mailime gelen bir Ampul hikayesi :

sakın denemeye kalkmayın!... ÇOK KOMİK AMA GERÇEK.......!!!!!!
Olayın kahramanları, iki üniversite ögrencisi.. .
Koyu geyik muhabbetinin düğümlendiği durumlardan birinde,bu iki kafadar bir iddiaya girer....
Delikanlılardan biri, odanın tavanında asılı olan ampulü ağzınatamamen sığdırabileceğini iddia eder....
Evet yanlış okumadınız, bildiğiniz 100 mumluk ampulü... ve sığdırır da.
Ancak bir sorun vardir.Ampulü ağzından geri çıkaramamaktadır.
Arkadaşıhayret eder bu nasil iş diye, o da evdeki başka bir ampulü ağzına sokar ve tabiiki o da çikaramaz.
Bununüzerine iki kafadar hastanenin yolunu tutmaya karar verirler. Ağızlarında ampul olduğuhalde bir taksiye atlarlar.
Konuşma zorluğu çekerek güya taksiciyedertlerini anlatırlar.
Taksici bir taraftan gülme krizi geçirirken bir taraftanda 'nasıl olur abi ya, uğraşsanız çıkar, bir asılın şuna, şaka mı yapıyonuz ?' diye söylenmektedir.
Neyse akşamın bir yarısında acile gelirler. Taksici ayrılır.
Doktorlar çocukları beklemeleri için bir odaya alir.
Veeee, aradan 15 dakika geçmeden taksici kapıda görünür; tabii ağzında bir ampulle.
Amcam çocuklara inanmamıs, açık olan bir marketten ampul almış ve denemiştir !!
Şimdi anladınız mı Ampul Partisi'nin Türkiye'de nasıl iktidara geldiğini?
BİR ŞEY OLMAZ DİYE HERKES DENEDİ VE GÖRDÜK ÇIKARAMIYORUZ.
OY VERİRKEN İYİ DÜŞÜNÜN, AMPUL BU SEFER AĞZIMIZDAN ÇIKMIYOR...
YARIN ÖYLE BİR YERE GİRERKİ DOKTORA BİLE GİDEMEZSİNİZ.
BİR DAHA SAKIN DENEMEYE KALKMAYIN!!!

20.6.08

HÜZÜNÇ

"...böyle hafif sakin melankolik." bir isteği oldu sevgili Ebru'nun. Saman alevinin yangınında tavlanan yüreği yaz demeye getiriyordu sanki...

Melankoli (melankolia); mutsuzluk, yalnız kalma istediğir.
‘’Melankoli, hüzünlü olma mutluluğudur.‘’ - Victor Hugo (Wikipedi)

"Hüzünç" süzcüğünü Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mustafa Balbay'dan ilk duyduğumda, ilk işim bu sözcüğün daha önce kullanılıp kullanılmadığını aramak oldu. (Google'da) birkaç kıytırık cümle arasında geçse de yerleşik bir sözcük olmadığı anlaşılıyordu.

Ümit Zileli-M.Balbay ile söyleşirken, ABD'nin AKP'yi artık gözden çıkarabileceğini, AKP'yi İran'a saldırma konusunda, Irak'a saldırmada kullandığı kadar kullanamayacağını anlatıyordu.

ABD'nin, Türkiye cephesinden İrana saldıramayacağını SEVİNÇle karşlarken, yerine başka bir "piyon" yaratabileceğini düşünmek HÜZÜNLE karşılanıyordu.

Sevinç ile hüzün bir araya geldiğinde, "HüzünÇ" ile özetlenebilirdi. Melan-koliyi kolileyip depoya atabilecek bir sözcük türetilmişti artık.

Politikadaki sevinç ile hüzünden melankoli çıkarılamazdı kuşkusuz.

"Seni seviyorum ama kavuşmamıza aşılamaz engeller var"
kıvamında limon kokulu bir cümle bırakıldığında geriye,
sevilmeye değer birinin,
irade dışındaki bir olguyla,
tarihe gömmekle başlayan bir duygu,
yerini melankolik bir duruma bıraktığında,
hüzünç dalgası aşk rıhtımını dövmeye başlanmıştır artık.
Dalga kayadan birşey koparamasa da, altındaki toprağı için için oymayı sürdüreceği kestirilemezdi ki o zaman!

Yürekten kopan üç damlalık hüznün üzerine, sevildiğini hissedişin izdüşümündeki iki damla sevinci eklediğimizde, artan bir damlalık hüznün yakmadığını sanıyoruz.

Ama, saman ateşi gibi içinden yürüyen köz, zararın farkını yürek yorgunluğu masajına döndürüyor adeta..
Çevreniz tarafından standart yaşam algısının dışına taştığınız farkedildiğinde, köşeli parantez içine alınıveriyorsunuz.

İşte o zaman başlıyor yalnız kalma isteğinizi "hüzünç" olarak ifade etmeye. Karmaşık ve de sarmaşık duyguların özeti olarak arşivinize yerleşiveriyor o.

Sevgiliye kavuşamamaktan hüzünçlü, aynı zamanda kalbine bağışıklık kazandıran Fuzuli, sevgilisini yanında görünce, "çıkarın şunu odamdan, onun hayali yetiyor bana" diyerek, melankolizmi Divan Edebiyatına aşılıyordu...
Ve Nazım Hikmet'in Tahir ile Zühre Aşkı da öyle...

"Melankolizm-hüzünçizm" ideolojisi gibi...
Aşk illüzyonu, sevgi savurganlığna götürüyor insanı ama şöyle formüle edenler de var:

*akilli erkek + akilli kadin = ask (sevinç)

* akilli erkek + aptal kadin = iliski (hüzünç)

* aptal erkek + akilli kadin = evlilik (hüzünç)

* aptal erkek + aptal kadin = hamilelik(sadece hüzün)

(parantez içi ekler bana aittir, çok linki olan bu formülün asıl kaynağı bilinmiyor)

9.6.08

Petrol Zammına Eylem Çağrısı


Petrol fiyatlarındaki artışa karşı bir eylem çağrısı var. Aslında anlamlı ve yararlı bir eylem olduğunu düşündüm.
Ancak, "bir rekabete alet edilme olasılığı kokuyor" sanki?
Neden iki benzin şirketi hedef seçilmiş olabilir özellikle?


TOTAL VE SHELL,
birinin Hollanda, diğerinin Fransız Şirketi olduğu söyleniyor.



Bu iki şlirketin, Suudi Arabistan'da 2 milyon dolarlık bir yatırım ile, bulunacak petrolün %70'ine sahip olacağı söyleniyordu (Milliyet 2003)
Shell'in Turcas Petrol'ü bünyesine katmak için uzun süredir yaptığı görüşmeleri sona getirdiği konuşuluyor.(Sabah Gazetesi 2005)
Protesto edilmeyecek olan diğer şirketlerin petrol aldığı kaynak, protesto edilecek olan bu iki şirket olacağından, kendimizi kandırmış olmayacak mıyız?
Yıl 2008, Petrol fiyatlarında dünya birincisi olduğumuzun hesabını kimlerden soracağız?

Burnumuzun dibindeki -hem de halkı din kardeşimiz olan Arabistan, dünyanın öte ucuna petrol geliri kazandırsın da, dünyanın öte ucundaki petrolün fiyatı, bizdekinin 1,5 -3 katı daha ucuz olsun!!!

Bu kapsama denk düşen güncel bir konu olan Arap kültürünün ürünü "türban ve benzeri" konulardan artarsa, hükümetlerimiz-partilerimiz ,bunları düşünmeye zaman ayırabilirler belki diye umutlanabilir miyiz?(!)

Dar anlamda düşündüğümüzde, "vergisini doğru dürüst veren bir yabancı şirket, vergi kaçıran yerli şirketten üstündür" diyebiliriz. Sermayenin globalizasyonu bu kapsamda anlamını bulur.

Geniş anlamda düşündüğümüzde (ki hep öyle olmalı ) sermayenin vatanı yoktu?

Oysa emeğin hiç vatanı olmamıştı.

Emeğin vatanı olsaydı, aç bıraktığımız 3-5 milyon insanımız "Gavur ülkelerine" demir atmazdı. Aynı zamanda o itilmiş insanlarımız o gavur ülkesinde aynı petrolü bizden %50 daha ucuz kullanmazdı.


Konumuz tam da bu nokta değil ama, petrol zammı protestosu için seçilen şirketlerin yabancı olmaları, bazı çelişkileri de düşünmemize neden olamakta.

Herşeye rağmen, pratik olarak, bu PROTESTOYA VARIM diyorum. Gelen e-postadaki yazıyı aynen yayınlıyorum:

* * *

İlginç bir öneri.. denemeye deyer.. Bana geldi iletiyorum..


BENZİN FİYATLARI

İyi Günler,

Benzin fiyatlarının, birkaç ay içinde bugünkü

seviyelerden (3,39 YTL/Litre) % 20 oranında artış

göstererek

4,20 YTL/Litre

seviyesini ulaşacağı söylenmektedir.

Fiyatların inmesini mi istiyorsunuz?

BU MÜMKÜN !

Bu nedenle harekete geçmeliyiz.

HEMEN ve aklımızı kullanarak!

Geçen yıl, ‘Bir gün benzin almayın!’ diye boykot

önerileri yapılmıştı.

Petrol şirketleri buna gülmekteydi, çünkü pazartesi

günü almadığımız benzini salı günü alacağımızı

biliyorlardı.

Bu onlar için küçük bir aksaklıktı ama problem

olmamıştı.

Bir kişi olabilirliği yüksek bir plan oluşturdu ve

EĞER İSTERSEK

GERÇEKLEŞTİREBİLİRİZ !

diye yola çıktı. Okumaya devam edin ve ikna

olursanız bize katılın.

Kurşunsuz benzin’in litresi şu anda Fransa’da

2,45 YTL/Litre

BU BÜTÜN PETROL DEVLERİ TARAFINDAN

SOYULDUĞUMUZUN FARKINDAYIZ DEMEKTİR.


Hatırlarmısınız, fiyatları 2 YTL’ye çıkartırken

dünyada petrol rezervlerin tükenmeye

başladığını söylüyorlardı. Şu anda petrol kıtlığı

falan yok ve 35 yıl öncesinden daha fazlasına

sahipler. O zaman petrol fiyatları 0,20 Euro/Litre

idi.


Bu nedenle agresif bir yol izleyerek tüketicilerin her

zaman borsaları ve fiyatları kontrol ettiklerini

göstermemiz gerekiyor. Fiyatların düşüşe geçmesini

sağlamak için, petrol şirketlerinin en hassas oldukları

bölgelerinden vurmak gerekiyor:

BU DA ONLARIN CÜZDANINDAN DEMEKTİR!

BUNU GERÇEKLEŞTİREBİLİRİZ!

NASIL MI?

Hepimizin, araçlarımıza bağımlı olduğumuzu

biliyoruz ve benzinsiz bir yere gidilemeyeceğini

biliyoruz. Buna rağmen, fiyatlar üzerinde büyük

bir etki yaratabiliriz:

ORTAK HAREKET EDEREK

bir FİYAT SAVAŞI

başlatabiliriz!!!


Önerimiz:

Sene sonuna kadar aşağıdaki iki petrol

şirketlerinden BENZİN ALMAYALIM:

TOTAL VE SHELL


Bi Düşünün!

En büyük iki petrol şirketi benzin satamadığı

takdirde fiyatları zorunlu olarak düşürmek

zorunda kalacak ve bu da hemen fiyat indirme

savaşını tetikleyecektir. Hedefimize ulaşabilmek

için ise milyonlarca TOTAL ve SHELL

müşterilerine ulaşmamız gerekiyor.


YAPILMASI

GEREKEN ŞU!

Ben bu maili yaklaşık 30 kişiye gönderiyorum. Bu

gönderdiklerimden hepsi 10’ar kişiye daha

gönderse 300 kişiye ulaşmış oluruz.

Bu 300 kişi ise 3.000 kişiye gönderecek....

Bi sonraki derken gönderim 3 milyon kişiye

ulaşır, vs..

Hepimiz aynı gün 10’ar kişiye iletirsek, bir hafta

içinde! bu petrol devlerine savaş ilan etmiş

300 MİLYON kişi olabiliriz


EVET,

KAZANABİLİRİZ,

ANCAK.......

Hedefimize ulaşana kadar;

TOTAL ve SHELL

haricindeki benzin istasyonlarından

ALMALIYIZ

Bu nedenle bu e-postayı iletmenizi rica ediyoruz!

VAR MISINIZ bu savaşı kazanmaya?




19.5.08

KÜRESEL K(E)RİZ

Amerika’da “Mortgage krizi”, “peyk”indeki ülkeleri de krize sokmuş!
( kötü kader!..)

Tabi ki öyle olacak, alçakta durursan, ağzına girenin değil, kıçından çıkanın kokusunu duyarsın.

Nedense,
Amerika’daki işçilerin, siyahların, kırmızıların, esmerlerin “krizleri” hiçbir ülkenin “iş adamlarını” krize sokmuyor!

Bizde krizlerin yaşamasında birilerinin çıkarı varsa onun adına “canavar” derler: enflasyon canavarı, terör canavarı, trafik canavarı..yani, yakasından tutulacak olan adres kendileri değil, canavarlardır.

Küresel kriz de çift başlı canavara benzer:
1-Mortgage ekonomik
2-Kuraklık krizi …

Bir bankanın bir başka bankadan ya da borsadan paralarını çekmesiyle (ABD'de böyle olmuş) dünya ekonomisi sallanıyorsa,
Bunun yansıması olarak, sadece yoksulların başı sallanır.

Buna karşılık hiçbir soygun, yolsuzluk, kara para, sömürü mekanizması.. gibi olaylardan hiçbir yoksul olumsuz etkilenmez. (nah etkilenmez demelisin içinden)

Atmosfer tabakasının delinmesiyle kutuplardaki buzların erimeye başlaması arasında kuraklık ilişkisi kurulur.
Buzların erimesi, sıcaklığın artması ve bunlara bağlı olarak KURAKLIK ve sonucunda gıda kıtlığının baş göstermesi....

Ne yapmalı bu durumda?
Elbette piyasa ekonomisi kuralları işletilmeli, yani, yaşama dair her şeyi birkaç misli pahalıya tüketilmeli. Bunun diğer ayağı ise, ücret ve dar gelirlerin düşürülmesi olmalı.

* * *
Durum o kadar karmaşık mı dersiniz?
Bence işin püf noktası “kerizlik”te yatıyor.

"Küresel Kriz" dedikleri olayın asıl adının "kapitalizmin 4. bunalım dönemi" olduğunu işaret eden düşünürlerin öngörüleri önemsenmelidir.

Küresel kriz servet stokçularının kar akışını yavaşlatmaktan öteye bir risk daha taşıyor (kendilerine göre): köle-efendi ilişkisinin sorgulanması olasılığı...


"küresel krizin düğümü nasıl çözülür" diye bir anket koyduk yan tarafa. Bu ankete, 9 değerli konuk cevap vermiş:) Onlara teşekkür ediyoruz.

"küresel krizin düğümü nasıl çözülür"?
a- Yoksullarıntırnakları uzarsa :%11
b- G 8'lerin G noktsına çomak sokulursa:%11
c-Krize neden olanları Sosyalizm çarparsa:%22
d-küresel kriz kördüğüm olmuş, çözülemez:%55

* * *

başlıkta olduğu gibi asıl amaç "kriz-keriz" ilişkisinin nüvesini dağıtmaktı.

Marks ve Engels, kapitalizmin birkaç kalp krizinden sonra öleceğini demişti de çoğu keriz inanmamıştı... (kendileri bilir)

Biraz da alıntı:

"Kapitalizmin
1. bunalım dönemi yaklaşık 18 yıl,
2. bunalım dönemi 27 yıl sürmüş,
3. sü ise 1945'den bu yana devam etmektedir.

3. bunalım döneminde emperyalist ülkeler sosyalist sistemin varlığını kendilerini tehdit edici unsur olarak gördüklerinden aralarındaki çelişkiyi yumuşatarak, uzlaşmacı, entegrasyoncu bir tutum takındılar. Kendi aralarında çıkabilecek bir savaştan, askeri çatışmadan kaçındılar."

"Emperyalist dönemde temel anlamda 3 büyük çelişkiden bahsetmek mümkündür.
Birincisi; emek-sermaye çelişkisi, yani proletaryanın burjuvaziye karşı mücadelesi.
İkinci çelişki; çeşitli tekeller, finans grupları ve emperyalist devletler arası çelişkiler, yani emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişkiler.
Üçüncüsü ise; emperyalistlerle sömürge halkları arasındaki çelişkiler."


Eee? nolacak bu çelişkiler varsa?

Bu kadar çelişkiyi sırtında taşımak ahmaklık değilse, ayağının altında köle görme sadistliğinden başka birşey olamaz. (günümüzde köleliğin ortadan kalktığını değil, sadece şekil değiştirdiğini unutmayalım)

* * *
Son olarak, Z. Ö.'den (K)özlü sözlerle bitirelim:

-Krizler bağırsaktaki gaz sıkışmasına benzer, vücudu terk etmedikçe sancısı bitmez.
-Krizlerin varlığı kerizlerin çokluğuna bağlanabilir ancak.
-ÇANTADA KEKLİK olan kerizlerin ekonomik-kredi notu (arada bir) yükseltilir.
-Engin eşeğe çıkan çok olur.

zihni örer

6.5.08

ÇEŞİT-LİMİ'LER

Tren gelir hoş gelir,
ley ley, limi limi ley.
İçi dışı boş gelir,
Limi limi güzel gel bize.

"limi" ve "ley" kelimelerinin anlamı Türkçe sözlüklerde bulunamadı. Olsuuun, ülkemizde her şey anlamlı olmak zorunda mı ki?


* * *

Bektaşi'nin biri, kafayı hafiften firiklemiş,
"batsın bu dünya" şarkısını söylüyormuş durmadan.
Arada bir de, notasız, "batsın bu dünyaaaaa" diye de bağırıyormuş.

Başbakan'ımız Tayyip Erdoğan bunu duymuş, yanına çağırmış Bektaşi Hoca'yı.
-Söyle Hocam, "neden batsın bu dünya"?

Hoca, "batsın tabi ki, belki altı üstünden iyidir"
demiş.

İstanbul emniyet müdürü de oradan geçiyormuş o an,
"hoca sen gomonist misin, yoksa ergenekon çetesi üyesi mi..?" (görüldüğü gibi "hoca" kelimesi Bektaşi'ye atfedildiğinden küçük harfle söylenmiş)

-"Neden soruyorsun müdür bey?"
-"Ne bileyim, KAOS yaratıyorsun da ŞU GÜLLÜK GÜLİSTANLIK VATANIMDA?"

"Hee ya" demiş Hoca, "sadabad bahçesinde durum öyle, sen gel bir de, bizim pencereden bak sıkıyorsa...."

* * *
Sağcı ve solcunun aşk hakkındaki anlayışları tartışılıyordu. (adını hatırlayamadığım) bir dost dedi ki,

-Solcunun aşkı olmaz, hesabı olur.
etkili bir vurguydu, yarım saat düşünülmeliydi bu sözün felsefi çerçevesi...

-Düşünüldü, karar verildi:
OYSA SOLCULUK TA AŞK GİBİ KALBİN OLDUĞU BÖLGEDEN ATARdı (hem de atardamardı)
Yani göğsünün sol yanından...

* * *

Yandaki anketimizde görüldüğü gibi, küresel felaketin alarm çanlarını öttürdüğü bu sıralarda insanlığı, açlığın beklediğini haykırıyorlardı.
Bunun açıklaması özetle şu idi, "kişi başına düşen gıda miktarı azalacak."

Gıdaların azalacağı bir döneme denk getirilen "ÇOK Çocuk YAPIN" pompalamasında bir hikmet olmalı? Ama ne?

* * *

Mazot fiyatlarıyla mazotlu araç vergilerini birlikte artırmanın sonucu ne olabilir?
Cevap:Araçtan kaçamak ( satmak) istersiniz, alıcı adayı da sizin gibi düşündüğünden, almaktan vaz geçer. Yani satamazsınız. Kullanmak zorundasınız, vergi yükü altında inlersiniz. Hurdalığa atsanız, içinde dop dolu alın teriniz gidecek!
Yaninin yanisi, köşeye sıkıştırıldınız, çünkü, yukarıdakiler halkını ÇOK SEVİYOR.

2.5.08

1 MAYIS EMEKÇİ BAYRAM--Küba'da

Küba Tv'den:(görüntü kastığından kaldırıldı)

Göz kamaştıran küçük oyuncaklarla yoksullarımızın ruhları ipotek altına alınadursun, Küba ile Türkiye'de yaşam farkına bir göz atalım.
Kübalıyı kıskanmamak elde değil. Onur farkıyla ileride olmak bile çok şey.....

* * *

KÜBA'DA HAYAT
arşivimden
Yarım yüzyıldır süren katı bir ambargo ve ekonomik rekabet koşulları altında, Küba’daki okur yazarlık oranı bir yılda, diğer Latin Amerika ülkelerinin ve ABD’nin kırk yıldır ulaşamadığı bir seviyeye yükseltildi. Ülkenin çocuklarının %100’üne ücretsiz eğitim sağlandı. Okullardaki devamlılık oranı yarımküredeki en yüksek seviyedir; bu oran anaokulu ve dokuzuncu sınıf arasında %99’dur. Ortaokul öğrencileri, anadil ve matematik bilgisi alanında dünyada birinci sırada gelmektedir.
Ülkemiz aynı zamanda, dünyada, en fazla öğretmen ve sınıf başına düşen öğrenci sayısında da birinci sıradadır. Fiziksel veya zihinsel yetenekleri olan bütün öğrenciler bu alanlara özel okullara alınır. Bilgisayar eğitimi ve görsel-işitsel metotların kullanımı, hem şehirlerde hem de köylerde bütün çocukların, gençlerin ve yetişkinlerin hizmetine sunulmuştur.
Dünyada ilk kez, daha önce eğitim almamış ve çalışmamış, 17-30 yaşları arasındaki bütün insanlara, bir yandan maddi destek verilirken diğer yandan yeniden eğitim görme fırsatı tanınmıştır. Bütün vatandaşlarımız, anaokulundan doktora eğitimine kadar her tür eğitim hizmetini tek kuruş ödemeden alabilmektedir.
Bugün ülkemizdeki üniversite mezunu, aydın ve profesyonel sanatçı sayısı Devrim’den öncekinin 30 katıdır.Bugün ortalama bir Küba vatandaşı, en az 9 yıl eğitim almaktadır. Kasıtlı cahil bırakma diye bir şey Küba’da yoktur. Ülkenin dört bir yanında sanatçıların yetiştirilmesi için kurulmuş sanat okulları ve buralarda çalışan sanat öğretmenleri vardır; bu okullarda 20,000’den fazla genç insan yeteneklerini geliştirmektedir. Bunun aynını on binlerce genç insan meslek okullarında yapmakta ve sonra da profesyonel eğitimine devam etmektedir. Üniversite kampusları giderek ülkenin bütün kasabalarına yayılmaktadır.
Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir eğitsel ve kültürel devrim olmamıştır, Marti’nin “kültür olmadan özgürlük olmaz” inancına da sadık kalarak, yakında Küba bilgi ve kültür alanında dünyadaki en iyi dereceye ulaşacaktır. Ölü bebek doğumu oranı binde 60’tan, binde 6 – 6.5 seviyesine düşürülmüştür. Bu oran, Patagonya’dan ABD’ye, yarımküredeki en düşük orandır.
Ortalama yaşam süresi 15 yıl artmıştır. Çocuk felci, sıtma, neonatal tetanos, difteri, kızamık, kızamıkçık, kabakulak, boğmaca, dang gibi bulaşıcı hastalıklar yok edilmiş; tetanos, meningokok menenjit, hepatit B, homofil menenjit ve tüberküloz tamamen kontrol altına alınmıştır. Bugün ülkemizde başlıca ölüm nedenleri çok gelişmiş ülkelerle aynıdır; kadiyovasküler hastalıklar, kanser, kazalar ve benzeri, ancak bizde daha az vaka görülmektedir.
Önemli bir yenilik de çok yakında yapılacaktır; tıbbi hizmetler halkımıza daha yakın yerlere taşınacak, sağlık merkezlerine giriş kolaylaştırılacak, böylece daha fazla hayat kurtarılacaktır.

Genetik, doğum öncesi veya doğum sırasındaki nedenlerden kaynaklanan sorunları en aza indirmek için yapılan araştırmalar sürmektedir. Küba bugün, kişi başına düşen en fazla doktor sayısına ve en yakın takipçisinin iki katı kadar doktora sahiptir. Araştırma merkezlerimiz, en ciddi hastalıkların tedavisini bulmak için aralıksız çalışmaktadır. Kübalılar dünyadaki en iyi sağlık sistemine sahiptir ve ilerde de bütün sağlık hizmetlerini ücretsiz almaya devam edeceklerdir. Sosyal güvenlik halkımızın tamamını kapsamaktadır.
Küba’da insanların %85’i ev sahibidir ve bunun için vergi veya benzeri bir şey ödemezler. Geri kalan %15 sembolik bir ücret olarak, maaşlarının %10’unu ödemektedir. Yasadışı uyuşturucu kullanımı nüfusun önemsiz bir kısmını içermektedir ve bununla kararlı bir biçimde mücadele edilmektedir.
Kimsenin umudunu şansa bağlamaması için piyango ve bunun gibi kumar oyunları Devrim’in ilk yıllarından itibaren yasaklanmıştır.Küba televizyonlarında, radyolarında veya yazılı basınında hiçbir ticari reklam yayınlanmaz. Bunun yerine, sağlık, eğitim, kültür, beden eğitimi, spor, hobiler, çevreyi koruma ile ve uyuşturucu, trafik kazaları ve diğer sosyal sorunlarla ilgili anonslar yapılır.
Bizim medyamız eğitir, zehirlemez veya yabancılaştırmaz. Bizim medyamız ahlaksızca tüketen toplumları yüceltmez. Heykeller, resmi fotoğraflar, sokak veya kurum adları gibi yaşayan devrimcileri kültleştirme gibi bir şeye rastlanmaz. Bu ülkenin liderleri insandır, ilah değil.Bizim ülkemizde, paramiliter güçler veya ölüm timleri yoktur, insanlara karşı şiddet asla kullanılmamıştır. Yargısız infazlar veya işkence gibi şeyler asla söz konusu değildir. Bu ülkenin insanları daima kitlelerle Devrim’in getirdiği yenilikleri desteklemiştir. Bugünkü kutlama da bunun kanıtıdır.
Bugüne kadar başarılanlar açısından ülkemiz dünyanın geri kalanından aydınlık yıllarla ayrılır.
Yurtiçinde ve yurtdışında insanlar ve halklar arasında kardeşliği ve dayanışmayı destekliyoruz.Yeni kuşaklar ve bütün insanlar çevreyi koruma gerekliliği konusunda eğitiliyorlar. Medya, çevre bilinci aşılamak için kullanılıyor.
Ülkemiz, kültürel kimliğini inançla savunuyor, bir tarafın iyi niteliklerini kültürüne katarken bozucu, yabancılaştırıcı ve aşağılayıcı olan her şeye karşı da savaşıyor.Sağlıklı bir toplumun geliştirilmesi, amatör sporun teşvik edilmesi, halkımızı madalyalar ve takdirlerle dünyanın en üst sıralarına taşımıştır.
Halkımızın ve tüm insanlığın hizmetinde olan bilimsel araştırmalar, birkaç yüz katına çıkmıştır. Bu çabaların sonucunda, önemli ilaçlar Küba’da ve diğer ülkelerde hayat kurtarmaktadır. Küba asla biyolojik silah geliştirme girişiminde bulunmamıştır, çünkü bu bizim geçmişte ve gelecekte bilimsel personelin eğitiminde temel aldığımız ve alacağımız ilkelerle ve felsefeyle tamamen çelişir.
* * *
TÜRKİYE VE BAZI ÜLKELERDE GELİR DAĞILIMI:
Kaynak:http://www.turkforum.net/showthread.php?t=78410
Türkiye, gelir dağılımındaki adaletsizlikte, OECD ülkeleri arasında Meksika ve ABD'nin ardından üçüncü sırada yer aldı. En zengin yüzde 10'luk kesimin toplam gelirin üçte birini aldığı Türkiye'de en fakir yüzde 10'luk kesim ise gelirin yüzde 2.3'üne sahip.
Dünya Bankası'nın Dünya Kalkınma Göstergeleri 2005 raporunda yer alan verilere göre, Türkiye'de nüfusun en yoksul yüzde 20'lik kesiminin gelirden aldığı pay yüzde 6.1'de kalırken, en zengin yüzde 20'nin aldığı pay ise yüzde 46.7 düzeyinde seyrediyor.
Yüzde 10'luk dilimde fark 13 katYüzde 10'luk dilimlere bakıldığında ise daha çarpıcı bir sonuç ortaya çıkıyor. Türkiye'de nüfusun en yoksul yüzde 10'u gelirden yüzde 2.3 oranında pay alırken, en zengin yüzde 10'un aldığı pay ise yüzde 30.7'ye çıkıyor. Yüzde 20'lik dilimlerin karşılaştırılmasında 7.6 kat olan en yoksul ve en zengin kesim arasındaki gelir farkı, yüzde 10'luk dilimlerin karşılaştırılmasında 13 kata yükseliyor.
ABD'de gelir dağılımı daha bozukABD 40.8 olan Gini katsayısıyla gelir dağılımı Türkiye'den daha bozuk ülkeler arasında yer alıyor. ABD'de nüfusun en yoksul yüzde 10'u gelirden yüzde 1.9, en zengin yüzde 10'u ise yüzde 29.9 oranında pay alıyor. Türkiye, dünyanın en büyük ekonomilerinin üyesi olduğu OECD içerisinde de Meksika ve ABD'den sonra gelir dağılımı en bozuk üçüncü ülke oldu.
Meksika'da fark 43 katMeksika 54.6 olan Gini katsayısıyla dünyada da gelir dağılımı en bozuk 16'nci ülke konumunda bulunuyor. Meksika'da en yoksul yüzde 10'luk kesim gelirden sadece yüzde 1 pay alırken, en zengin yüzde 10'un payı ise yüzde 43.1'e kadar çıkıyor. İki kesim arasında 43 katlık fark bulunuyor.
Gelir dağılımıyla ilgili verileri belli olan 69 ülke ise Türkiye'ye göre daha adil bir gelir dağılımına sahip bulunuyor. Bu ülkeler arasında Tanzanya, Tunus, Mozambik, Jamaika, Nepal, Ürdün, Mısır, Endonezya, Yemen, Burundi, Bangladeş gibi ülkeler de yer alıyor. AB geliri daha adil dağıtıyorDünya Bankası verilerine göre gelir dağılımı Türkiye'den daha bozuk herhangi bir Avrupa Birliği, AB'ye aday ya da Avrupa ülkesi bulunmuyor. Avrupa'daki ülkeler gelir dağılımının en adaletli dağıtıldığı ülke grubunu oluşturuyor.
Danimarka, 24.7 olan Gini katsayısıyla dünyanın geliri en adil dağılan ülkesi konumunda bulunuyor. Japonya ise 24.9'la Danimarka'yı izliyor. İsveç, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Norveç, Bosna-Hersek, Özbekistan, Macaristan, Finlandiya, Makedonya, Almanya, Slovenya, Ruanda, Ukrayna, Hırvatistan 30'un altındaki Gini katsayısıyla gelirin oldukça adil dağıldığı ülkeler olarak sıralanıyorlar.

21.4.08

Mim'li hayatlar


Aslıberry “Mim”lemiş, sağolsun değer vermiş.

Zaten mimli herifin biri olduk, geleneksel yaşam biçimini değiştirdikten sonra:)
İş hayatımda mimli, mahallede mimli, askerde mimli, ve hatta aile-akraba içinde de hayatı mimli olarak sürdürmeyi seçmiş olmanın gurur ve şuuru üzerimde…

Mim dediysem, heyecanlanmayın, öyle ahım şahım mimlilerden değil… sıradan, “sempatik ve empatik mim” diyebileceğimiz dozda... Bu bile lüks sayıldıysa özellikle iş yaşamında, terfi ve hak ettiğiniz avantajların bütününü, “ağzınla kuş bile tutsan, bu kafayla sana mevki vermezler” özlü sözünü bir pankart gibi gördüm hep karşımda.

Neden? Mim dedik işte mimmmmmm…

Ya bir de mimli mahkumlar, anarşistler, sakıncalı piyadeler… onların yanında “mimliyiz” demek biraz ukalaca kaçıyor ama, neyse biz de kendi çapımızda mimli yaşadık işte.

Bu mimin özü neydi? Diye zahmet edip sormayın, hemen söyleyeyim:
Toplumsal ve kamusal ahmaklığın her bir zerresinde protest davranışlardı. Protest davranışların alt yapısı nedir? Diye sorabilirsiniz. Sormayın onu da diyeyim:Kamu organizasyonu tarafından verilenden fazla bilgi ve dürüstlük ilkesini kazanmak ve arzetrmektir efendim. Bütün suçum budur, bundan sonrası masumluktur efendim.
Şu koyu sözcüğe bir bakıverin lütfen, “bilgi” diyor.. işte aslıberry’nin bize yüklediği görev (başüstüne) bilginin kaynağı (anası) olan KİTAPtır efendim.
“Kitap” dedim de aklıma geldi, valla aklıma gelen her şeyi yazsam bir roman olur (havam batsın değil mi). Doğru diyorum inanın ki, kitap konusunda….. çooooook zengin bir konudur bildiğiniz gibi.

* * *

Geleneksel-ailesel kültürün uzantısıyla, tamamen “şeriat-İslam” kültürünün en derin (çoğunlukla politik) eserlerini okumak ve (militanca) yaymakla başladım lise sonrası 5 yıl kadar.
İş hayatımın ekonomik yarı-özgürlük dönemine girdiğimde, dışarıda başka bir dünyanın döndüğünü görünce, dünyaya paralel başım da dönmeye başladı.
Doktora danıştım, “kapalı yerden çıkınca, dünya dönüyorken başım da dönüyor. Dünya devam etsin de başımı nasıl durdururuz?” dediğimde, iki duble rakı iç demesin mi!
“Nasıl olur doktor, şu ana kadar hiç günah işlemedim ki”,
“doktor tavsiyesi günah olmaz” deyiverdi birden!
Eee? Rakıyı içersin, , dünya bir yana dönerken, kafayı biraz bulunca başın öbür yana döner. İki zıt kuvvet birbirini nötürler, yani dönen başın durur, etrafını daha net kavrarsın demez mi! Heyecan sevdası bastı yüreğime hemencecik.

Buradan ötesini ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim. (eee, mim ne olacak ya?)
Yani, şu an en son elimde bulunan kitap “hegel felsefesine giriş” bittiğinde, onu yontacak bir kitap sırada bekliyor:”felsefenin başlangıç ilkeleri”/georges politzer.
Bakmayın “başlangıç ilkeleri dediğine, birkaç sayfa çevirdim de, “marksit (diyalektik materyalizm)felsefesi çerçevesinin içini dolduruyor gibi.
Bu bileşimi ayrı bir başlık halinde güncel anlayışa paralel yazmayı tasarlıyorum (inşallah).
Bu Mim başlığına koşut bir düşünce dizisi yapmıştım aha BURADA


SANAL DÜNYAnın KİTAPLARI AĞAÇ KOKMUYOR AMA!



"İnternet icat oldu mertlik bozuldu" diyecektim.... demedim. Suçun internette değil, günlük zamanını planlı ve dengeli kullanamayan bizde olduğunu anladım. Eskiden evden çıktığımızda, diğer işlerin ve başıboş gezmelerin dışında bir de kitapçı vitrinleriyle yüzleşirdik. Sergideki kitapların çeşitli konu başlıklarını gördükçe, kültür dağarcığımızın daha ne kadar boş ve hacmının küçük olduğunu anlardık. Bizi tahrik ederdi vitrindeki kitap dizileri ve onların ağaçsı kokuları...
Günlük yaşamın pürtlettiği stresin ilacını bu vitrinlerde bulabilirdik. Sigara bu yüzden "stressavar" olamamıştı yaşamımda.
Yeni dünya düzeni, yaşamımıza ve içindeki davranışlarımıza yeni bir biçim verince bilgisayar başına kilitlenerek, İslam peygamberinin sözünü tedavüle koyduk farkında olmayarak: “düşmanın silahıyla silahlanmak”.
İnsanları sosyalleşmeden alıkoyan, olası örgütlülüğü moleküllerine kadar dağıtıp, odamızın daracık köşesine sıkıştırıldığımızda, orada kocaman bir dünya yaratmalıydık. Bütün bilgilere ve ortak niyetlere daha rahat erişebilmenin avantajını kullanabilmeliydik.

İnternet ile kitap vitrini arasındaki fark ile, (harcanacak kağıtların ana maddesi olan ormanların gürleşmesi nedeniyle) teselli bulabilmeliyiz.
Bilgisayar ekranında orman yeşilliğinin resmine razı olurken, tutsaklığa arada bir ara verip, gölgesinde uzanabilmeyi ve bazen dalların arasından gök maviliğne doğru "uzun yolculuğa çıkabilme gerçek özgürlüğünü" de kendimize çok görmemeliyiz. Çünkü, bilgiyi de enerjiye ve oradan mutluluğa çeviren oksijendir./zihni örer




Mim gülünü, sevgili Edi’ye


ve


Neverland'a atıyorum.


İlk kez bu kadar isabetli, hem de “12” den vurulmuş mim diyebilirim.

(Ama, sevgili neverland icralık olacak bu gidişle )
Sevgi ve saygılar efendim.

13.4.08

İdam cezasına karşıyım AMA???



HABER: İtalyan gelin öldürüldü
İtalyan gelin ölü bulundu
Gelinlikle dünya turuna çıkan ve Türkiye’de kaybolan İtalyan Sanatçı Pippa Bacca’nın cesedi, Gebze’nin Tavşanlı Köyü Sarıbayır mevkiinde bulundu. Olayla ilgili olarak sabıkalı bir kişi gözaltına alındı

* * *



1-(İdam cezasına karşıyım ama) katil zanlısı "Murat Karataş" gibilerin sayısı -bizde- çoğalarak artıyorsa, örneğin 20 ytl'lik bir cep telefonu için gözünü kırpmadan insan öldürüyorsa; evlerde, sokakta, heryerde, ölümüne yapılan soygun ve bebeklere tecavüz sıradan olay haline geliyorsa,

"suçu", DÜZENSİZLİĞİ SERT ELEŞTİRMEK olan (sözde) "FİKİR SUÇLULARINA" devlet tarafından yapılan şiddet eylemi ve dışlanma-suçlanma cezası diğerinden tehlikeli bulunuyorsa,
suçlu kim?

2-(İdam cezasına karşıyım ama) Murat Karataş gibileriyle,Pippa Bacca'lar arasındaki genel fark, toplumları yöneten insanları seçerken dikkate alınmıyorsa, suçlu kim?

3-(idam cezasına karşıyım ama) tecavüze uğrayan kişi, bir ölüm borcunu hacizle ödüyor ama, tecavüzcü aslında asıl tecavüzü öcelikle kendi (olmayan) insanlığına yapıyor, sonra da sistemin insanlarına ulaşabilme yetenek ve anlayışına yapıyorsa, suçlu kim?

O kendini biliyor ama, O'nun da karakterinde tecavüz varsa, bu üç bilinmeyenli denklemi çözmek isteyeceğini düşünemiyorum!
İdam cezasına değil ama, idam cezasınının nedenlerini ciddiye almayan sistemlere karşıyım.
---------------------------
Konuyla ilgili dost linkler:
Cumhuriyet Forum
Gaykedi
Aslıberry

6.4.08

KAPİTALİST TEZGAH


"en az 3 çocuk yapın" kapsamında:


Sosyalizm, sanayileşmeye atılan ilk adımlarla birlikte, icraatın toplum üzerindeki etkisini de izleyerek, aynı zamanda siyasal tavrını da koyarak, nefesini kapitalizmin ensesinde hissettirmeye devam ediyor.

* * *
Kapitalizm, “kölelik-derebeylik-feodalizm” dönemlerinin “mehter marşı hızındaki” süreci olduğundan, geldiği noktada, sadece üretim araçlarındaki model ile buna uyum davranışları değişti. Yeni adı Neo-liberalizm oldu. Dolayısıyla “milliyetçilik” ekolü, kapitalizmin sınırlarındaki dikenli tellerin adı olmaktan öteye geçemedi.

Neo-liberalizm ise dikenli tellerini, yoksul ülke insanlarının “kontrolsüz emek göçüne” karşı kullandı. Sosyalizm tehdidne karşı, “ önce insan” sloganıyla bazı “insani” mesajlar üretse de, asıl gaspettiği emek değerlerinden pay vermeye gelince, orada arsızlığını gizleyemedi.
Sermaye, sözde, böyle bir milliyetçiliği “değişim kültürüyle” aşmış bulunmaktaydı. (değişmeyen tek şey değişimdir)

Adı, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülke egemenleri, dikenli tellerin iç alemindeki yoksulların nabzını, “dış güçler tehdidine nefret, vatana fedakarlık” koşullanması biçiminde geliştirmeyi görev bilirler. Ülke kaynakları toplumun en uyanık (kendilerine göre en becerikli) sınıfının elinde istiflenirken, yoksullar dış güç tehdidini sayıklamaya devam eder. ("çalış senin de olur")

Savaş zamanlarındaki gibi barış zamanında da fedakarlık hatta ölüm göze alınabilir. Hiçbir varsılın böyle bir fedakarlığı üstlenmeyeceği bilinse de… onlar savaş zamanlarında sığınacak bir ülke bulsalar da…
Ama, bir toplum yaşamında savaşların ömrü kısa, barışların ömrü daha uzun olduğu halde, egemenler vatandaşlarına hep savaş koşullarını dayatırlar. Slogan şudur özetle: UCUZ ÇALIŞ, İTİRAZ ETME. Vatanseverliğin (milliyetçiliğin) ölçütü budur(!)
Bu ölçütlere itiraz edildiği görüldüğünde kapitalizm, “vahşi” yüzünü göstermeyi ihmal etmez.

Böylece, kendi halkının emek değerleriyle büyük güç edindiklerinde, artık uluslar dışına taşma zamanı gelmiştir.
* * *
Barış zamanlarında yatırım ve kar kavramı (pazarlama) daha çok “ikna olgusu”na muhtaçtır.
Büyük şirketler yine kendi güdümlerinde olan hükümetleri de devreye sokarak, zayıf ülkelerde çıkarlarını kollamaya devam ederler. Artık, emeklerini istiflediği kendi halkına, ranttan pay verme zamanı gelmiştir. Çünkü, daha ahmak ve ucuz insan yığınları bulunmuştur artık. Bu aşamada kendi halkının yaşam düzeyine şükretmesini ve ahmaklara model oluşturmasını sağlamak için, bizim gibi “beterleri” göstermesi yetmektedir. Kendilerine hizmet ettirebilecek ucuz insan bulabilmekte zorlanmazlar. Bu nedenle nüfus çoğaltma gibi, “dış güçten” sakınma ve fabrikasını ucuz emek ile çalıştıracak güç bulamama gibi dertleri kalmamıştır. En azından, emekli ücretleriyle, doğası bakir (istese de sanayileşememiş) ülkelerde tatil yapabilirler. Böylece avunabilirler.

Ama bu gidişin doyum (tıkanma) noktası, yeni bir savaşın başlangıcı olduğunu her sıradan insan fark edemez. Vietnam ve Irak halkının ABD’ye direnişleri ve dünya savaşları bu durumu izah eder.

“ikna olgusu” demiştim. İşte burada, LİBERAL felsefenin “neo”su devreye sokulmaktadır. Sıcak savaşlardan daha ucuza gelen bir yatırımdır bu politika. Hele de karşıdaki ülke politikacıları vizyonsuz ise, kendi ailevi çıkarını sinsice öne almışsa, liberal politikaya hizmet etmesi kaçınılmazdır.
Artık kendi milliyetçilikleri içerdeki yoksullarının avuntusu ve savaş zamanı kullanılabilecek bir araç olarak yedekte durmaktadır. Şirketlerin adımları uluslar dışına taştığında, milliyetçilik itici ve sevimsiz bir kavram olarak alınmaya başlanacaktır.

Vahşi kapitalist, sosyalistin emek hakları için sınır tanımayan “enternasyonal” fikrini lanetlerken, “sermaye hakları “ için Liberaller, bu kavramı da ipotek altına almışlardır.
Artık, muhtaç hatta ahmak toplumların hükümetlerine talimat verebilecek kadar ileri gidebilmektedirler. En azından kontrol mekanizmalarını besleyebilmekteler.

* * *
Serbest piyasada “değeri “ arz ve talep belirlerdi. Bir mal piyasada ne kadar az ise, fiyatı o kadar yüksek olurdu. Ya da tersi. Emeği de alınıp satılan bir MAL yerine koyduklarına göre, Başbakan’ımızın çok nüfus –hem de genç nüfus-istemesinin altında yatan sır tamamen açığa çıkmaktadır.
İşsizlik ortamında, bir kardeşin kendi kardeşine hatta babasına rakip olduğu bir toplum düzeni nasıl etik(ahlaki) olabilir?
* * *
Yukarıdaki yorumlar çerçevesinde, yoksulların bu tuzağa düşme gerekçelerini anlamak oldukça zordur...

'ÜÇ ÇOCUK' TARTIŞMALARI-
'Üç çocuk' tartışmalarına değinen Erdoğan, şunları söyledi; Ben evlendiğim zaman zengin bir ailenin çocuğu olarak evlenmedim./ Milliyet Gazetesi


Ekonomi Dergisi Forbes, dünyanın en zengin şirketlerini ve hükümet adamlarını açıkladı. Türkiye'den 14 şirketin listeye girdiği kaydedilirken, Başbakan Tayyip Erdoğan ise en zengin devlet ve hükümet başkanları sıralamasında sekizinci sıraya girdi. Tayyip Erdoğan kralların ve prenslerin ardından listedeki ilk parlamenter olarak dikkat çekiyor. //SolGazete

Başbakan devam ediyor,
“Sakın ha doğum yapmayın diyenler bu ülkenin yararını düşünmüyor. Şu andaki nüfus artış oranı ile devam edersek 2037 yılında Türkiye'nin nüfusu yaşlı nüfus haline gelecektir.Ben hesapla, bilimsel konuşuyorum. Artması lazım bu oranın. Bak Avrupa ağlıyor. Biz yanlış yaptık diyorlar. Bizi de birileri bu oyuna kurban etmek istiyor. Almanya şu anda para veriyor yeter ki doğur diyor ama doğuramıyor."
* * *
Önce öptü sonra öldürdüİşsizlik bunalımı bir aileyi daha yok etti. Diyarbakır'da cinnet getiren adam kızlarından birini öldürdü, diğerini yaraladı. Sonra intihar etti.


* * *
İşsizliğin azalmamasının nedeni yüksek genç nüfus ve önceki yıllardan biriken işsizlik stoku. Nüfusun yüzde 65'i 35 yaşın altında./ YEni Şafak

-SOSYAL GÜVENLİK REFORMU- Konuşmasında Sosyal Güvenlik Reformu'na değinen Erdoğan,"Sosyal Güvenlik Yasası tartışılıyor. Bu yasa ile her doğan sosyal güvence ile doğsun istiyoruz. Ama bu solcular ve onların yanında olanlar buna karşı çıkıyor.

Evet, yakışıyor demagoji bu servet sahiplerine.

Biz isçiden, emekçiden yanayız diyorlar ama bunun karşısına dikiliyorlar. Bunların işçiden yana olmak gibi bir derdi yok sistemi kilitlemek gibi bir derdi var.

a=b=c ise, a=c olur. Yani bu matematiksel mantığa göre, bu sistem sadece işçiden emekçiden yanadır. Solculara ters düşen durum, emekçiye verilen haklardır. (bu başbakan sosyalizmi adam smit ten öğrenmiş belli ki.

Dikili bir ağaçları olmamıştır bu ülkede. Bunlar yıllardır bu ülkede bağırıp, çağırdılar.Benim vatandaşımın ilaç kuyruklarından kurtulabilmesini sağlayabildiler mi? Hani sosyalist, komünist gezinenler bu ülkeye niye bunları getiremediniz? Biz halkımızı ayırt etmeksizin seviyoruz."diye konuştu
* * *
Duyan duymayan da sanacak ki, bu ülkeyi 80 yıldır, kapitalist-liberaller değil de, sosyalist-komünistler yönetmiştir.
EVET, SOSYALİSTELER BU SİNSİ DÜĞÜMÜ ÇÖZMEK İÇİN, BU OYUNLARI BOZABİLMEK İÇİN, SİNSİ LİBERALİZMİN ENSESİNDE OLMAYA DEVAM EDECEKLER, her şey pahasına…… /z.örer

28.3.08

alfabetik MİM felsefesi

Sevgili EDİ

MİMlendiniz... Çekiniz şimdi ordan bi' "alfabe" :P!!!her harfi sizde bi anlama yumruk atıyordur herhalde, e biz de bilek biz de görek gayrı :)
demiş.
sevgi ve saygılarımızı yollayarak, "baş üstüne" demişiz ve kolları sıvamışız.


* * *
Buyurun efendim:
A -Dünyaya ilk gelişimin kutsal mimarı ve Son durağımın olabilme ihtimalini sevdiğim kişi ve şehir: ANNEM ve ANTALYA

B -Mutsuzluğun panzehiri ve evrendeki sırları insanlığın emrine sunacak olan kılavuz, BİLİM

C -Baharat ve sarımsak ezmesiyle desteklendiğinde, rakının vazgeçilmez mezesi, CACIK

Ç -Aslında bahar coşkusunun habercisi ve günümüzde politik oyunların harcı haline gelen Nevruzun can yoldaşı, ama simgeleşemeyen küskün çiçek ÇİĞDEM

D -Sivrisinekleri saz sanatçısı olarak algılayabilen başka devlet yöneticileri olduğu halde, bizde avazından ve öfkesinden hiçbir şey anlaşılamayan, zurnanın can yoldaşı, DAVUL

E -Yeryüzünde en fazla sömürülen, yaşamın birinci derecedeki ihtiyaç maddelerinin mimarı, onlar olmadığı zaman fabrikaların, fırınların, tarımın, temizliğin…vs durduğunu, buna rağmen saygınlığı toplumda dibe vurmuş olan, EMEKÇİ

F -Demokrasilerde eşitlik talebinin asıl öznesi olan, FIRSAT

G -Cinslerinden biraz daha farklı sevdiğim ama uzun yıllar lale ile arasındaki farkı fark edemediğim kır çiçeği, GELİNCİK

Ğ -Torpil ile işe girip de çalışmadan maaş alan kamu görevlisi gibi, alfabemizde istihdam edilen bir harf “Ğ”

H -Ülkemizde daha çok “ön gerekler” yerine getirilmediği için oraya zorunlu düşülen iki kurum, HASTANE ve HAPİSHANE


I -Demokrasi götürülmek adına, o demokrasiyi yaşayacak halkı, demokrasiyi götüren güçler tarafından katledilen ülke, IRAK

İ - Doğada en fazla yeteneğe sahip olduğu halde, doğa ürünlerini en adaletsiz paylaşan varlık, İNSAN

J -Güçlülüğün her yerde geçerli olmadığının ve küçük olmasına karşın, keskin olabilmenin de önemli kanıtı, JİLET

K -“İslam sosyalizmi”ni simgeleyen, içi kırmızı dışı yeşil KARPUZ

L -On parmağında onbir marifetiyle, Rönesans’ın simgesi olma ününe sahip, içinde yaşadığı çağın karanlık sistemi O’na koyduğu üniversite okuma yasağını özel çabasıyla delerek, diplomasız aydın olma vasfını kazanan, LEONARDO DA VİNCİ

M -Leonardo da’nın “vinci”yle şöhrete kaldırılmış olan, en seksi gülümsemenin fotoğrafı, MONA LİSA

N -Yaşamda her şeyin iman’a (teslimiyete) bırakıldığı bu dünyada, ihanet, aldatma ve diğer “yutturmaların” şifresini bozmak için, uyanıklığın dedektörü olacak felsefi anahtar sözcükler, NEDEN, Niçin, Nasıl, Nerede…

O -Şeriata göre asıl amacın, hazımsızların vijdani sorumluluğunu geliştirmek için düşünülmüş olan, ama daha çok “aç”ların gerçekleştirdiği bir eylem, ORUÇ

Ö -Eskiden duvar, nakış gibi işlerde simgeleşmesi düşünülse de, günümüzde kritik politika ve stratejilerin kurgulanması için de düşünülebilecek bir soy ad ÖRER (örmek)

P -İhtiyaçtan fazlası da azı da “egemenlik politikası”nı besleyen, her iki uçtaki miktarıyla insanların birbirlerine işkence etme ve işkence görme aracı olan, PARA

R -Cisimlerin bir saniyelik “seçme” görüntülerinin sürekli olmasını istediğimiz “model” eser, RESİM

S -Hayatımın her anını anlamlandıran, bana kırgın olduğu anları, çayımın şekerini karıştırmayarak ima eden, uğruna hayatımı, hatta özgürlüğümü vereceğim (özelim) kişi …

Ş -“Susun lan, etrafı rahatsız etmeyin” cümlesinin özeti, ŞİŞŞŞŞTT!

T -Mesleğimin biri için çizimlerde kullandığım cetvelim “T” CETVELİ

U -Trafikte geldiğimiz aynı yöne dönmenin yasak olduğunu belirten işaret ama, politikada, kişsel çıkar görüldüğünde, en az bir gecedeki dönüşlerin kınanmadığı bir dönüş şekli “U” DÖNÜŞÜ

Ü -Kadın dediğin bir lir gibidir, gerçekleştirmedikçe ondan ses çıkmayan eylem, ÜFLEMEK

V -O’nun varlığında hayat bandımın yeniden başa sarıldığını düşündüğüm, yaşlanmak ve hatta ölüm “vız gelir” saydığım (kendimi O’nun yerinde gördüğüm) oğlum, VOLKAN

Y -İnsanlar arası ilişkilerde, önlemi alınamayacak en tehlikeli eylem, YALAN

Z -yorumlarımın ve onay’larımın imzası……

Zihni Örer

Mim dalgasını neverland'dan yana atacağım ama, O'nun bu sıralarda blogundan uzun süre uzak kalması mazereti olabilir. Eğer zamanı varsa, bekleriz bu çalışmayı.
1- neverland
2- eleştirel günlük
3- haydar eren
Mimlendiniz baştaki siyah pasaj çerçevesinde.

26.3.08

KÖR VE YOL

Kör döngüler girdabında
"Dönen" başım olsaydı aramazdım.
Bir dolapçı beygiri kurgusunda
Eşeğin yol almadığı malum da
Boynundaki nasır bir garip duruyor bayım...
Döndürülen çıkrıkta sarılıysa yol haritanız,
"Daha gidilecek çook yolunuz var" anladım.



Ampulün iyisini kim yerse yesin de
Modelinin modasını bu fiyata,
Düzenzedelere katıksız yedirmeseniz?

diyorum.


Çağ arıyorcasına basıyorsanız,
Eşeğin sırtındaki semere,
"Daha gidilecek çook yolunuz var bence de.

* * *

Umut, aşk, romantizm bir yana da,
İş ekmek ya da su....
Hem de kör kuyuda bu?
Diyorum bazen.
Akordu bozuk naranızla,
Zorlamalı sırıtkanlığınızla
Gülümsemeye muhalefetiniz çok hoş inanın.
* * *
Bir son "duruş" sarıyor içimi bazen:
Şeytan diyor ki,
Yasal olmayanlar bana,
Yasal dedikleriniz size kalsın.
Ve
Gözü bağlı sayın eşekten ricam:
Önce beni affet,
Sonra,
Ya şeytana uy,
Ya da sonsuza kadar sabret. (z.ö.)

16.3.08

gri ve yeşil sermayenin politik kapışması


Kapitalizmin 3. bunalım dönemi olarak adlandırılabilecek gelişmelerin bizim topluma yansıyan yanında, "dikkatlere kelepçe vurma" manevraları yaşanıyor günümüzde.

Başbakan'ın "türban kaç, kemalizm yakala" oyunundaki kurnazlığını başka nasıl anlamlandırabiliriz ki, ikisine eşit uzaklıktan bakılınca?

Demokrasi isteyenin demokratlığına ait kanıt yok; otoritenin bunlardan fazla yanı yok!

Emeğinin karşılığını talep eden işçilerin, polis copuyla, o da yetmez, eksi 35 derecelik bir soğuklukta basınçlı suyla hastanelik edilmesiyle, cumhuriyet tarihi boyunca sermayeye sınrsız örgütlenme ve koruma sağlandığı halde, emek kesimine linç politikası uygulanmasının arasında ne fark olabilir ki demokratlık iddiası açısından!!!


Al birini vur ötekine, çünkü, aralarındaki rekabet yeşil ile gri sermaye arasındaki iktidar kavgasından başka birşey değil.

* * *

Sözü fazla uzatmadan, değerli konuğum sima (hanım)'ın bu konudaki youmunu, iç odadan çıkarıp, manşetten paylaşmanın yararlı olacağını düşündüm. Kendilerine bu katkılarından dolayı teşekkür ediyorum.


* * *
selam,
Yıllar önce mecburi hizmetini Adıyaman'da yapan bir doktor arkadaşın yaşadığı bir olayı anlatmak istiyorum.
Bölgenin üst düzey komutanı il ve ilçelerde görev yapan doktorları ve diğer sağlık personelini bir toplantıya çağırıyor ve onlara verdiği brifingin önemli bir bölümünü doğum kontrolü başlığına ayırıyor.

Özetle komutanın doktorlardan beklentisi şu: terörle mücadelenin yollarından biri kürtlerin nüfuslarının kontrol altında tutulması, bölgede nüfus planlamasına çok büyük önem verilmeli. Kürtlerin çoğalmasını önlemek doktorlar için milli bir görev sayılmalı. Bu zihniyetin birinci boyutu bu.

İkinci boyutu: yine yaşadığım bir örnekten aktarmak istiyorum.
Kürt olan ancak hayata milli kimlik penceresinden bakmayan bir arkadaşıma diğer bir yurtsever kürt arkadaşım sık sık sorular sorar, "neden çocuk yapmadığıyla ilgili" olarak. Arada bir de espri yapar: kürtlerin çoğalması gerekir diye.

Olayın bir başka boyutu: Bütün tek tanrılı dinlerde doğum kontrolü ve kürtaj günahtır. Kadınların doğurması tüm dinlerde ortak olarak teşvik ve takdir edilir.

Olayın bir başka boyutu: Tüm totaliter rejimler (frankoizm, nazizim, şeriat sistemleri, latin amerika diktatörlükleri gibi) kadını mutfak, çocuk ve kilise (islam'daki karşılığıyla ibadet) üçgeninde görmek ister; bu üçgeni besleyen, onaylayan, kutsallaştıran bir düşünsel ortak paydayı paylaşır.
Kapitalizm bir yandan anneliği kutsayıp yücelterek, bir yandan gebelik sürecini estetize ve romantize ederek, bir yandan da güvenli seksi teşvik ederek kadının üreme sürecini her yönüyle bir ticari sektöre dönüştürür.

Kısacası her tür iktidar (dinsel, ekonomik, cinsel, siyasal) kadın bedeninin denetlenmesi üzerinden kendini var eder. Bunun bir yolu kadını türban gibi bir nesneyle işaretleyip "cinsel nesne oluşunu" mutlaklaştırmaksa, diğer bir yolu da kadının hizmetinde olunan ideolojiye ya da kutsala uygun olarak doğurup doğuramayacağını belirleme yetkisini elinde tutmaktır.

Kadın bedeni her tür iktidar için mutlak tehlikedir. denetlenmesi, kontrol altında tutulması, kendi başına bırakılmaması elzemdir. Ne yazık ki başbakanlarının bu başlama düdüğünü duyan çok sayıda insanın görev başı yaptığına eminim. Çünkü "doğum kontrolünün bir yahudi uydurması olarak müslümanların kökünün kazınmak için icad edildiğine" yönelik kuvvetli bir kanı halk arasında hızla yaygınlaşıyor.

Evet çok kısa bir zaman içinde bir nüfus patlaması yaşayacağız bu kesin. hani köşelerimizde sürekli yakınıp duruyoruz ya benim derdim şu (ortak bir dilimiz olduğunu düşündüğüm herkese o yüzden laf yetiştiriyorum kusura bakmayın lütfen):

Bir başka dünya mümkün diyebilen insanların ortak bir zemini hiç mi olamaz, yani bir çok ayrıntıda farklılaşan ama ortak sözleri de olan insanların bir araya gelişini engelleyen nedir? ne olmasını bekliyoruz?

Şu saçma kapatma davasının da doğrudan akp'ye hizmet edeceği aşikar. Komplo teorilerine inanmayan biri olarak bile yoğun bir "ne oluyoruz" duygusu yaşıyorum açıkçası.
AKP'nin politikaları sermayeyi incitmiyor, askeri incitmiyor, sünnileri incitmiyor, türkleri incitmiyor, erkekleri incitmiyor yani akp bu ülkenin ezel ebed iktidarı olan hiç bir kesimi incitmiyor, ama hala en demokrat parti sayılıyor ve tüm despotluğuyla, tüm iktidarıyla hala en mağdur, en mazlum parti muamelesi görüyor, hala entelektüellerimiz tarafından en fazla himaye edilen parti akp oluyor.
Görünen o ki bu kapatma davasıyla akp'nin mağduriyet havası giderek kronikleşecek ve sonuçları daha dramatik olacak.

CHP ya da MHP ile bu kadar uğraşılması şaşırtıcı bence. Ateş olsa cürmü kadar yer yakacak, giderek kendi dar kanalizasyon borusuna sıkıştırılan iki muhalifliği kendinden menkul partiyle uğraşmanın neresi entelektüel tavırdır bilmiyorum! Yani genel bir eleştirel tavrın nesnesi olacaklar elbette ancak asıl olan iktidara karşı muhalefet örgütlemek değil midir? Kaldı ki chp ve mhp'ye yönelik itiraz gerektiren ideolojik çemberin çok da dışında değil akp.

Sınıfsal mücadeleye gelince: tarihin bu sahfasında, emekçi sınıflar kapitalizmin ilk dönemindekine benzer (hatta daha ağır) bir dönemeçten geçerken, üç yüz yıllık bir mücadelenin kazanımları bir bir yitirilirken eğer ezilen sınıflar tavırlarını sadece iki saatlik işbırakma eylemiyle gösterebiliyorlarsa, zaten söylenecek söz kalmamış demektir.

Yoksulların ortak sesi olacak örgütlü bir oluşum yaratılması yönünde bin yıllık lafazanlıkları bir yana bırakıp ortak bir paydada artık "eylem" için bir araya gelinmeyecekse, bence artık konuşmanın da bir gereği yoktur. Bunca lafa gerek yok. susalım ve oturalım: olacaklar olduğunda bir kahraman çıkacaktır bizi kurtaracak, bir mesih, bir mehdi... En kötü ihtimalle hepimizin kendi küçük kıyameti.

"Ne yapabiliriz"i konuşmanın zamanı değil mi zihni bey? belki buralardan başlar eğer birşeylerin başlama olasılığı varsa.
sevgi ve saygıyla. sima...

Mart 15, 2008 7:40 PM

13.3.08

ŞERİATIN SOPASI ACITMAZ(!) MI?

''en az 3 çocuk yapın!''/ Başbakan R.Tayyip Erdoğan

& & &

…başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları DÖVÜN. /din

Bu iki öğretinin atasözündeki karşılığı:

“KARNINDAN SIPAYI, SIRTINDAN SOPAYI EKSİK ETMEyin”( !!!!)
olabilir mi?


----------------------------------------------------------------------------
90'lı yıllarda bir diyalog:Radikal Gazetesi sayfamda anlatmıştım

-Emmoğlu, duyduğuma göre Fazilet Partisi ilçe yönetimindeymişsin?
*hee, öyle.
-İyi, hayırlı olsun, ne yapmak istiyorsunuz bu millet için?
*İslamı iktidar yapacağız, zulüm bitecek inşallah.
-Ee, şu 3 yaşındaki (kızı) çocuğun başını (türban ile) bağlamışsın bu zulüm değil mi çocuğa bu yaşta?

şakamız da var, buna dayalı olarak:

*Liderimiz kim kızım? “pıyofesöy doktoy necmeddin eybakan”. Bir daha de, amcan duymamış: “pıyofesöy doktoy dediiimmm”:))

-yenilikçiler Erbakan'ı devireceklerimş ama?
*Devirsinleeer, kim hayırlıysa o gelir inşallah.
-Bu gidişle zor iktidara gelirsiniz emmoğlu, 21. Y.y da şeriatı kim ne yapsın!
*Göreceksin emmoğlu, 15 yıl sonra biz tek başımıza iktidarız.
-Nasıl?
*Şimdi siz nüfuz planlaması yapıyorsunuz değil mi?
-Heee?
*İşte biz onu yapmıyoruz ve yapmayacağız. Bizde her ailede 10 çocuk varsa, 15-20 yıl sonra bunların 5’i oy verme çağına gelecek. İşte o zaman göreceksin, tek başımıza iktidarız Allah’ın izniyle.

* * *
Öngörü dediğin budur işte. Fazilet AKP oldu, emmoğlu haklı çıktı!
Ama, diyalogun sonu şu saptamayla bitmişti:Alttaki yorumların özeti niteliğinde bir cümle kurmuştum.

Yani, yoksul bir nesil türeterek, birilerinin iktidar hesabı yüzünden, kapitalizmin felsefesinde boğulmaya hız katıyorsunuz. Bu projeniz, kendi çocuklarınızın geleceğini satmak adına, bir zulüm değil midir?

Oysa biz YAPACAĞIMIZ KADAR DEĞİL, BAKACAĞIMIZ KADAR NÜFUSu hedefliyorduk.


* * *
En az 3 çocuk yapın:

Milliyet Yorum’ okurlarının bu habere yaptıkları yorumlardan aynen kopyaladığım örneklerdir:
Halk bu söylevlere inanıp ta çocuk yaparsa zengin ile yoksulun arasındaki uçurum yüz misli o kadar açılır ki zenginler size apartmanlarının tepesinden kuşbakışı bakarken sizler o çarık çuruk derme çatma oturduğunuz evlerden yukarıya bakarsınız bakın şimdiden söyleyeyim. Bırakın çocuk okutmayı, çöplerden ekmek parçaları toplarsınız.
* * *
Zenginin çocuğu en iyi okullarda yurt dışında okuyup ta işin başına geçip, yönetici, patron olurken sizin zor koşullarda iyi kötü yetiştirdiğiniz çocuğunuz ona işçi, köle olur. Çocuğunuzun gelecekteki kaderini çocuğun kendisi değil devlet belirleyecek. Yoksul ailelerin çocuklarının kaderleri hep böyle olmuştur.
* * *
Öyle uzun vadeli bir plân hazırlanmış ki, ve de o kadar tehlikeli ki anlayan anlar ne demek istediğimi. Çok kurnazlar çokk. . . Ama sökmeyecek bu millete. Boşuna uğraşmasınlar.
* * *
Birinci aşamada din, turban yüzünden ülke birbirine girdi. İkinci aşamada çocuk yaptırttalım da daha da batsın öyle mi. Üçüncü aşamayı da ben söyleyeyim. İşsizlikten, fakirlikten, cahillikten daha da zayıflamış, çökmüş bir ülke. Zenginlere ne olacak dersiniz onlar vahdettinin torunları gibi yurt dışında.
* * *
Bu birazda Fransız ihtilalinde Maria Antoniette'nin "Ekmek bulamayanlar pasta yesinler" sözüne de yakın geliyor bana. Ayranım yok içmeye . . . . . . . . giderim tahteravanla. Halkla dalga geçmeye başladılar. Halkı aptal yerine koyduklarının resmidir.
* * *
Zenginin çocuğu özel okullarda okurken doğacak çocuğumu mahalle mektebinde okutamam. Zenginin çocuğu marka giyinirken çocuğuma işporta giydirmek istemem. Zenginin çocuğu protein alırken çocuğuma haşlanmış mısır yedirtmem. Kısacası kendi cehennemime sokmam. Siz gidi uyanıklar sizi. . .
* * *
Fikri ABD deki abisi vermiştir. ABD Türkiye planlarının içinde bu konuda var. Amaç ülkeyi daha da fakirleştirmek, sağlıksız eğitimsiz, cahil bir neslin oluşmasını sağlamak, zayıflatmak
* * *
Eğitim seviyesi düşük ailelerde genelde çocuk sayısı fazladır. Eğitimli ve zengin ailelerde en fazla iki çocuktur. Kölelere ihtiyaç var herhalde. Yazıklar olsun be. . Türkiye bitmiştir.
* * *
Tek bir sözcük. . oh. . . olsuuunnn. .

7.3.08

8 MART meselesi!

KADIN HAKLARININ türbana İNDİRGENDİĞİ BİR ZAMANDA,
KADINlar gününüzü KUTLAMIYORUM.

Oysa temel haklarda ve güvenlikte eşitlik, yaşam mücadelesine verilen enerjide de eşitliği getirecekti.

Oysa, eşitler arasındaki aşk ve paylaşımın emeği de eşit, anlamlı ve kaliteli olacaktı.

Oysa kadının erkeği sigorta ve geçim aracı, erkeğin de kadını çocuk doğurma makinesi olarak görmesi son bulacaktı.

Oysa nankörlük edenleriniz çoğunlukta ve kazanılmış haklarınızı elinizden alan hükümnetleri koşulsuz besliyorsunuz. Size yarım hak verenle tam hak veren "sistem"e verdiğiniz destekte çelişkileriniz şaşırtıcı!...

Kusura bakmayın ama, bu yüzden, kadınlar gününüzü kutlayamıyorum.

13.2.08

SEVGİLİLER GÜNÜ-2008


2008’in başında, sevgililer günü “çarşafa” dolaşınca, romantizm atmosferinin yerinde alaca sisler tütmeye başladı.
Bir kısım kız evlatlar “çarşaf özgürlüğü”nün zaferiyle, “sevgili” yerine “sevgi” çığlıkları atabiliyor mu bu sis perdesinin ardında? Yooo, haşa…
“Babalar”ın meclis salonunda sevinç gözyaşları dökütükleri görülüyor da, doğası gereği “kız evlatların gözlerinin ta ucunda su-sel barajı helinde bekleyen göz yaşları nerede?” Diye sorası geliyor insanın, bu sevgiller günüde.
* * *
Koca, karısına sormuş, (hep kadınlar beklemez ya)
-sevgililer gününde bana ne almayı düşünüyorsun?
-sevgililer günüde sana kazık al(t)mayı düşünMüyorum,
-ne demek o açıklar mısın sevgilim?
-sevgililer günü satıcıların, 1’i 5’e sattkları gündür. Araştır bak, interetten, her ürünün reklam başlığında “sevgiller günü” var; fiyatların ikinci planda kaldığı gündür bu gün. Bu yüzden sana kazık atmak istemiyorum.
* * *
Kadın, kocasına stem ediyormuş,
-sen benim hiçbir özel günümü hatırlamıyorsun! Doğum günümü, evlilik yıl dönümünü, sevgililer günü…vs.
Koca cevap vermiş,
-sevgilim, geriye kalan diğer günlerini hatırlıyorum ya….
* * *
************Nazım Alpman'dan**********
*****************Fikri Sağlar'dan**benzer makaleler*************

9.2.08

ÖZGÜRLÜK VE TÜRBAN-2

yeni belge:
soner yaçın araştırması, AKP üst düzey yöneticilerinin "kapatma" hikayeleri (türbanlama)

Aşağıdaki makalede, “türbana özgürlük” talebinin arkasındaki çelişkilerden söz ettik.

Birz felsefe yapmanın zamanı....

* * *


Bir kız, türbanı nedeniyle öğrenim hakkından yoksun bırakılmalı mıdır?

Bir de tersinden soralım:

Bir kız, öğrenim hakkını türbana kurban etmeli midir?

Özgürlük bir onurdur tabi ki. Ama mağdurun olaya özgürlük penceresinden değil, din penceresinden baktığı nı anlıyoruz. Evet, din de bir onurdur bazılarına göre.

Biri din cephesinde, diğeri özgürlük cephesinde, İki onur zıt kutupta nasıl durur ki? …

İşin püf noktası bu karmaşada yatıyor sanırım.

“Aşkım için her şeyimi veririm, özgürlüğüm için aşkımı da feda ederim” diyor düşünür.

Burada özgürlüğü getirecek olan şey “türban” mıdır, yoksa bilim-ilim sahibi olmak mıdır?

Bu ikilemden birine zorlandığınız durum için sorulmuş bir sorudur bu. Yoksa, türban takma isteğine dışarıdan engel olunuyorsa, bu özgürlüğün gaspıdır düpedüz.

Bu talebin, “masum bir türban takma özgürlüğü” ile, “dini yaşam biçiminin mevzi kazanımı” olup-olmadığını kamuoyu anlayabilmiş olsa, konuya türban (daha genel deyişle giysi) özgürlüğü çerçevesinden bakılabilir. İşte iki onurun barışabildiği nokta da burası olmalı.

Tartışmacı tarafların din ile bilimi karşı karşıya getirmeleri de rastlantısal bir ilginçlik kazanıyor. Bir çok platformda din ile bilimi barışık gösterme çabaları yüzeysel düzlemde seyrederken, türban tartışmalarında, farkında olmadan yapıldığını düşündüğüm tavırlarıda, bu ikilinin çatışması açığa çıkıyor.

Profesörlük kariyer ya da meslek sahiplerini, bilim-düşünce adamı olarak biliyoruz. Yani bu mesleğin asıl işlevi düşünmek, bulmak ve anlatmaktır .

Başbakanlığın asıl işlevi ise, organizasyon…

Başbakanın bir Profesöre, düşünce üretilen bir konuda SEN SUS, İŞİNE BAK diye azarlamasını, tarafların tartışma konusundaki taraftarlık misyonuyla değerlendirdiğimizde, “engizisyon mahkemesi” halinde görebiliriz. Yani, egemen olan kilisenin, Galileo’yu, “dünya dönüyor” dediği için mahkum etmesiyle eşdeğer bulunabilir.

* * *

A. Öcalan İtalya’da tutuklu bulunduğu sırada, Türkiye’de idam cezası tartışılıyordu. Avrupa parlamentosu Öcalan’ın idam edilmemesi için baskı yapıyordu o sıralar Türkiye’ye.

İtalya’da bir dergi: “ siz Apo’nun idamına insan hakları çerçevresinde karşısınız ama acaba Apo (kendisi) idam cezasına etik olarak karşı mıdır?” Diye soruyordu.

Aynı soruyu türban konusunda sorabiliriz:

Türban takma özgürlğünü istemek pek ala hakkınızdır, bu hakkınıza sonuna kadar saygı duyabiliriz de, acaba, arada bir de olsa, TÜRBAN TAKMA-MA özgürlüğünden yana mısınız?

Daha somut söylem ile: Üniversite kapılarında türban takarken, herhangi bir günde, “bu gün türban takmak canım istemiyor, hem havalar sıcak, hem de saçlarım güneş enerjisinden nasibini alsın” diyebilecek kadar özgürlüğünüz –ya da cesaretiniz- var mıdır?

Dini gerekçe açısından baktığımızda, hiçbir üniversite öğrencisinin, hem de bu çağda saç telinden tahrik olacağını düşünemiyorum. Ama sokakta ve taşrada bulunabilir bu kadar sapıklık.

Sorunun cevabı evet ise, tüm solcular ve sosyalistler, talepleriniz karşısında saygıyla eğilir.

İlim yapma hakkınız ve istikbaliniz açısından bunu önemsiyoruz.

4.2.08

ÖZGÜRLÜK VE TÜRBAN

resmin üzerine "tık" deyin, ezenleri görün

ezilen sadece türbanlı kadın-kızlardır, şekilde görükldüğü gibi, ezenler, iktidar derdindedir. Her iki bakış açısında da kadının kaderi mutsuzluk


Üniversitelerde “türban yasağı”nı kaldıran yasanın tartışıldığı bu günlerde, anlam kargaşası üzerinden yol alınmaya çalışılması, salt oy kaygısının, etik ilkelerin üstüne çıkarıldığını gösteriyor.

Bu tartışmalarda sorun olan iki şeyden biri, tavırların iki yüzlü seyretmesi, diğeri dayatmaların özünde yatan sorunların tartışmaya sokulmaması...

Konunun özü olan ayetlere girilmemiş olmasının nedeni, bilgi yerine doğmatik bağlılığın, çoğunluk üzerindeki bilinç dışı etkisinden kaynaklanmaktadır. Bu da oy potansiyeli olduğundan, kaynaktaki muhataplarınıavını “ürkütmeme” taktiği öncelik kazanıyor.

Demokrasilerin en çürük yanı, oy çokluğunun bütün değerlere egemen olmasıdır….

Çokluk, yaşamın her alanında her zaman kaliteyi ve yararlılığı sağlamadığı kabul edilmelidir.

“türban ve özgürlük” ….

Muhafazakar tarafın çabasında, “Türban özgürlüktür” diye bir iddia kamu oyu önünde yoktur ama, dar alanlarda "asıl özgürlük islamdadır" diye iddialara rastlamaktayız.

Karambol tavır akorduyla, karşı tarafı “yasakçılıkla” suçlayarak ileri adımlar atmaya çalışmaktadırlar. “TürbanA özgürlük” ile “Türban özgürlüktür” arasındaki farka inilmemesi anlamlıdır.

Kemalistlerin politik öncüleri ise, tıpkı politik türbancılar gibi, oy kaygısı ve “rejim rövanşı tehlikesi” nedeniyle, açıktan “özgürlüğün asıl tehdidi türbandır” demek yerine, (birkaç akademisyenin dışında) “laiklik elden gidiyor” ya da “türbanlılar çoğunluğu sağlarsa türbansızlara baskı yaparlar” gibi yüzeysel kaygılarla birşeyler anlatmaya çalışıyorlar. Türbanlıların tamamının kendilerine oy vereceklerine inansalar, sanki herşey süt-liman olacak.

Özgürlük nedir?

Git ve: kullan, ara

En genel haliyle, özgürlük, bağlı ve bağımlı olmama, dış etkilerden(etkenlerden) bağımsız olma, engellenmemiş ve zorlanmamış olma halini dile getirmektedir. Buna paralel baska bir gündelik tanımı, insanın kendi kararlarını kendi istemine ve düşüncelerine göre belirleyebilmesi, ve kendi seçimlerini kendi iradesiyle yapabilmesi olarak belirir. Burada özgürlük bir irade özgürlüğüdür. Türk Dil Kurumu, Güncel Türkçe Sözlük'de özgürlük sözcüğünü şöyle tanımlamaktadır:

"1. Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbestî.

2. Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi durumu, hürriyet."

Özgürlük bu imiş, ya türban nedir?

Türban, “genellikle pamuklu veya ipek kumaştan yapılmış, başa veya fes, kavuk gibi bir iç şapkanın üzerine sarılan uzun baş örtüsü.” Diyor wkipedi, ama bir kumaş boyutu değildir asıl tartışma yaratan. Öyleyse, bağlaycı emir hükümlerine bakalım:

Nur :31, Ahzap:33-59, Nisa:34 gibi ayetlerde, kadının iradesi tamamen hiç olarak görülmüş, birer emirden ibarettir.

Kadın, eğer türbanı dini inanç gereği taktığını söylüyorsa, bunun bir zorlama olmadığını iddia etmesi bir çelişkiden öte, ilgili ayetleri inkar anlamına da gelebilir. Çünkü, örtünmenin icadında kadın iradesi değil, tamamen erkek iradresi vardır. Ayetlerin açıklamasında da görüldüğü gibi, erkekleri tahrik etmekten uzaklaştırmak amacıyla kapanmanın emredildiği söylenir. Oysa tahrik olmama (yada kendine hakim olma) zorunluluğunu erkeğe yüklemek yerine, kadının "cazibesi"sorumlu tutulmuştur.

Bunun özgürlükle ilgisini şu cümlelerle kurmaktadırlar. “Asıl özgürlük, Allahın emrine ve peygambere itaat ile mümkündür” gibi içini doldurmak gereği bile duymayacakları bir söylemdir.

Oysa imanın özgürlükle ilgili bir kaygısı yoktur. İman sorgusuz sualsız bağımlılıktır.

İşin asıl tehlikeli boyutu, inanç olarak yaşanan kuralların türban ile sınırlı kalamayacağı… İnaca giden yolda ayetlerle ve hadislerle desteklenen o kadar katı kuralların adım adım ilerledikçe, savaşan şeriata kadar dayanacağı beklentisidir. Bu günkü ivmeler, düzenin, toplumun temel gereksinimlerine cevap veremeyişindeki acizliğinden yararlanılarak, "düşmanı kendi silahıyla vurmak” avantajını kullanmaktalar.

Üniversite okuyan dindar gençler, "ya türban ya diploma" zorlaması karşında tercihlerini tavizsiz olarak, türbandan yana göstermektedirler; istikballerini öldürmeyi göze almaktadırlar. Oysa, aynı düzen içerisinde faiz sisteminden, dolayısıyla yabancı paraların gücünden alabildiğine yararlandıkları görülmektedir. Dinin karşı emirlerine rağmen birçok dini kuralları "darül-harp" kapsamına alabilmektedirler. Örnekler çoğaltılabilir.

Bunlar gibi daha bencil çıkar içeren kulallarda taviz verilirken, okul çatısı altında türbanı, ilim-bilim kurumlarının üstüne çıkarmaları, konuyu görünenden daha karmaşık hale getiriyor.

ÖDP Gn. Başkanı Ufuk Uras’ın dediği gibi, ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ ÇARE DEĞİL

Ve
bu makale

devam edecek

28.1.08

EDİ.BEN'den MİM topu.


Bir MİM'e bir MUM olabilmişsek, mutluyuz:))


"yapmak zorunda olup da bir türlü yapamadığım şeyler"di MİM başlığı.

Zihni Örer MİMlendinizzzzzzzz he heee :P

Demiş sevgili EDİ.BEN. Kendisine verilen soruda , “yapmak istediğim..” ile “yapmak zorunda olduğum…” gibi ayırımı da yakalamış. Cevabını ikinciye göre vermiş.

Bu ince ayrıntıları harmanlayarak, cevabımı özetlemeye çalışıyorum:

* * *

İnsanın, yapmak zorunda olup da,

1-kendi yeteneksizliğinden dolayı,
2-kendi öz yetenekleri olup da maddi yetersizlikten,
dolayı yapamadığı şeyler olabilir.

Yeteneksiz bir insanın “yapmak istediği şeyler” gibi kurgusu olabilir mi; diye sorulabilir. Hayal kurmak taklidi pek yetenek gerektirmiyor kanımca.
Bu kapsamda yetenek geliştirilebilir mi? Bence evet. Ama bunun faturasını öncelikle, o konu üzerinde harcayacağımız “ZAMAN x BEKLENTİ x eylem=yetenek” ile tanımlayabiliriz.

Birinciye kendi evrenimden örnek verecek olursam, akılıma ilk gelen,
Flamenko tarzı gitar çalabilmek; Latin Amerika danslarından Tango valse,rumba, oryantale, salsa, chacha' gibi dansları en iyi şekilde oynayabilmek….

Bunları geçtim, (sıkıysa geçme=yaşlılık):)) elimdeki gitar ile akor kalıplarını basmaktan acizim. Her türlü kaynak var, zaman kaynağı hesaplarımı bozuyor. Buna tepki olarak da kendime göre, saz-ud-gitar ortalaması (ya da sentezi) bir tarz tutturmaya çalışıyorum. Bunda idare edip gidiyoruz.
Bir de, evimizin mutfağını gariban yazlık ev görünümünden kurtarıp, BURADAKİ kendi çizimim olan dolapları henüz sipariş veremedim.

Asıl önemli olan isteğim, sıfır önyargı (inatsızlık) ile, düşüncelerimi başkalarına aktarabilmek ve başkalarının da sıfır ön yargı ile kendine uygun dünya görüşünü bulabilmesini sağlayabilmek. İşte en zoru bu olsa gerek. İç özgürlüğü asıl kısıtlayan neden olarak bunu görmekteyim. Ön yargılar, iç özgürlüğün düşmanıdır diyebiliriz. Ardından, insanların yaşamı birbirlerine zorlaştırması gelmekte...
Bir ömürlük yaşamı “en az insan hatası”yla mutlu bitirebilmeyi çok isterim…. Bunun yolu, başkalarının da benim beklentime paralel davranmasından geçeceğini düşünüyorum.

Maddi yetersizlikten dolayı yapamadığım örneklere gelince, bu konuda fazla bir beklentim ve ahım yoktur. Ancak, maddi varlıktan kasıt “para” olduğuna göre, bunun egemenliğine son verebilmeyi çok isterdim.
Yeteneği olup da parasızlıktan dolayı yapmak istediğini gerçekleştiremeMek, YİTİK DEĞERLERin toprağa gömülmesi demektir. Bu da toplum yaşamına egemen olan kapitalizmin insanlığa attığı büyük kazıklardan biri olsa gerek. Çünkü “fırt vurma” şeklinde kapital biriktirmek daha çok yeteneğe değil, rakibin ya da toplumun (çalışan, müşteri, rakip) zayıf tarafını kollayabilme kurnazlığına bağlanmıştır.

Yapmak zorunda olup da, yapamadığımız şeyler, yapmak isteyip de yapabileceğimiz şeyler olmalıdır. Dış kaynak yokluğunun yaratıcılığı kısıtlamadığı bir toplumsal düzenin hakim olmasını görmek, görmek isteyip de göremediğim şeydir.

Benden Ebru (nehirida'ya) ve neverland'a Mim topu... Bekliyoruz kardeşler..

15.1.08

İlkay Akkaya-Gitme

'NEHİRİDAdan kopye çekilmiştir:))





Gitme Kızılırmak

Bm                   Em
Işığın sustuğu yerde gülüşlerin aydınlatır
D C Bm
Payımıza düşen keder sevinçlerimizden kalır oy
Bm Em
Bir daracık yerde kaldım sensiz dağlarım devrilir
D C Bm
Uçarken yollarda ölen kuşların çığlığı kalır oy

Em D
Gitme dağlar öksüz kalır,gitme yıldızlar azalır
C Bm
Gitme bu şarkı yarım kalır,gitme
Em D
Gitme yüzün bende kalır,gitme çiçek susuz kalır
C Bm
Gitme bu şarkı yarım kalır,gitme

Bm Em
Hazan şimdi genç ömrümüz bir temmuzun ortasında
D C Bm
Geçeriz bu kıyametten gönlümüzde sızı kalır oy
Bm Em
Bu şehri seninle sevdim sevgim ateş ortasında
D C Bm
Beni sensiz bir başıma koyup gitme yazık olur oy

Em D
Gitme dağlar öksüz kalır,gitme yıldızlar azalır
C Bm
Gitme bu şarkı yarım kalır,gitme
Em D
Gitme yüzün bende kalır,gitme çiçek susuz kalır
C
Gitme bu şarkı yarım kalır...


1.1.08

YENİ YIL MESAJIM

Doğan Canku

yaşamakgüzel
------------------------------------------------------------------------
KADERE(!) KÜS AMA KENDİNE VE UMUDA KÜSME

*-Yılların mutlu geçmesi için, çokça enerji toplamanızı,
(bilgilenme ve temel besinlerle)

*-Enerji toplayabilmeniz için 24 saatinizi 3’e bölüp, her bölümü sadece kendi alanında kullanmanızı (uyku-iş-sosyalalanda),

*-Her zorun aşılabilecek bir gediğini bulma güdüsünü canlı tutmanızı,
(kararlılık)

*-Kararlı durabilmeniz için, "doğal yıkımları" kendi doğasına hapsetmenizi (cenaze, doğal felaket, kaza gibi)

*-Onları kendi doğasına hapsedebilmeniz için kendinizi sürekli yenilemenizi
(kalıp düşünce ve yargı biçiminden bağımsızlaştırarak)

*-kendinizi sürekli yenileyebilmeniz için taze bilgileri sürekli bilgi dağarcığınıza katmanızı,
(okuyarak-dinleyerek-sorarak)

*-Bilgileri kendinize sürekli katabilmeniz için her gününüzü -maddi-manevi- “kar-zarar” testiyle muhasebe etmenizi
(bir gün sonrasında açığı giderme programı için)

*- "Zor"lara rağmen, gülümsemeyi ilke edinmenizi
(sırıtmakla gülümsemeyi ayırt ederek),

*- "Arabesk psikolojiye" yenik düşmemenizi
(hep ağlayarak-sızlanarak ve dilenerek)

*-Bütün bunlara rağmen bedeniniz-maddi çıkarlarınız- ezilse de, onurunuzun bükülmesine fırsat vermemek için,
Özgürlüğü önemsemenizi
(ilgili yerlerde gereğini yaparak)

KENDİ KARARINIZDAN ve tavrınızdan DİLİYORUM.

çok mu şey istiyorum :))??

24.12.07

KIZILDERİLİ ŞEF DİYOR Kİ..

Bu haberi sevgiliEdi.ben göndermiş. O'na da BURADAN gelmiş (olabilir)
Teşekkür ediyorum Edi.

BU Blog, BAĞIMSIZLIK GİRİŞİMİNİ (eğer aslı varsa?) YÜREKTEN DESTEKLİYOR
-----------------------------------------------------------------------------------------

AMERİKADA BAĞIMSIZLIĞINI İLAN EDEN KIZILDERİLİLERE DESTEK VERENLER

ABD'de yaşayan Kızılderililer sonunda "Beyaz Adam"a karşı isyan bayrağını çekerek bağımsızlık ilan etti... ABD'nin orta kesiminde 5 eyalete yayılan topraklarında yaşayan Lakota kabilesi, 150 yıl önce atalarının ABD ile imzaladığı bağlılık anlaşmasını feshettiklerini açıkladı. Kabile liderleri, ABD Dışişleri Bakanlığı'na mesaj göndererek daha önceki hükümetler de dahil olmak üzere şimdiye kadar tüm ABD liderleriyle imzalanan anlaşmaları tek taraflı feshettiklerini bildirdi. ABD'nin imzaladıkları 30'dan fazla anlaşmamaya uymadığını belirten şefler "Bunlar değersiz kağıt parçaları. ABD'liler kültürümüzü, toprağımızı ve geleneklerimiz çalmak için bu anlaşmaları defalarca ihlâl etti" dedi. "Lakota milleti" olduklarını ilan eden kabile , ABD muhalifi Bolivya, Venezüella, Şili gibi Güney Amerika ülkeleri ile Güney Afrika'ya kendilerini tanımaları için başvuru yaptı.

'PASAPORT VERECEĞİZ'
Başkent Washington'da önceki gün basın toplantısı düzenleyen kabile temsilcisi Russel Means "Artık ABD vatandaşı değiliz. Topraklarımızda yaşamak isteyenler bize katılabilir. Vergi almayacağız. ABD vatandaşlığından çıkanlara da pasaport vereceğiz" dedi. Yeni devletin liderinin de eski gelenekler uyarınca kabilenin önde gelen yaşlıları tarafından seçileceğini söyledi. Toplantıya katılan Bolivya Büyükelçisi Gustavo Guzman da "bağımsızlık ilanını ciddi şekilde ele aldıklarını" açıkladı.
--------------------------------------------------

not:Yazının buradan aşağısı, Doksanlı yıllarda bir gurup arkadaş ile yayımladığımız bu dergiden alınmıştır

Bu konuşma 1854 de Kızılderili Şef Seattle tarafından halkının toprak larını satması Istenmesi üzerine bir cevap olarak yazılmıştır. Bu konuşma Washington’ da muhafaza edilmiş ve Amerikan Expo 74’ te sunulmuştur. Son zamanlarda da UNEP tarafından yayınlanmış, çevre üzerinde şimdiye dek yapılmış en güzel ve en içten anlatım olarak tanımlanmıştır.

* * *

WASHİNGTON’ DAKİ BÜYÜK ŞEF TOPRAKLARIMIZI ALMAK İSTEDİĞİ KONUSUNDA SÖZÜNÜ GÖNDERMİŞ.

BÜYÜK ŞEF AYNI ZAMANDA DOSTLUK VE İYİ NİYET SÖZLERİNİ GÖNDERMİŞ, BU ÇOK NAZİK BİR HAREKET, ÇÜNKÜ KARŞILIK OLARAK BİZİM DOSTLUĞUMUZA ÇOK AZ İHTİYACI VAR. AMA BİZ TEKLİFİNİ DÜŞÜNECEĞİZ. ÇÜNKÜ BİLİYORUZ Kİ, EĞER SATMAZSAK BEYAZ ADAM SİLAHLARLA GELİP TOPRAĞIMIZI ALABİLİR. GÖKYÜZÜNÜ, TOPRAĞIN ISISINI NASIL ALIP SATABİLİRSİNİZ? BU FİKİR BİZE GARİP GELİR, EĞER BİZ HAVANIN TAZELİĞİNE VE SULARIN PARILTILARINA SAHİP DEĞİLSEK, ONLARI NASIL SATIN ALABİLİRSİNİZ?

BU DÜNYANIN HER PARÇASI BENİM İNSANLARIM İÇİN KUTSALDIR. HER PARLAYAN ÇAM İĞNESİ, BÜTÜN KUMLU SAHİLLER, KARANLIK ORMANLARDAKİ SİS, HER AÇIK ALAN, VIZILDAYAN BÖCEK, HALKIMIN DENEYİM VE ANILARINDA KUTSALDIR, AĞAÇLARIN GÖVDELERİNDEN AKAN SULAR KIZILDERİLİLERİN ANILARINI TAŞIR. KIZKARDEŞLERiMİZ, BEYAZ ADAMIN ÖLÜLERİ YILDIZLAR ARASINDA YÜRÜMEYE GİTTİKLERİNDE, DOĞDUKLARI ÜLKEYİ UNUTURLAR. BİZİM ÖLÜLERİMİZ BU GÜZEL DÜNYAYI ASLA UNUTMAZLAR. ÇÜNKÜ 0 KIZILDERİLİ’ NİN ANASIDIR. BİZ DÜNYANIN PARÇASIYIZ VE DÜNYADA BİZİM PARÇAMIZ. GÜZEL KOKAN ÇİÇEKLER BİZİM KIZKARDEŞLERİMİZDİR;

GEYİK, AT, BÜYÜK KARTAL, BUNLARSA BİZİM ERKEK KARDEŞLERİMİZ, KAYALIK TEPELER, ÇAYIRLARDAKİ ISLAKLIK, TAYIN VÜCUT ISISI VE ADAM, HEPSİ AİLEYE AİTTİR.

ÖYLEYSE, WASHİNGTON’ DAKİ BÜYÜK ŞEF TOPRAĞIMIZI ALMAK İSTEYİNCE BİZDEN ÇOK ŞEY İSTİYOR. BÜYÜK ŞEF BİZE RAHATÇA YAŞAYABİLECEĞİMİZ BİR YER AYIRACAĞINI SÖYLÜYOR. 0 BİZİM BABAMIZ VE BİZ DE ONUN ÇOCUKLARI OLACAĞIZ.

ÖYLEYSE, TOPRAĞIMIZI ALMA TEKLİFİNİZİ DÜŞÜNECEĞİZ, AMA BU KOLAY OLMAYACAK. ÇÜNKÜ BU TOPRAK BİZİM İÇİN KUTSALDIR. DERELER VE NEHİRLERDEN AKAN, PARILDAYAN SULAR, SADECE SU DEĞİL AMA ATALARIMIZIN KANLARIDIR. EĞER SİZE TOPRAK SATARSAK ONUN KUTSAL OLDUĞUNU HATIRLAMALISINIZ, VE ÇOCUKLARINIZADA ONUN KUTSAL OLDUĞUNU ÖĞRETMELİ-SİNİZ.

GÖLLERİN BERRAK SUYUNDAKİ HER HAYALİ YANSIMA, HALKIMIN YAŞAMINDAN OLAYLAR VE ANILAR ANLATIR. SUYUN MIRILTISI BABAMIN BABASININ SESİDİR. NEHİRLER ERKEK KARDEŞLEMİZİNDİR, SUSUZLUĞUMUZU GİDERİRLER, NEHİRLER KANOLARIMIZI TAŞIRLAR VE ÇOCUKLARIMIZI BESLERLER. EĞER SİZE TOPRAĞIMIZI SATARSAK, HATIRLAMALISINIZ VE ÇOCUKLARINIZA ÖĞRETMELİSİNİZ Kİ NEHİRLER BİZİM KARDEŞLERİMİZDİR VE SİZİN DE; BUNDAN DOLAYI NEHİRLERE HERHANGİBİR KARDEŞE GÖSTERECEĞİNJZ KİBARLIĞI GÖSTERMELİSİNİZ.

KIZILDERİLİ HER ZAMAN İLERLEYEN BEYAZ ADAM ÖNÜNDE GERİ ÇEKİLMİŞTİR. DAĞLARDAKİ SİSİN SABAH GÜNEŞİ ÖNÜNDE KAÇIŞI GİBİ. AMA BABALARIMIZIN KÜLLERİ KUTSALDIR. MEZARLARI KUTSAL TOPRAKLARDIR VE BU TEPELER, AĞAÇLAR, DÜNYA’ NIN BU PARÇASI BİZE SUNULMUŞTUR. BEYAZ ADAMIN BİZİM ADETLERİMİZİ ANLAMADIĞINI BİLİYORUZ. TOPRAĞIN BİR PARÇASI DEĞERİYLE AYNI ONUN İÇİN, ÇÜNKÜ GECE GELİP TOPRAKTAN İHTİYACI OLANI ALIP GİDİN BİR YABANCIDIR 0. Devamı: BURADA

17.12.07

Yaman'ın Siyaseti

Sevgili A. Şahin göndermiş bu videoyu, (teşekkürler)

"Bitmemek İçin Savaştığımız Kadar İnsanız!" diye not düşmüş altına



Filmdeki Yaman Bey, İdare edemez, etmemelidir. Kişi başına düşen milli gelirin 7 bin dolara çıktığı(!) bir dönemde, ulusal dedikleri dış borçlar şimdiden (hatta Yaman sıfır yaşındayken) Yamanların boynuna borç yazıldığı bir düzende Yaman Bey nasıl idare etsin ki?

Belli ki O’nun kapitalist düzene karşı “yaman” bir duruşu vardır.

Aman Yaman Bey, Bu asil duruşu Anneler anlayabilir de, (Devlet) Babalar anlamadı bu güne kadar.

Ulusal-toplumsal üretim ve paylaşımdaki kronik eşitsizlik karşısında siyasallaşma zorunluluğunu hissedip tepki veren büyüklerin “iç düşman” olarak mahkum edildiği bir tarihin mirası acaba yaşı küçük, dikkati büyük Yamanların doğal duruşlarını hangi maddeden yargılayabilirler?

Ama, böyle giderse Yaman, şimdiden “minik sakıncalılar” listesinin başına yazılabilir! Tırnağıyla kazıyarak bir meslek edinebilir Yaman, belki bir üniversite bitirir, belki bir işe girer ama, asla makam, mevki ve maddi hakkını adilce kullandırmazlar. Ömrünün en güzel yılları, boğaz tokluğuna çalışarak ve çevresinde gördüğü ve yaşadığı çarpıklıklara kahrederek geçecektir yaşamı.

* * *

Gırgır Dergisi'nin kapak sayfasında bir karikatür vardı çok eskilerden.

İki işçi, öğle yemek paydosunda bir ağacın gölgesine "T" şeklinde uzanıp (birisi kafasını diğerinin karın boşluğuna yaslayarak), dinlenmeye çalışmaktadırlar. Ücretlerin (her zaman olduğu gibi) düşük olduğu ve öğle yemeği peşin parayla yendiğinden, yemek parasını tasarruf etme düşüncesindeler.
Yarım saatlik uzanıştan sonra, işçinin birinin karnı açlık gazından dolayı guruldamaya başlar. Kulağı karın boşluğuna dayalı olan, "Ahmet gardaş, karnın siyaset yapıyor haaaa! Patron duyarsa işten atar Allah korusun:))"

Yorum böyle...


* * *
Alın teriyle geçinen insanlar, yaşamının altın yıllarını sadece üretmeye ve uyumaya ayırmaktadır günümüzde bile. Ama başkasının alınteriyle geçinenlerin ve kazancını eğlence sektörüne bağlayanların gönlünü-gözünü tatmin etme fırsatı, emekçilerin çalışmaya ve uyumaya ayırdığı zaman oranından fazladır.

İçinde yaşadığı ülkenin ulusal ekonomik miktarı ne kadar yüksek olursa olsun, çalışanlarının bundan payına düşeni alma kapasitesi, örgütlü güç ve onun dinamizmi kadardır ancak. İşin bu püf noktasına daha çok din ve milliyet ülküsüyle müdahale ederek başarılı da olmaktadırlar.

Pasif bireylerden oluşan sürü toplum, hem politik hem de kapital iktidarı için bulunmaz bir yapılanmadır

Arada bir pasifliği ödüllendiren politikaları da vardır düzenin. “Sana da çıkabilir” umudunu satışa çıkarırken bile olağanüstü kar sağlarlar. Duayı parayla satanlar gibi tıpkı, umudu satarlar.

Çalışanların iş bulma şanslarını(!) iş bulamayanlarınkine kıyaslarken “nasip” ya da “kader-kısmet” kavramıyla yedek bilinç kutusu haline getirirler bu tuzağı. Toplumun bu yapısı demokrasicilik oyununda ana omurgayı temsil eder.

Sosyalizm, videodaki Yaman Bey’in doğal tepkisinin siyasallaşmasından başka şey değildir. Bir de karın guruldamasının sözcük ve işlevlerle ifadesi…

Ama yanındaki ek videolarda görüldüğü gibi, küçükse sulandırılarak alay konusu haline getirilir; büyükse “vatan haini” damgasına kadar götürülür.

O zaman da Nazım Hikmet’in dediği olur: Vatan Haini



1.12.07

SEZİ-YORUM

Sabicas - Arabian Dance


Sezi-p-öğreni-yorum-luyorum çözüp-ç-özümü-söylüyorum

Not:slogan yazılışındaki çizgi aralıklarından tek harf ve kelime çıkararak ta anlamlar yerini bulabilir

Blogumuzda “logo sloganı” olarak kullandığım bu sözün anlamının, hangi felsefe akımının yansıması olduğunu düşünmeye başladım bir an.

"se-zi"yi, (bizim) adlarımızın ilk hecelerinin birleşiminden esinlenmiştim. “sezi-yorum”un, başlı başına bir düşünme biçimini işaret etmesi, başlangıçta bir rastlantıydı sadece.

Sayfayı her açışta karşılaştığım bu deyimin anlamı artık yüzüme bir sonbahar rüzgarı gibi vurmaya başladı. Bazı rüzgarlar okşardı ama, bir deniz dalgasının en sert kayayı bile parçalayabilmesi gücünü anımsattı bu durum.

Buraya bıraktığımız her deyişin bir ağırlığı ve her açılışta başta göstermenin daha fazla bir sorumluluğu olmalıydı.

Biraz çabayla, onunla bğdaşan anlamların felsefi boyutlarını sermeye çalıştım.

* * *

Felsefe akımlarından “sezgicilik” çağrışımını ilk anda akla getirse de, sezgiyi, gerçeği tanımada sadece bir yön bulma başlama noktası olarak aldığım görülmektedir.

Sloganımızın son yükleminden anlaşıldığı gibi, detayları öğrenip kavramadan bir şeyin doğruluğuna karar vermeye çalışmak, Newton’un, (Quantum’dan habersiz) atom altı parçacıkların hareketini gözlemleme işini tanırya havale etmesine benzer.

Sözü fazla uzatmadan, tanımlara kısaca göz atalım:

Sezgicilik

Vikipedi, özgür ansiklopedi

Sezgicilik, felsefi bir kavram olarak sezgiye akıl, zihin ve soyut düşünme karşısında hem öncelik, hem de üstünlük tanıyan felsefe akımıdır.

Sezgiciliğe göre bilginin, özellikle de felsefe bilgisinin kaynağı ve temeli sezgidir. Burada önemli olan sezgi kavramının içeriğidir. Felsefi anlamda sezgi, bir tür açılma, doğrudan doğruya keşfedilme ve dolaysız, aracısız birden bire kavranılma anlamında kullanılmaktadır. Buna göre, varlıkları bize oldukları gibi veren bilgi, sezgidir.

Ortaçağ felsefesinde önemli isimlerden biri olan İmam Gazali'de, Gerçeklik sezgi ile bir kerede ve tam olarak kavranır, akla dayanan bilgi ise asla tam ve kesin olamaz düşüncesi bu felsefelerin ana tezidir. Böylece hem rasyonalizme hem de materyalizme bir karşı çıkış sözkonusu edilmektedir.

etikte sezgicilik: (duygu ve his etkinliği)

Eylemlerin doğru ya da yanlış oluşları, onlar üzerine düşünmeyle ulaşılacak bir sonuç değil, aksine doğrudan sezgiyle varılacak bir bilgidir.

düşünme ve deneyimin ötesinde bilgiye ve dolayısıyla sonuca sadece sezgiyle varılması gerektiğinden, etik sorunlarının genel sezgiyle tamamen uyumlu bir şekilde çözülmesine önem verilir.

Matematik felsefesinde sezggicilik:

Buna göre, matematiksel belitler (aksiyom) doğrudan doğruya sezgi yoluyla kavranabilirler. Matematiksel önsellikler sezgi yoluyla kavranırlar ve bu nedenle de bu durum, matematiğin üstünlüğünü gösterir.

Akılcılık veya rasyonalizm olarak da adlandırılan, bilginin doğruluğunun duyum ve deneyimde değil düşüncede ve zihinde temellendirilebileceğini öne süren felsefi görüş.

* * * *
Kendi koşullarının ürünü olan batı felsefesinin sınırlarını aşarak daha evrensel çigiye oturduğuna ikna olduğum,

Yansıma teorisi ve Diyalektik Materyalizm

Diyalektik Materyalizm, genel felsefi kategorileri ve kavramları (var oluş-öz, biçim-töz, gerçeklik-yanılsama, nesnellik-hakikat, nedensellik-olasılık, zorunluluk-özgürlük vb.) da kullanır ve onlarla çalışır. Aydınlanma Çağı'nda ki felsefi akımların çatıştıkları ve çözümleyemedikleri konuları (bilginin kaynağı, düşüncenin temeli, aklın yapısı ve işleyişi, duyumların yeri vb.) özgün -ve pozitif bilimlerce de kanıtlandığı üzere- çözümlere bağlamış, temel aldığı yasaların, gerçekliğin yasaları olarak formüle etmiştir. Yani, buna göre gerçekliğin(doğanın) işleyiş süreçlerinin yasaları, diyalektik materyalizmin bilgi mekanizmalarının da yasalarıdır. Düşünceyi maddenin, bilgiyi gerçekliğin bir yansıması olarak alması dolayısıyla Yansıma Teorisi olarak bilinen teoriyle aynı zemine dayandığı söylenebilir. Böylece de kendisini gerçekliğin isleyiş süreçlerine uyduran, daha doğrusu o süreçlerin zihinsel yansımalarının sonucu olan bir teori olarak ayrıcalıklı bir yere oturtur.

Benim için fikir, maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir."/Marks


15.11.07

mevsim karası



Duygularımın refleksine bulutların izdüşümü çullandı bu gün.

Mevsimin hüznüyle buruşan umudum, yüreğimde nemlenmeye başladı.
Başladı ama,
gözyaşları, nasıl ki yürek yangınına pasif, sonbahar yağmuru da sarı yaprağa öyle yabancı; öleceklerle sürüneceklerin kaderi bir avuç insancığın elinde olunca!

Sardunyaların renksizliğiyle aynı hüznün panzehirini bir başka bahara iteklemek avuntusuyla süren ömrün anlamını bulamıyorum kendimde! Bunca anlamsızlığın karşısında anlamsız yaşayabilmenin anlamını da...!

Aynı ülkenin insanları arasındaki savaş kazanılsa da kaybedilse de sonuç değişmiyorken, barajlarınız dolsa ne olur, boş kalsa ne olur, kara buluta kan karıştıktan sonra!!

Penceremde soğuktan büzüşen kumruların güvenine bir avuç kırık buğday serpmenin utkusuyla, çiçek-böcek, kuş, türk ve kürtlerle ortak geleceğimizin bileşkesini, umudun çerçevesi yapıyorum en azından.

Ama???….

Böyle düzenler ve düzülenler diyarında bu nem, bir filizlenmenin sabrı yerine,
bir başka küflenmenin kuluçkasına yatacağı korkusuyla!..
İsyanımın kasları, bulutların karasıyla yumuşama eğilimindeyken,
miktarı bilinmedik enerjiler akıtıyor toprağa yine de.

Depreşmez mi, genel gidişatın çirkinliklerine yansıyan öfkem!.
Mevsim ıslaklığının umurunda ise çirkin savaşların yüreklere düşürdüğü ateşler?
“Hodri-meydan söndürsün öyleyse?” diyebildiğim bir gün.
Ve ”kader(!)i öyle uygun görülen”, terk edilmiş, üstü açık yuvanın evlatları,

ha öyle, ha böyle ölüme giderken..

Boyun eğdirmenin dışında bir yol yok mu, ölmeyi ve öldürmeyi göze aldırmaktan başka?

Soğuk mevsimin ıslak atmosferinde, ateş ve küf kokuları neyin paylaşımına bedel olabilir ki?

z.ö.

30.10.07

MATEMATİKSEL mim ŞİİRi

Sevgili ÖZGE MİMMMM'LEMİŞ.
Mimlenmekten "kalbura" dönmüşlüğümüzle, kendimizi elememiz isteniyorsa eleriz arkadaşım(larım):(tebessüm).

Dörtlük demişsiniz ama, cevriyenin erkek versiyonu olarak, "dört de yetmez BEŞ tane"...vs. demişliğim olabilir, affola:)

Benim yüzüm budur sanıyorum
Çirkin mi diyorum, değil korkulu
Tarife göre bir atımlık tedirgin
Gününe göre azıcık anlaşılmaz
Geceye sorarsanız bir yere yolcu.


Edip Cansever

Şair Edip Cansever beni anlatmaya çalışmış ama,
"Ben" ile bir başkasını karıştırmış olabileceği şüphesiyle, kendimi matematik şiirine vurasım geldi. İyi mi ettim kötü mü, takdir-i dostlara kalmış.

********
Beni en iyi anlatan bir dörtlük;
Kısaca “kare” diyebilirsiniz.
Bazen zevkten örülü köşelerim,
Bir de olgunluktur asıl düşlerim.

Benliğimle kenar çizgilerimde değil,
Köşegenlerimin kesiştiği yerdeyim.
Köşegenlerimin X görüntüsü,
Sorulan bilinmeyen dörtlüğün örgüsü...

Burdan ötesini bir dörtlük değil,
Dört dörtlük şair anlatabilir ancak.
zihni

***********

Kurbanları sayıyorum:(intikamım acı olacak):)): EDİ.BEN

(neverland, cezasını çektiğinden, af olunmuştur)

KİRA DALI knz

Metin Bey soğuk yemek

ve Gaykedi

kolay gelsin

16.10.07

MİM şiiri

Sevgili Edi, BURAda bir kurşun atmış ama, kulağımın dibini sıyırıp geçmiş. bunu kazasız atlatmış olsam da....
Evet, Edi'nin dediği gibi, "makyajsız resmim olmaz" yani hep makyajlı mı olur?:)) peh peh peehh:)) (saçlara hafiften boya rütuşlarını saymazsak tabi).
Bunu dedim diye "metroseksüel" gibi iftira atana dikenli gül koklatırım haaa:))


Ama BURAda 12 den vurmuş:)). Dedik ki gardaş, GADERİMİZSE ÇEKERİK.

işte buyrun:


Kendini anlatmak,

Hem de şiirle?

Oysa daha kolaydı

Deneme.


Önce kendimi anladığımı anlayıp

Sonra sıradanca anlatabildiğimi..

Korktuğum, kendim –içim- değil aslında,

Seçtiğim sözcüklerin sırıtkanlığı…

Herkes önüne bakar bakar da,

Ben sadece içime….

Diyor Montaigne.

Al biraz herkesten,

Biraz da Montaigne’den;

Budur, önce içine,

Sonra önüne bakan Ben.

İçimde hep yeşilimsi duygular,

Adeta özgürlüğümün podyum provası.

Önüme düştüğünde pembeye çalar kahrolası!.

Esince toz bulutunun tozpembesi

Ondandır cazgırlığımın öfkesi.

Aahh ah,

Bir iç özgürlüğüm derdim,

Bir de dış özgürlüğüm.

İçim beni yakmadı ama,

Dışımdaki kundaklama sistemli.


Görmediğim her yer,

İlkinde ilginçtir bana.


Bilmediğim her konu

Ya enayiliğimin ya da

Mülayimliğimin dikenli yolu.


Gördüğünüz gibi

Hiçbirşey anlatamadım cancağızım

benim,

Seni anlatmak değil, yaşamak lazım:))

(diyor sevgilim)



MİM zincirine bir halka eklenecekti değil mi:
NEVERLAND
şiir ile kendini ifade etmekmiş konumuz. Bekliyoruz kardeş

9.10.07

SİLAHLARLA BARIŞ KURULMAZ


BASIN AÇIKLAMASI

Sıkılan her kurşun, patlayan her mayın ve bomba, ölen her insan, akan her damla kan toplumdaki gerginliği, şiddet eğilimini ve kutuplaşmayı biraz daha arttırıyor. Şırnak ve Lice’de ardı ardına yaşanan ve esefle kınadığımız acı ölümlerin toplumda yarattığı infial ve keder ortamını anlamamakta direnenlere bir kez daha seslenmek istiyoruz.

Barış isteyenler silahla, mayınla, bombayla inandırıcı olamazlar ve olumlu bir sonuç alamazlar.

- Gün, silahları toprağa gömme günüdür.

- Gün, şiddete başvurmadan sorunlara siyasal ve sosyal çözümler üretme günüdür.

- Gün, toplumda iç barışın sağlanması ve farklı kültürlerin yakınlaşması günüdür.

- Gün, birarada yaşama kültürünün geliştirilmesi günüdür.

Türkiye'de Kürt sorununun çözümü için atılacak adımlar, demokratik kuruluşların, demokratik kamuoyunun, Meclis'in ve siyasi partilerin, demokrat yurttaşların ve zihniyetin eseri olacaktır. Şiddetin ve çatışmanın değil.

Şiddet ortamının yükselmesinden medet umanlar tarihsel bir yanılgı içindedir. Bu yanılgı, toplumdaki acıları, çözümsüzlüğü ve kutuplaşmayı her geçen gün derinleştirmektedir.

Şırnak ve Lice'de yaşamını yitirenlere rahmet, acılı ailelerine baş sağlığı diliyoruz.

Ufuk Uras

ÖDP Genel Başkanı ve Milletvekili

8 Ekim 2007

-------------------------

EK OLARAK,
BİR BAŞKASININ YAŞAMA HAKKINI ELİNDEN ALAN HİÇ BİR FİKRİN, EYLEMİN YA DA AMACIN HAKLI MAZERETİ OLAMAZ.

ölümlere neden olanları lanetliyorum!!

4.10.07

YAS GELENEKLERİ

özel not:Ece Sultanımıza
sezi-yorum ve diğer odalarının MİMARİSİNE VERDİĞİ EMEKTEN DOLAYI YÜREĞİMİN TA MERKEZİNDEN TEŞEKKÜR EDİYORUM.

genel Not: "yas gelenekleri" üzerine buraya bir yazı konulacaktır.

Roman geleneğinde, bize göre ilgniç bir cenaze yasını izleyelim. (Sevgili gaykedi'inin blogundaki parça filmin izini sürerek buldum bu filmi)

27.9.07

NAMAZ KILANLARIN VEBALİNİ ALMAK!







Konya otogarı
25/09/2007

***

Birinci diyalog:

--------------


-İndir ayağını o kanepeden!

*Sana ne benim ayağımdan!

-İndir diyorum sana!.. o kanepede namazlanlar var; senin ayağının bastığı yere mi sejde edecekler!

*ne namazlması, burası cami değil, Konya otogarının bekleme salonu.

-indirmezsen polis çağıracağım şimdi.

*Ne? Ben kap-kaç mı yapıyorum şimdi! Onları da pek yakaladıkları yok da

Görevli mi görevsiz mi, ne olduğu belli olmayan adam bir hışımla kayboldu ve bir polis memuru ile döndü.

-memur bey aha bu kız.

& burada namazlanların vebalini mi alacaksın, indir ayağını o kanepeden!

*memur bey, bir kere ayağımın altı kanepede değil, görüyorsunuz ayakkabımın arkası kanepeye değiyor.

& İndir diyorum sana!!

-Tamam indiriyorum.

Polis ve ne idüğü belirsiz o adam, kutsal görevin sevap kazanma başarı huzuruyla oradan uzaklaşırlar.

***

İkinci diyalog:

--------------

Kızım öğrenci misin sen?

-evet teyzeciğim.

Nerden gelip, nereye gidiyorsun?

-yarım saat yol yürüdüm, görüyorsun şu sırt çantamın içi kitap dolu. Ayaklarım kopuyor sanki yorgunluktan. Ayaklarımın altı ateş gibi yanıyordu, biraz dinlendirmek için uzatmıştım otobüsüm gelene kadar.

Evet, zayıfsın da, benzin de solmuş, yorulduğun belli oluyor.

Nereye gidecektin?

-Adapazarı’nda öğrenciyim teyze.


*****

Üçüncü diyalog

---------------

Alo kızım? Bak sana bir şey hatırlatacağım, çok önemli! Konya otogarına geldiğinde, sakın ha ayaklarını oturulan kanepeye dayama ha! Nedenini sonra anlatırım. Polis müdahale ediyor, ne olur ne olmaz, sonra bizi uğraştırma ha? Burada az önce bir olay yaşandı, senin de başına gelmesin diye uyarıyorum. Hadi şimdi kapatıyorum


BENZERLİK:

Erdoğan: Türban yasağı anayasayla bitmeli

YAZININ TAMAMI

******

Şeriat şakası gerçek oldu

Malezya'daki laik hareketin başını çeken avukat Malik İmtiaz ülkenin nasıl bugünlere geldiğini şu sözlerle anlatıyor: Başlangıçta olup bitenleri ciddiye almıyorduk, 'Malezya, Afganistan mı, İran mı olacak yani?' diye şakalaşıyorduk...


İşte Malezya / 2 - Ece Temelkuran
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş Tümer

YAZININ TAMAMI

---------------------------------------------

22.9.07

MİKRO-EKONOMİ /2

MİKRO-EKONOMİ başlığıyla giriş yaptığımız konuda, girmek istediğimiz ayrıntıları
Tempo Dergisi Semra Pelek araştırmasıyla birçok internet sitelerinde görebiliriz.
Bu çalışmada az sayıda yanlışlar ve daha girilmesi gereken konular bulunsa da, genel olarak yararlı olduğunu söyleyebilirim.

Özetle bu yazı,
EV EKONOMİSİNDE SAVURGANLIĞI ÖNLEMEK İÇİN, ev içindeki varlıkları daha verimli kullanmamızın uyarılarını ÖZETLEMİŞTİR.

Bu konuda daha önceki yazıya bağlı olarak, ileriki günlerde yapacağım daha emekçi bir çalışmayı burada paylaşmayı istiyorum.

75 yöntemle paranız cebinizde kalsın!

BURADAN okuyabilirsiniz.

saygıyla..

----------------------------------------------------------------

16.9.07

Gönül sohbet ister SOBE bahane

Neverland (Gülay)’ın daha önce sunduğu “sobe-1” için şunları demiştim:


Görünmez alemin, dostlukları gerçeğini aratmıyor sanki. Sevgili neverland'ı sobelemişler, Neverland da beni sobelemiş. Bu sıcak diyalogların ardındaki, küçük ayrıntılardan, daha fazlasını anlama isteği, sosyolojik gereksinimlerin "sınır ötesi hamlesi" olmalı.

***
Bu ikincisi ve seve-seve bir daha yanıtlıyorum:

Bu sobe disari cikarken yaniniza aldiginiz 6 seyle ilgili; imiş:

-Öncelikle yanıma alacağım ilk sırada Sevgili Eşim vardır.:)) bu biline:)) ( “şey” kategorisine girmiyor bu ama olsun...:))


1-Prensip olarak gömlek ve pantolonun çok cepli olanlarını giyerim. Elimde eşya taşımayı pek sevmem. Çünkü, yürürken ellerimin-kollarımın yürüyüş ritmine uyum sağlaması, yürüyüş zevki verir bana. Sanki uçan kuşların kanat çırpması, y da kuğu gölü bale figürü gibi… (bir de becerebilsem:))

2-Ceplerimde bulunması zorunlu şeyler öncelikle,

kredi kartları-bankamatikler-kimlik-ehliyet...

Hani, acil para ihtiyacı doğduğunda bir dosttan borç isteme devrini kapattık ya artık? Kredi ve bankamatik kartları icat oldu, borç ikramı son buldu. En yakın bankamatik kasası arar olduk. Kasa bir de çay ısmarlayabilse, belki dost boşluğunu doldurabilirdi; ama unuttuk onu! "Sol gözden sağ göze ancak yarar beklenir oldu".

Bankaların kart konusundaki gasplarını da burada yazsam, konu alır başını gider...


Malum ki ülkemiz KAP-KAÇçı cennetidir. Buradan sır veriyorum onlara ki, para kaynakları olan bu cüzdanım, pantolonumun dizden aşağı kısmındaki sağ cebinde durur. Eğer, “sağ”ımda bulunan bu cüzdanı kapmaya kalkıştıklarında, “sol”umda mevzilenmiş bulunan tekmeme de katlanmalıdırlar. Zira, “Sol”um hak yedirmeyi sindirmez:))


3-Cebimin birinde yine kap-kaç asalaklarına karşı savunma amaçlı iki alet bulunur: Bunlardan biri elektrik kontrol kalemi, diğeri “maket bıçağı”. Bu aletleri küçük meblağlar için kullanacak değilim elbette. Para miktarı biraz büyükse bankalar arası geçişlerde, korkutma amaçlı bir çizikle yetinebilirim. (bunu duymasınlar:)


4-Bir başka cebimde, otomobil kontağı ve ev-kapı anahtarlarım bulunur. Genellikle aynı halkada takılıdırlar ama, arabama mazot almaya yanaştığımda, araç kontağını kesinlikle ev anahtarlarından ayırırım, kontak mazot deposundayken, ev anahtarı cebime girer.


5-Bir başka cebimde, araç ruhsatım bulunur. Arasında nüfus cüzdanım ve vergi makbuzlarım... Yol kontrollerinde görevliye sunmak kolay oluyor böyle.


6-Bir başka cebimde, 250 yeni kuruş bulunur; o da bir simit parası:)). Kap-kaççılar nah bulur fazla nakiti üzerimde. Ama kredi kartıma ya da sokakta rastlayabileceğim başkasına yapılacak bir kap-kaç olayına da seyirci kalmayacağım bilinmelidir (tamam mı, anladınz mı düzenin bedavacı ürünleriii:)

Gömlek cebimde en az 3 tükenmez kalem ve kartım bulunur. Kartın arkasına, bir yerde duyduğum şarkı adını, bazen aklıma gelen hoş bir şiirsel cümleyi…vs yazmak içindir..

7-Bir başka cebimde flashdisk 256 Mb kapasiteli. Bir dosta uğradığımda, işe yarar programları alır ya da benekini veririm. Ve bir de cep takozu (tlf.)

***

Sobe nedir?

SOBE: Genellikle kovalamaca, saklambaç vb. çocuk oyunlarında, ebeden önce davranıp daha önce kararlaştırılmış yere ulaşıldığında söylenen söz. (TDK)


aslinda cok karismadigim bir oyun bu, ama sevgili Ilkay sobelemis yazmamak olmaz. dedi sevgili neverland. Zamansızlık nedeniyle mi, yoksa

“sobe” tanımına baktığımızda, çocuk oyunlarında… diye devam eden tanıma göre mi…. ?

Düşündüm de, bazen çocuklaşmak, çocuksu merakları doyurmak, içimizde saklı duran çocuğu sevindirmek.. öyle önemsiz olmasa gerek.


Alanya’da bir mahalle arasında dolaşırken (Sevgili Eşimle), tabanı çimlerle kaplı bir arsa üzerinde, kadın-erkek 8 kişinin çelik-çomak oynadıklarını gördük. Yaşları ortalama 80-90 civarında olan bu GENÇLER’in, Alman-Danimarka vatandaşı karması olduğunu öğrendik.


Daire içine diktikleri yuvarlak topacı vurarak daire dışına çıkarmayı başardıklarında attıkları kahkahayı izlemek-duymak, insanın büyümekten ne anladığını sorgulama ihtiyacını dayatıyordu.

Evet, sobe konusu bu olayı tekrar düşünmemi sağladı.

Sonra, bazen çocuklaşmadan, çocuklarla kontak kurmanın zorlukları da bir başka... Her yaşı hissedebilmek…….

Madem ki adettendir, ben de Can Dostum

CAn Dündar'ı sobeliyorum

Sevgiyle…

------------------------------------------------------------------------------------

7.9.07

Müzikal bir ilk AŞK ÖYKÜSÜ

Not:"mikroekonomi" konumuza bir süre müzik arası vermek gerekti; :))
*****************
MORAL GRAFİĞİ

edi.ben olarak bildiğimiz Sn. Hoca'mızın (öğretim görevlisidir kendileri) ilk AMATÖR bestesi
olarak dinlediğimiz bu şarkısını, izin alarak yayınlamak fırsatı verdiği için (müzik budalası bir adam olarak:)) kendilerine teşekkür ediyorum ve devamını diliyorum.

Söz yazarı, beste ve seslendiren:

Edibe Özlem Birsöz

Orkestra ve müzik düzenleme:
Fatih (soy adını anımsayamadığımz bir dost)

Klip yapım:
Zihni Örer



video

31.8.07

MİKRO-EKONOMİ




Aile bütçesi de yazabilirdik konu başlığına. Hayır yazmayalım öyle; biraz fiyakalı olsun. Ne de olsa yabancı terimler içeriyor. Bizi de böylece ekonomist sansınlar. Bir makalede ne kadar yabancı kelime o kadar zor anlaşılmak… ne kadar zor anlaşılmak, o kadar da uzman sanılmak…

Bunu dedikten sonra, dalalım konumuza.

Eldeki kıt olanaklarla temel gereksinimleri en verimli sağlayabilmek, zekice davranmayı gerektirir.

Hoppalaaaa! diyecekleri duyar gibiyim.

“Şimdi, kıt kaynaklarla iyi beslenmek olanaksız (imkansız), bu durumda da zeki olmak olanaksız (A. Nesin'den esinlenerek), eee, bu paradoks mu?

Kaynaklar kıt ise (bunun vatandaşçası gelir az ise), zeka üzerine olumlu etki yapan B vitamini alamayacağız demektir. Hiç mi alamayacağız? Yok yahu, o kadar da çıkmazda değiliz. Belki büyük işler başarabilecek kadar zeki olamayacağız ama, en azından parmak hesabıyla da olsa, ağa-şeyh partisini değil, “bize göre olanını seçebileceğiz. Sonrası çorap söküğü gibi gelecektir ardından.

Parti seçimini 5 yıl sonraya erteledik de, şimdi elimizdeki kaynakla en verimli nasıl yaşanabilir? En azından B vitamini kompleksine nasıl yatırım yapılabilir?
Böylece fol yerine geçecek bu yatırım ile, daha fazlasını nasıl elde edebiliriz?

Kısır döngü ye mi düştük şimdi! Eyvaahh demeye gerek yok, kısır döngülerin de bir çeşit döllenme yolları vardır. İşte, yazımızın ağırlık merkezini burası oluştur(acak)malı/dır.

Bir insanın ya da bir aile bütünlüğünün geliri (kazanç) ile gideri (masraf) arasındaki hareketin hızı, insanın uygarlık gerekleriyle ne kadar yüzleştiğinin ölçüsünü verir.
Kişibaşına süt-et-elektrik-su-kitap-sanat-..ve benzerleri tüketimi miktarıdır uygarlaşmanın ölçüleri.

Hafiften, Makro’ya da bir gedik açalım:
sahip olduğumuz ulusal kaynakların (yıl içi) toplam değerini (GSMH), toplam nüfusa böldüğümüzde, elde edilen değer, her bireyin elde etmesi gereken (ideal) hedef değer olarak alınabilir; hatta alınmalıdır da…
Eğer, elimizdeki maaş ya da esnaflık kazancı, bu ortalamanın altındaysa, ilk hedefimiz (Akdeniz değil) ulusal paylaşma düzenine açılacak politik savaştır. Daha sonra, Pazar bilgisi ve bilincine sahip olmaktır. Dahası, eldeki eşyaları en verimli kullanabilmenin dikkat ve yeteneğini kazanmaktır.

Sonuçta söz konusu dikkat ve yetenekten sonra görülecektir ki, yaşam düzeyimiz bir-kaç basamak yükselecektir. Hak ettiğimiz kayıp değerlerin elde edilmesinde yapacağımız mücadele için de elimizdeki enerji kartları en azından “kare papaz” düzeyine ulaşacaktır.
Bu durumda, aşklarımızın ve sevgilerimizin de güvenliğinin alt yapısını nispeten kurmuş olacağız… Hani altyapı üst yapıyı belirliyordu ya?

gelecek yazıda bu girişin ayrıntılarını açalım…
saygılarımla

26.8.07

AKŞ MAHKEMESİ

Soshunfu - Kaori Muraji
(A Song of Early Spring)

Play'e fare ile "tık" deyin,
(kedi ile olmaz)

*****************************************

AKŞ MAHKEMESİ

Burada aşkın tanımına uğraşmak gibi bir çıkmaz sokağımız olmayacak. Çünkü, tanımla uğraşacağımız ve onda kaybolacağımız yılları tecrübelerimize gömdük.

Aşkı tanımak için, tek yol onu tatmak…

Aşk bakir(e)lerinin burada diyeceği bir söz bu yüzden olmaz. Ama, aşkzedelerin yanıklarında, “gizli sanığa” karşı protesto metinleri yazılı…

Aşkın pratik yaşamımızı etkileyen nedenlerini mıncıklamak ve onun açtığı yaraların sıcaklığına ve yanığına püskürtebileceğimiz nefesleri üst üste koyabilmenin söz birliğine varabilmek….

Karşılıklı arabesk ağıtlar yakmanın edilgenlik yanından bir miktar yarar ummak, asıl dertleşmenin odağında, bir çeşit “metal tepki” boşalımını da hissedebilmek...

Her yetişkin insanın yaşamında, en az bir kez, (ve birçok kez) kaçınılmaz “aşk yanığı” olabilmekte.

Her insanın, aynı desenli aşk kapısından girdiğini düşünsek de, tıpkı bir itfaiye eri gibi, yangından çıkışlar farklı renkte olabilmekte.

Öyleyse,


*Nasıl aşık olunuyor?

*İlk etki-tepki kıvılcımlarının insan üzerindeki kimyasal değişimlerinin ruhsal egemenliğe dönüşümü nasıl oluşuyor?

*Coşkular nereye kadar?

* Hüzünlerin tetikleyici virüsleri ilk vuruşu nasıl yapıyor?

*24 saatlik sürede, aşığın üzerindeki etkileri nelerdir ve insanı dış çevreden nasıl soyutluyor?

*Ya aşık olunanın ne kadar umurundadır aşığın 24 saatlik teslimiyeti?


*Aşık olmanın konumu var mıdır? (yasak aşk dedikleri)


*Adliye mahkemeleri, bir köpek sesinin komşuya verdiği rahatsızlığı “muhakeme” eder de,

yaşanan bunca acıların karşılığında, bir “aşk mahkemesi” neden kurulamaz da, çözümler kül olmaya kadar iteklenebilir?


bu soruların yanıtlarını, aynı sayfaya iliştireceğiz. Öncelikle, ilgilenebilecek konukların uyarıcı yorumlarına ihtiyaç vardır. Saygılarımla

23.8.07

SEVGİLİ İLİŞKİLERİ (ana hatlarıyla)


Bu başlığımızda, ilişkinin başladığı ve bittiği yer arasındaki "şimşekleri" konuşacağız. Yalnız şimşekleri mi, şimşeklere neden olan bulutları, bulutları ittiren karayelleri....


Öyle şimşekler ki, öyle karayeller ki, bazen depolanıp enerji olarak ta kullanılabildiğini, dizginlenemediğinde ortalığı, bir yıldırım hırçınlığında nasıl yakıp yıktığını haykıracağız

Sonra, dar ağacını dikip, boynuna ilmeği geçireceğiz acıların ve sancıların…onları toprağa geçireceğiz, çünkü onların nötür olacağı tek mekan.. Başka yolu yok!!

İlişkilerin ilk başladığı noktanın, ilk görüşme ve ilk kontak (irtibatlanma-düğümlenme-kaynaşma-bağlanma..) olduğunu biliyoruz…

Sevgin olmasaydı, değersiz bir cam parçasıydım. Sevginle bir aynayım şimdi. Bana bakanlar, baştan başa seni görecekler içimde diyor Şair C. Ersöz.

Sevgisiz (ilişkisiz) insan bir cam ise, onun rengi de olamaz; “sen benim bir yanımı kapatanımsın” dediğinde, işte o zaman korumasız kalan ilişki, tetikçilerin gazabına kurban gidebilmekte..


Oysa, iki yandan simli olan ayna üretilmeliydi ilişkide.

Korunma anında sırt sırta veren iki silahşör, iki ters cepheden (örneğin kaynanadan, diğer aşıktan…) gelecek tehlikelere karşı dört gözlü savunma…

Tehlikeyi savınca, yüz yüze dönüp, şevişmeler…..

A. Behramoğlu’nun dediği gibi, “ilişki de aşk gibi iki kişiliktir”den yola çıkıyoruz.

Elbette, zıt cinslerin –özgür- ilişkisinin bir milim ötesinde –"koşullar yasası" dayatıyorsa emirlerini-aşk duvarı karşımıza dikilecek, kafa(lar) toslayacaktır büyük olasılıkla. Duvarın üstünden uçuşan tuğla kırıntıları….. anlarsınız gerisini.

Çünkü, “azgelişmiş” (dedikleri) toplumumuzda genel-geleneksel ilişkilerin, özel ilişkilere dayatmaları kaçınılmaz olabilmekte!.

* * * * * *

Evet, yazının çizgisini tutturduk gibi… zira öyle bir konu ki, uzayın boşluğu kadar uçsuz ve yönsüz bir konuyu gündeme alıyoruz. (Özge demişti) “Ama hassas konu...ince mevzu...ve uzun hikaye:)))”

Bir önceki “Mutluluk” başlığımızda değerli konuklarımızın yorumlarından mesaj sırasıyla, seçmelerle açılım yapalım:

Neverland: Mutluluk, hayatin amacidir. Yaptigimiz hersey daha mutlu olabilmek adina sarfedilen cabalar bileşkesi...

Evet arkadaşım, mutluluk hayatın amacıdır, ilişkiler de hayatın yolu… çabalar enerjisi, sonuç ta becerilerin ölçüsü olabilir mi?

Mutlu olmayı öğrenmek de bir sanat. Mutluluk kendinle barışık olabilme, önce kendini sevebilme sanatı. Gerisi sonradan geliyor zaten...

Sanat”tan kastın karşı cinsin tüm psiko-sosyal yapısını ve içinde yaşadığımız dış koşulları ezberlemek midir? Bunu bildikten sonra, güncel davranışlarımızda hep “taşı gediğine koyabilmek” becerisi…?

Burada “regülasyon ve dedektif duruş” diye bir kavram üretiyorum izninizle.

Regüleli davranış, karşı cinsin değişken tutumları anında, denge moduna girebilmektir. Yani, fırtına dininceye kadar, yelkenleri kapamak…

Mutlu olmak icin kisinin kendini tanimasi, bu hayatta rüzgarin estigi yönde savrulmakdan ziyade bir amac edinerek, bu amaca ulasmak icin ugrasmasi calismasi gerektigine inaniyorum.

“Çalışması”.. diye bitiriyor neverland.

******

Bunaldığınızda sığınabileceğiniz bir gölgeniz olsun istiyorsanız eğer,
Önce EMEK verip fide ekmelisiniz!
Sonra FEDAKÂRLIK edip su taşımalısınız ona!
Ve sizde bu fedakârlığı yapmaya yetecek kadar YÜREK olmalı!

VAR DİYORSANIZ, SİZ DE UMUT VAR DEMEKTİR!

SEVGİ, EMEK İSTER!
EMEK, FEDAKÂRLIK!
FEDAKÂRLIK, YÜREK!
YÜREK İSE İNSANDA OLUR!!!
diyor burada

*******

Gaykedi: güzellik ve mutluluk kişilere ve toplumlara göre değişiyor ne yazık ki

Burada ilişkilerin düzeyini belirleyen unsur altyapıdır demek istiyorsun değerli dostum. Yani, “paradigma”. Yaninin yanisi, yasaklar-tutsaklar geleneği….

Loungetime:Mutluluk,
Bence hala çocuksu heyecanlarla hayata tutunmak demek.
Büyüdükçe değerler azalıyor ve önemsizleşiyor.

Hıı yerinde bir tespit. Büyüdükçe büyüyen nedir insanlarda? KURNAZLIK-iki yüzlülük-.. büyüdükçe bizimle büyüyen bir de cinsellik… İlişkilerin çürümesinde cinselliğin rolü nedir? Yoksa, cinselliğin çürümesinin sonu mu çürüyen ilişkiler?

Doğal ve sağlıklı sürecini yaşamayan cinselliğin etkisinden söz ediliyor. Yani, “işleyen demir pas tutmaz”. Çocuk ruhu ama, yetişkin bedeni…

Özge:Bu durumda sürdürülebilir bir duygu hali olduğu sürece kavram yerine oturmakta!!

Evet, Özge de hep çocuk kalabilmeye işaret ediyor sanki. Saf, temiz, önyargısız, “çocuktan al haberi” mantığı… Çok doğru bence de… ne kadar saf ve temiz niyetlerle besliyorsan mutluluğu, ilişkiler de o kadar sürdürülebilir? Yeter mi?

Sürdürülebilirliğin ekonomik dilli tarzı, yatırım olsa gerek, sevgiye yatırım ve bütçe hesabı... demek istiyor sanırım?

Sağlıklı ilişkinin ömrünü çürüten iç etkenlerden biri de, kurnazlık ve türevleri olan yalan-dolan tutumlar olduğunu biliyoruz…

Bir de dış etkenler var demeye getirdi gaykedi yukarıda.

Günlük yaşam gereksinimlerimizin dayatmaları… kültür yapısı..

Ece: Zihni abi, Mutluluğun resmini ne kadar sevdiğimi hatırlarsınız:)

Ece mutluluğun resmini sever, biliyorum kendileri 94 yaşındadırlar. Bu yüzden sevgiyi fotoğraflara gömdü:))

Ece, sevginin yalnızca kişinin iç dünyasına dayanmasının ilişkileri kurtarmaya yetmediğinin sitemini veriyor haklı olarak. Kendini salt sevgiye adamak, ilişkilerde sevgi mağdurluğuna yenik düşürebiliyor insanı. Öyleyse, sevgide güvenlik önlemleri de gerekiyor.

İşte neverland, sağlıklı ilişki için “sanatçı”lığa dikkat çekmişti. İç ve dış koşulları dikkate alan……

Sevgili Ece’nin birkaç yıl önce bir yerde yazdığı (neverland’ında dediği gibi) şu felsefe ile bitirelim ama, tartışmaya devam edelim:

Bir insanı seviyorsak ve yanındaysak onunla paylaşacağımız her anın her saniyenin tadını çıkarabilmek ve mutlu olma sanatını ortaya koyabilmek gerektiğini vurgulamak istemiştim..

Sevgi tohumu ekiliyse ister saksı olsun ister kır ve tabi ki yürek ; mutlaka mutluluk yeşerecektir zaten.

Ortaya koşul sürmek ve mutlu olmak için araçları yetersiz bulmak insan oğlunun (insankızı niye yok burada sevgili Ece?):)) kendine yapacağı en büyük kötülük olacaktır...
“Türkiye burada tartışıyor” forumundan

Son söz: Hayatı bir gitara benzetirsek. -KİŞİLER, TELLERİ (ayar burgusuna bağlı),- --AKORT, İLİŞKİLERİ(ortak kabuller), --ÇIKAN SES, UYUMU (melodi) --ÇALINAN PARÇA, HEYECANIN RİTMİNi ifade eder.



Gelecek yazı, İLİŞKİLERDE AŞK

22.8.07

İLİŞKİLERDE MUTLULUĞUN ANAHTARI


İLİŞKİLER ve MUTLULUK
gelecek yazının konusu olsun… diye not bırakmıştık,
BURADA.





Bu başlığımızda, ilişkinin başladığı ve bittiği yer arasındaki "şimşekleri" konuşacağız. Yalnız şimşekleri mi, şimşeklere neden olan bulutları, bulutlaru ittiren karayelleri....

Öyle şimşekler ki, bazen depolanıp enerji olarak ta kullanılabildiğini, dizginlenemediğinde ise ortalığı nasıl yakıp yıktığını çerçeve içine alacağız. Sonra, dar ağacını dikip, boynuna ilmeği geçireceğiz Sn. katılımcılarımızla. (bu bir davettir tabi)

Bu sayfa, bir ön hazırlık olacak.

önce kumrular gibi nasıl sevişilir, onu izleyelim
Daha sonra, yazıya geçeriz...
(daha önce izleyenler affetsin beni:)).

Bir aşk hikayesi:




15.8.07

MİM'LENDİKK!



Yıllanmış bir ağaç gibi köklü, gür
Yalan hiç yıkılmayacakmış gibi görünür
Hükmü verilmiştir oysa:
Yıkılacak. Çürümüştür.

Ataol Behramoğlu


Yalanını sevsinler senin derler ya?

Radikal G.mdeki CV'lik itirafımdı, yıllar önce.


Bir EDİciğimiz var ki, her yanından, şanından, kanından ve canından sevgi ve onun türevi olan mutluluk fışkırıyor. Yetişen, okuyan nasibini alır. Son gelene de kalır korkmayın.

Bizi öyle bir köşeye sıkıştırmış ki, hani dönülen köşe olsa, canım değil, can düşmanım yanardı. Ama bu öyle bir yüklem ki, öznesini çömlek imalatçısının eline düşürür alimallah!

Mim’ledim diyor:)

İtiraf istiyor, püsküllüsünden, süslüsünden… öyle bir itiraf et ki, demeye getiriyor mimikli bakışlarıyla, insanı ömür boyu yalandan mahrum bırakacağa benziyor. Açıkçası yalanlarımızın şifresini istiyor, hızlı koşmamızı sağlayan sermayemize ağır vergi yüklüyor... Blog aleminde verilecek şifre miydi bu hele cancağazım:)

Amaaa, hatır demiri keser (emir idi o değil mi demiri kesen, aynı şey).

Burada sevimli olanlarını itiraf edicik deel mi?

Nerden başlasak ki!! Allah allaaaahhh!!

Heyecan bastı, hele bir soğuk duş aliim de geliim…

…….reklamlar

Önce şu yalansavar mermilerden söz edek! Hem heyecanımız durulur biraz.

Mesela:

-valla billa:-15 yaş altı yalanlardan-:eh öyleyse inandım (nah inandım, “valla billa”nın ne caydırıcılığı var ki, hadi neyse…)

-guran çarpsın eer yalanım varsa:-15-25 yaş arası yalanlardan-:kaç kişi ölmüş, yalandan guran çarpmasıyla? Bir sayısını ve hele gardaş?

-Anam avradım olsun eer yalanım varsa:-gecekondulu yalanlardan-:ula kocabıyık! Bu kurbağa yalanı olur. Ayağının birini kaldırıyon ha, görmedim sanma. Zaten bir anan var, ee? Bunun yanında bir de avradım olsun diyon, anlmaıyom mu sanki bu kelime oyununu! Hınzır seniii, seni Aziz Nesin’e teslim etmeli.

Politikacı yalanları-Oooo bu konuda bir ansiklopedi yazak en eyisi- >Biz sevimli olanlarını yazıcııidik!

Erkeğin eşine yamuklukları: (tabi bazılarının…)

BURAYA BUYURUN … affedersiniz, yorulacaksınız ama…

Bazı yalanlar var ki, şifresi verilmezzzz, doğum tarihinden, il plakasından, yakınların adlarından şifre oluşturulmaz. Sonra ne olur-olmazzz.

Bir ip ucu:

Bir gün, sıkıntı basmıştı beni, her zamanki gibi koşamıyordum, doktora gittim. (hayır anlatmıyorum, utanırım)….

“psikojenik” dedi. Oysa “eko”jenik çıktı. Yani “ekolojik”, yani “temmuz sendromu”. 350’m boşa gitti 3 yıl önce!!! Oysa o parayla, “Devletin, Ailenin ve Özel mülkiyetin Kökeni” kitabını alacaktım. Bana acıyan bir arkadaşım hediye etti.

Aaa… bizim de vardı birkaçtaneee!! Üzgünüm yer kalmadı Edicik. [(bu edicik ismi sevdim)x(var bir tane kiii, çok ısrar ederlerse belki? Biraz nazlanayım. Ne nazı yahu! Dil ürkmesi..] .

12.8.07

Mutluluk



Not:Mutluluğun resmi/Abidin Dino diye biliyordum ama, DİANNE DENGEL' in imiş. Yanlışımı düzelttiği için sn. loungetime teşekkür ediyorum. VE buradaki "mutluluk" resmini kaynağı (kendi linkinde) değiştiğinden, kaldırılmıştır

DUYGUSAL-Flamenko/
play'a "Tık" deyin, söz ile değil, fare ile. Okurken mutlu olun

Evrende zıtlıklarla var olan olgulardan biri de mutluluktur.

Mutluluğun çeliştiği şey, olumsuzluk hali mutsuzluk: insana üzüntü veren, yaşamsal fonksiyonlarının dengesini bozarak, karmaşaya ve oradan acı çekmeye götüren bir durum olarak ifade edilebilir.

Ruhun bir fonksiyonu olan mutluluk için,
“bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan doğan kıvanç durumu demiş TDK.

Mutluluğun, beden üzerindeki biyolojik belirteci, nöronların beyin üzerindeki uyarıcı etkisi midir? Kimyasal bir salgı mıdır?
İnsana, mutsuzluk ve kriz anlarında verilen ilaçların ancak maddi bir kaynağa etkisiyle düzeltileceği düşünülmüş olabildiğine göre, pek yanılmış sayılmayız.

Mutluluk bir amaç mı, araç mı, bir sonuç mu olmalıdır? Diye soranlar da var.

Spiritüalist görüşe göre mutluluk bir amaç değil, bir sonuçtur.
Oysa mutluluk, siz farkında olmadan bazen araç ta olabilmektedir.
Bir işyerinde çalışan biri ve bir aile üyeleriyle günlük yaşam gereklerinin sağladığı ilişkiler sorumlusu, ya da bir ülke vatandaşlığı sorumluluğunu taşıyan birisiniz. Aynı anda sizin için amaç olan mutluluk, ilişki ve dayanışma içinde olduğunuz diğerleri için araç olabilmektedir. Onlar için araç sayılabilen sizin mutluluğunuz, daha sonra size “artıdeğer mutluluğu” olarak tekrar döneceğini de varsayabilirsiniz.
Çünkü, mutluluk, performansı artıran etkenlerden biri olduğundan, üreteceğiniz değerin hatta etrafa yaydığınız pozitif enerjinin de kaynağı olabilmektesiniz.

Mutluluğun kaynakları nedir o zaman?

Başta güzellik?
Para; yani maddiyat?
Seks?
Beslenme?
İktidar?
Bilgibirikimi?
Cahillik?

ÖNCE GÜZELLİK

Aristotales güzelliği şöyle tanımlamış: "güzel olan, salt kendisi için arzulanabilir olandır". Ayrıca ona göre, güzellik matematiksel bir orantı gibi ele alınır.Güzel olan kavranabilir olmalıdır ve bu da oran ve ölçü ile ilgilidir.
Günümüzde kuaförlerin, berber ve güzellik salonlarının referansı Aristo’nun teorisi olsa gerek. Aristo’ya göre güzelliğin içerisinde kültürel gelişim, bilgibirikimi var mıdır? Ölçülebilirlikten söz ettiğine göre, genel kültür düzeyi de güzelliğin ölçülebilir fonksiyonlarından biridir.

“Ben güzele güzel demem güzel benim olmayınca”/ Karacoğlan

Buna göre en genel anlamda güzellik, bakanda beğeni ve hoşlanma etkileri bırakan, haz duyumlarını uyaran nesnelerin niteliği ya da özelliği olarak tanımlanır. Bu eğilim genel olarak estetik gerçekcilik olarak adlandırılır. .

Başka anlamda,

güzellik bakılan ile ilgili değil asıl olarak bakış ile ilgilidir. Bu eğilimse estetik öznelcilik olarak adlandırılır.
Estetiğin ana konusunu da bir anlamda güzellik kavramı oluşturmaktadır.


Genel görünüşte çirkin birine, “sen dünyalar güzelisin” diyen aşık bu görüşü temsil etmiş olmalı.

Güzellik, idea'nın bir sanat yapıtı olarak gerçekleşmesidir/hegel


PARA MUTLULUK KAYNAĞI OLABİLİR Mİ?

Bu sorunun cevabını ararken, “para-sex-mutluluk” ilişkisini inceleyen bir istatistik bilgiyi buldum:

SEKS ILE PARA ARASINDA BAĞLANTI YOK

Araştırma sonuçları, cinsel aktivite ile eğitim arasında ya da cinsel aktivite ile gelir düzeyi arasında bir bağlantı ortaya koymuyor. Evli olanlar arasında cinsel yaşam daha aktif.
Gelir düzeyi ile cinsel ilişki sıklığı arasında bir bağlantı var mı? Araştırmaya göre, böyle bir bağlantı hiç yok. Bulgulara göre, para daha fazla mutluluk satın alır gibi gözüküyor ama daha fazla seks getirmiyor.
Iyi eğitimli kadınların eş sayısı, diğer kadınlara göre azalıyor. Boşanmış erkekler ise diğer gruplara göre daha çok eşli bir yaşam sürüyor. Işsizlerin de çok sayıda kişiyle birlikte oldukları görülüyor.

Para ve ilişkiye girilen kişi sayısı arasında bir bağlantı var mı? Istatistiksel olarak bir bağlantı yok. Para, daha fazla sayıda kişiyle ilişkiye girmeyi sağlamıyor.

Araştırma cinsel aktivitenin artmasının mutluluğu artırdığını net biçimde ortaya koyuyor. Tek eşli olanlar, çok eşli olanlara göre daha mutlu. Daha fazla gelir ise ne daha fazla cinsel ilişki, ne de daha fazla kişiyle birlikte olmayı getiriyor.
Kaynak:birgun.net
muratarin@birgun.net


Tek cümleyle, Freud’u anacak bir anıdan söz edelim.

Bekar iken arkadaşlarımdan biri, “dondurma üstü fıstıklı baklava yediğim gün, her zaman çirkin gördüğüm kadınlar, gözüme GÜZEL görünmektedirler” derdi.
Vay sapık derdim bende:)

İLİŞKİLER ve MUTLULUK
gelecek yazının konusu olsun…
--------------------------------

7.8.07

Sosyete Çevreciliği


not: bu makale, daha önce yandaki gazetede yayınlanmıştı


Özel şirketler karlarını çevrenin ve hayatın genel kalitesinin bozulması pahasına kamu maliyetine yansıtmaktan kaçınmazlar. Hendelson’un yazdığı gibi onlar bize pırıl pırıl parlayan tabaklar ve çamaşırlardan bahsederler. Ama pırıl pırıl nehir, göl ve denizin bir bir elden çıktığını söylemeyi unuturlar, nedense. (f. Capra)

İskenderun Belediye Kültür Sarayında düzenlenen “Çevre- İnsan ve Işçi Sağlığı” konulu panel, “çevrecilik kimin çıkarına ve nasıl bir çevrecilik”” gibi bir sorunun yanıtını bulmamızı sağladı.

Protokol konuşmacılarını dinledikten sonra, aldığım notların başlığını ‘Sosyete Çevreciliği” olarak yorumlamayı uygun buldum.
Paneli düzenleyenlerden biri olan İşçi sendikasının iyi niyetinden endişe duymamaya çalışsam da, egemenlerin işçi üzerindeki sopası gibi durduklarının somut göstergesini gizleyecek(!) bir kılıf bulmakta zorlandım..

Panel tanıtım ilanına büyük puntolu harflerle yazdıkları, ”İnsan ve işçi sağlığı” kavramında iki özne görülmektedir. “lşçi” öznesi, “insan” öznesiyle tanımlanamayacağı düşünülmüş ki, ikinci bir ek ile aradaki fark korumuş olmaktadırlar(!).

Belki de çaktırmadan, işçinin insan olup olmadığı tartışılmaya açılmıştır!

Bu tanımlama karşısında şaşırmış değilim. Dünya sosyalistleri, sömüren sınıfın “emek-değer” kavramlarını bu çerçevede sorguladıklarını zaten biliyorlardı/ biliyorduk. İlginç olan şey, sömüren sınıfın bunu her zaman açık dille, ifade etmemesiydi. Üstelik, bir işçi sendikasıyla ortaklaşa hazırlanan bir panelde, işçi sendikasının salaklığından bu kadar açık yararlanmış olmasıydı.

Sosyete çevreciliği tespitimi, panelistlerden, Çalışma Bakanlığı Başmüfettişi Y. Üner’e açtığımda,

“sosyeteyi kötü anlamda mı aldığımı” sordu ve “Sosyete yüksek değerdir” dedi. Elbette “Sosyete, toplumun kibar, zevkli, zarif olmayı bildikleri kabul edilen insanlarından oluşan kesimidir” diye tanımlamışlardır sözlüklerde. Ancak, bireyci ve seçkinci olduklarından ulusal-toplumsal sorunlarla uğraşmaya ayıracak ne enerjilerinin ne de niyetlerinin olduğu belli. “Klasik tespitle” onlar düşkün insanları köpekleri kadar sevmezler inancı yaygındır.

Bir sigara külünün yere atılmasındaki hassas tepkiyi, İsdemir Fabrikalarında her gün toz, gaz ve asbest yutan ve maden ocaklarında ömür tüketen insanların rezaletine gösteremezler. Onların çevrecilikleri yalnızca kamp yapacakları yerlerle sınırlıdır.

Konunun sosyete çevreciliğine dönüşmesi, tarihi bir çelişkiden kaynaklanmaktadır. Panelin sonuç bildirisinde de bu kanı doğrulanmıştır:
-Çevre Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Hunay Evliya (Oturum başkanı)’nın dediği gibi “Uzmanlar başka, politikacılar başka konuşmaktadır”.

Buradan da anlaşılıyor ki politikacılar daha çok, kendilerini seçen değil, seçtirenlerin hizmetindeler.

Toplumumuzun iktidarı belirleyen çoğunluğuna göre, ölümlerin çoğu vade (alınyazısı) olarak biliniyor. Kirli hava, sinir bozucu gürültü, trafik tıkanıklığı, kimyasal kirleticiler, fiziksel ve psikolojik stresin pek çok başka kaynaklarıyla yaşamaya mahkum edişlimiz bir kader olarak bilenlerin oyları, hükümetleri belirlemektedir.

Bindiği dalı kesen toplum, Nasreddin Hocaları, Aziz Nesinleri de yaratmıştır aynı zamanda.

Bu çok katlı sağlık tehditleri, teknolojik ilerlemenin yan etkilerinden çok, büyümeyi ve yayılmayı, tek amaç edinmenin bencillikleri sonucudur diyor Prof. H.Evliya.

Bir sahil kampında bulunan, bir kaplumbağa türünün, tepelerde eksikliği fark edilen birkaç ağacın, kaldırıma savrulan bir sigara izmaritinin, elektrik teline takılan bir kuş yavrusunun, çatıda mahsur kalan bir kedinin, ekosistem dengesin etkisi elbette önemlidir. Bunlara kameralar önünde müdahale eden “çevre dostları”nın, iş insana gelince neden sağır ve dilsiz olduklarını anlamak her yiğidin harcı mıdır?

Ağır sanayide ve yer altında, kenar mahallelerde, köylerde ve daha nice kuytu köşelerde telef olan insanların ekosistem dengesine katkısı SOSYETE ÇEVERCİLERİNİ ilgilendirmeyeceğini herkesin bilmesi gerekmektedir.

Çünkü, . Onların çevrecilikleri yalnızca kamp yapacakları yerlerle sınırlıdır.
z.örer/1998-Hatay Gazetesinde yayınlandı.

1.8.07

BİR TAVLA OYUNUNDAN İZLENİMLER



backgammon














Son birkaç aydır, neverland kardeşimizin davetiyle,Yahoo’da tavla oyununa alıştı(rıldı)m.

Zaman katili olmak gibi bir boşluğun dışavurumu devrini atlatmış olsak da,
ilk davetin izinde daha sıcak bir sohbet,
espri refleksinin oyun kuralı ve şansına sindiği yansımaları
ve her şeyden önce,
yakın menzil dostluğunun pekişmesi gibi bir şey…
Belki de bir çeşit "kadife kırbaçlı" sabır ve sinir testi:)

Her zar atılışında hangi pulu nereye,

hangi karşı hamle olasılığını nasıl gözlemleyerek koyma kararını vermek,

“matematik mantığını” ve belki de psikoloji matematiğini (ben uydurdum) “konuşturmanın” arenası…

Rakib(en)in psikolojisini sarsarak, civatalarını gevşetme esprisinin buluştuğu o sihirli zar var ya; ya da O’nun aynı depremi sizde yaşatması..? İnsanın fiziğine dokunmuyor ama, kimyasının HP’sini(yüksek performans) değiştirdiği durumlar düşman başına.

Satranç kadar kapsamlı derinliğe sahip değilse de, toplumun her kültür kademesine hitabetmiş olması açısından yaygın bir oyun türüdür. Futbol gibi, uluslar arası ortak bir buluşma dili haline gelmiş sanal alemde.

Oyun mu?

Neverland’ı bir kez dahi yenememiş olmanın gurur ve şuuru (nerden çıktı gurur ve şuur) burukluğu ve hırsıyla, dünyaya meydan okumaya başladım. Önüme geleni devirip geçiyorum. Ama, aması bu yazının asıl ana fikri oldu:

Hadi neverland’a yenilmek bir “şeref” addedilsin (kişisine göre değişir).

USA’lısıyla, Portekizlisiyle, Makedonyalısıyla, Ispanyoullusu’yla (“yollusu” değil, yanlış anlaşılmasın). İngilterelisiyle,…vs. match yapmış bulunmaktayım. Match demişken aklıma geldi, öyle ahım şahım bir İngilizcem de yok. Ama, pek de fena olmadığımı söyleyen oldu. Tabi ki, sıkıştığım yerde hazır sözlük varken, rahmetli Babam da bir şeyler diyebilirdi. Ama bendeniz, bir şeylerden fazlasını demiş olmanın rahatlığıyla hava atmaktayım şu turizm cenneti dedikleri Alanya’da:)

Ne diyorduk,

Oyun puan usulü, tekli ve katlamalı olarak oynanmakta.

Oyunda beklenmedik (sürpriz) zardan başka davranışlar dikkatimi çekiyor. O da hile, sanal hile. Oyun ayarlarında yapılan bazı hilelerle, sizi tuzağa düşürüp, kazandığınız puanları kendine yazdırıyor, ya da kaybedeceği kesinleştiği an, oyunu kapatıp kaçtığı oluyor.

Buradaki hileleri daha çok hangi ulusların, ya da hangi sistemlerin ürünü olan oyuncuların yaptığını küçücük bir hafıza istatistiğiyle tespit ettim.

USA’lılar hilede 1. sırada, İngilizler 2. sırada. Bu kategori içerisinde kadınlar daha çok hile yapmaktadırlar. Duygusal sarmaldan öte, Liberal teslimiyetin ürünü olsa gerek.

Bir Makedonyalı var ki, zengin bir ülkede koca aramaktadır (sohbetlerden çıkardığım izlenimden).

İran’lı bir bayan ile oynarken sordum:

-Şu anda İran’da mı yaşıyorsun? Hayır, Dubai’de. (hı anlamıştım, iranda olamaz) Dubai’de elektrik mühendisiymiş.

-İran da (bizdeki gibi) türban sorunu var mı?

-Sadece yöneticilerin sorunu var. (bu da bizdekinin ters versiyonu)

Siz İran’da yaşasanız, bu tavlayı oynayabilir misiniz?

Oyunu kapattı ve kaçtı.

Başka bir İranlı (neden irana taktın deseniz, isimlerden İranlı olduğunu anlıyorum, hemşeri ayağından sohbet etmek istiyorum, USAlı ve Biritanyalıdan daha sıcak geliyor da ondan).

O bayan da Ispanya da yaşadığını söyledi. (buna da içimden Hıı dedim.).

Sonuç olarak, Kuzey dahil doğu insanları, bu psikolojik (sanal) çıkar ortamında bile, karşısındakine daha ,çtenlikli (dürüst) davranmaktalar; batı insanlarının ise, doğduğu günden itibaren kişisel çıkarın hırsıyla yetiştirildiği bir yaşam biçiminin ürünü olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Bunlar güven vermiyor.

Ha unutmadan, google'e "tavla resimleri" yazıyorum (yazıya eklemek için), "kız tavlama" diye başlıklar çıkıyor. Birine "tıklıyorum, şu yandaki resimler geliyor karşıma:


Akıl yerine beden gösterisi!... bu da DOĞU toplumları özelliğimi yoksa?

Öyleyse ne doğu, ne de batı.....

Necip Fazıl ne demiş: batı batı diye diye BATTIK!

Bendeniz de diyor ki:
Doğu doğu dedik, biz doğarken öldük! (ben mi dedim bunu? Yok, Orhan Gencebay demişti)

Üçüncü yön, doğru PARADİGMA imiş.


23.7.07

MECLİSTE ARTIK SOL DA VAR

seçimde sol dakika

Ufuk Uras ve Akın Birdal (artık meclisteler).

Bu iki ismi, kendim gibi bilirim. Duygusal fiziksel hamlelerinde soğuk kanlı, düşüncelerinde ve bunu ifade etmelerinde güçlü reflekse sahip bir yapıdalar.
Dürüstlüklerinin, burjuvanın parayla satın alamayacağı kadar bozulamaz tonda olduğunu anlıyorum.
Aydemir Güler ve Baskın Oran ile de tanışmayı çok isterdim:)
Bu isimlerin şahsını tanımaktan çok, tabi ki paradigmaları daha önde gelir.
Türkiye koşullarında "asıl Sosyalizmin nasıl tanıtılacağı"nın örneklerini göremeyi bekliyoruz.

"Sol" kavramını CHP-DSP kimliğine monte eden burjuvanın, ASIL SOLun ne olup-olmadığı konusunda (nispeten de olsa), kulak aşinalığı olabilecek fırsatlar karşısında nasıl hırçınlaşacağının de geleceği olacak bu dönem.

Diğer DTP'li (kürt) dostları pek tanımam ama, biz bir "türk ırkçılığı"yla baş edemezken, -misilleme gibi sanki- (nerdeyse) kürt ırkçılığı tonuna bürünecek çizgiye doğru sürüklenen "sosyalizm mücadelelerini" anlamakta zorlanıyorum. Biri çıkıp anlatsa....

Kısacası, meclis bu dönem şenlenecek:) Artık meclisin solu da olacak.

5.7.07

BARIŞ gitti ADI KALSAYDI!!!

ÜZGÜNÜM!!!!

BARIŞ AKARSU geniş haber

Şarkı yarışmasında öncelikle kişiliği ve daha sonra sesi ile dikkat çeken, SEVİLEN Barış Akarsu, ölümün adaletsizliğine kurban gitti! Buradaki adı, TRAFİK CANAVAR..

Bodrum'da geçirdiği trafik kazasında ağır yaralanan sanatçı ve oyuncu Barış Akarsu'nun hayatını kaybettiği açıklandı.

Akarsu'nun tedavi gördüğü Özel Bodrum Hastanesi doktorlarından Abdullah Servet, Barış Akarsu'nun hayatını kaybettiğini açıkladı. 5 Temmuz 2007

28.6.07

KADIN - ERKEK EŞİT OLSAYDI?

Kadın Halk Fırkası ,(ece-naze' de)
Ece Arıya sevgilerle (derin Düşünceler'de)


Terazinin kefelerinde insan onuru vardır. Biyolojik, geometrik görüntüleri farklı olsa da, insanlık tarihinde kadın-erkek savaşını sona erdirecek olan değer maddi güç değil, insan onurudur. Temel yaşamsal haklar, "insan" olmanın onuruyla dengede olmalıdır ki, aşk da dayanışma da anlamlı, kaliteli ve sürekli olsun

KADIN - ERKEK EŞİT OLSAYDI?

Farklı cinslerin ilk karşılaşmalarında –çoğunlukla- reflekssel dürtü, libidonun etkisini öne çıkarır. İlk karşılaşmada “yabancı” erkek ve kadınların birbirlerinden kaçınma refleksi buna kanıttır.

Gelenekçi (geri ve azgelişmiş) toplumlarda bir çok davranış kuralının içerisinde iki yüzlülüğün ve bencilliğin izleri gizlenemez. Kişinin kendisi için serbest olmasını umduğu şeylerin, başkaları için “yasak” olmasına verdiği enerji, güçler dengesiyle kural haline gelebilmiştir. Söz konusu güç dengesi erkeler arasındaki rekabette sağlanırken, oyun daha çok kadınlar üzerinde oynanmıştır.

Yine tarihte, pazu gücünün egemenliği, aynı zamanda maddi servet egemenliğini de sağlamış olduğundan, erkek-kadın hakları, zaman içinde kendiliğinden “cinsiyet egemenliğini” de içinde barındırmıştır.

Doğanın ve sistemlerin biçimlendirilmesinde kadına rol düşmediğinden, “işlemeyen demir pas tutar” deyimine uygun, kadınların kişiliği, edilgenlik ve “sürekli uyum” moduna dönüşmüştür.

Bilimsel analizler faydacı yaklaşımla, bu kuralların bir bölümüne onay verilebilirken, onay verilemeyecek yanları da ayrıştırmaya çalışır. “Egemenlik paylaşılamaz dürtüsü öne çıktığı anda çatışma doğmuştur

Tarihler boyunca kadın-erkek ne birbiriyle mutlu olabilmiştir, ne de birbirisiz.

Aşkın ve çıkarın anlamı da cinsler için farklı ölçülmekten soyutlanamamış.

Erkekler (kaburgasından doğan) kadına neden aşık olurlar? “Libidonun itkisi başrolü oynar” diyor Freud. Ona “erişilmez bir değer biçmesi, erkeğin “köşeye sıkışması”yla…

Neden kısa sürer erkeğin kadına aşkı? Umduğu ile bulduğu arasındaki farkın, kaburgasına yansıyan ağırlığından olabilir.

Öyleyse Adem’in Havva’ya aşık olması caiz midir? Bu durumda “değildir” gibi görülüyor.

Kadının erkeğe aşkı neden uzun sürer? Ona eşitlenme ve egemenlik paylaşma umudu uzun süreceği için.

Kadın-erkek eşitliği durumunda genel ilişkiler ne olacak?

“Bir erkek olarak sana mı kaldı kadın sorunları!” diyecek hemcinslerim çıkabilir. Hele ateşten gömlek sayılan “feminizm konuları?” “Erkek egemenliğini atalarımız hazır miras bırakmışken, nankörlük ve de ahmaklık yapma” diyenler de olabilir.
Ey erkek milleti (yani benim milletim)!
Bu egemenlik var ya? Asıl bizi ahmak ve nankör yapan bu egemenliğin ta kendisidir.

Uyanalım.

Erkeklerle kadınların temel haklarda eşit olacağı bir toplum hayalini içtenlikle kuralım. Erkekler gibi eğitilip yetiştirilen kadınlar, onlarla aynı koşullarda çalışıp, aynı ücreti alacağını düşünelim; "cinsel özgürlük kadın için ne sorunlarla bağlanacaksa, erkekler için de aynısı olacağını düşünelim". Kadınlar için istemediğimizi, kendimize de yasaklayalım. Ama sevişme artık "ücreti ödenen" bir hizmet olmasın. Erkek kadını nikah altında bile cinsel ihtiyaç kapsamında, “çocuklarının anası” gibi değil, iki elmanın yarısı da değil ama, iki tamın özgür iradelerinin buluştuğu bazen de kenetlendiği bir eş olacağını düşünelim.

* * *

"Kadının kendine, para kazanmak üzere koca nafakasına bağlı olmayan, başka bir iş bulması ; evlilik, kadınla erkeğin dilediği zaman bozabilecekleri karşılıklı ve özgür bir bağlanma olsun; analık serbest olsun, yani doğum denetimi ile çocuk aldırmaya izin verildiği gibi, bütün analarla çocuklarına, evli olsunlar olmasınlar, tıpatıp aynı haklar sağlanabilsin…. "

Erkek ne kaybederdi o zaman? Ya da kadın ne kaybederdi, şu günkü konumundan fazla? Ya toplum..?

"Ancak, kadınla erkeğin gerçekten eşit olabilmeleri için yasaları, kurumları, töreleri, toplumun görüşünü ve bütün toplumsal ortamı değiştirmek yeterli midir?"

"İnsan topluluğunda bütün öbür varlıklar gibi, kadın da uygarlığın ortaya çıkardığı bir üründür.
Kadının varlığı hormonlarıyla ya da bilinmeyen içgüdülerle değil, yabancı bilinçler aracılığıyla kendi bedenini ve dünyayla arasındaki ilintiyi yakalayışıyla belirlenmektedir; genç kızla delikanlıyı birbirinden ayıran uçurum, elbirliğiyle, daha küçük yaşta yaratılmıştır; ondan sonra artık kadının nasıl yapıldıysa öyle olmasına engel olunamayacak ve o geçmişini, bir kuyruk gibi, ölene dek ardında sürüyecektir; bu geçmişin ağırlığına bakılırsa kadının alınyazısının ölümsüzlük içinde saptanmadığı açıkça görülecektir "

"Kadının iktisadi durumunu değiştirmekle tepeden tırnağa değişeceğini ummamak gerekir elbet; bu etken, her zaman için, evriminin en önemli öğesidir; ancak, bu etkenin haber verdiği ve beklediği ahlaki, toplumsal ve kültürel sonuçlar elde edilmedikçe, yeni kadının ortaya çıkması olanaksızdır; şu anda da bu sonuçlar ne Sovyetler Birliği’nde, ne Amerika Birleşik Devletleri’nde, ne Fransa’da, ne de başka bir yerde gerçekleştirilebilmiştir; bu yüzden de, günümüzün kadını, geçmişle gelecek arasında bocalayıp durmaktadır; çoğu kez, erkek kılığına girmiş «sahici bir kadın» gibi gözükmekte, gerek kadınsal yapısı, gerek sırtındaki erkek giysileri içinde kendini rahatsız hissetmektedir."

"Kadının kendine yeni bir deri yaratması, sonra da oturup buna göre bir giysi dikmesi gerekmektedir. Bunu da ancak toplumun evriminden sonra başarabilir. Bugün, hiç bir eğitimci, tek başına, «erkek insani varlık»a tıpatıp benzeyen bir «dişi insani varlık» yaratamaz: erkek gibi yetiştirilen bir genç kız kendini benzerlerinden ayrı hissetmekte dolayısıyla yine toplumun dışında kendine özgü bir varlık halinde kalmaktadır. “Ormandaki bütün ağaçları aynı anda dikmek gerekir” diyen Stendhal bunu çok iyi anlamıştı. Yoo, tam tersine, kadın erkek eşitliğinin somut olarak gerçekleşeceğini ileri sürüyorsak, o zaman, bu eşitlik yine her bireyde ayrı ayrı ortaya çıkacaktır."

"Eğer bir kız çocuğu, çok küçük yaştan başlayarak erkek kardeşinin yetiştirildiği ortamda, aynı istekler ve onurlarla, aynı ciddilik ve özgürlük içinde, aynı eğitimi alarak, aynı oyunları oynayarak yetiştirilse, aynı geleceğe sahip bulunsa, çevresinde iki anlama yer bırakmayacak biçimde eşit kadınlarla erkekler bulunsaydı, «iğdiş etme karmaşası» ile “Oidipus karmaşası”nın anlamları tepeden tırnağa değişirdi."

"Yuvanın maddi manevi sorumluluğunu baba kadar yüklenen ana, aynı sürekli saygınlığa kavuşacaktı; kız çocuğu çevresinde yalnız erkeklerin değil, her iki cinsin malı olan bir dünya bulacaktı; duygu yönünden babasına eğilim duysa bile ki bu da pek belli değil ya, neyse ona duyacağı sevgiye bir güçsüzlük duygusu değil, bir yarışma isteği karışacaktı: genç kız edilginliğe yönelmeyecekti; çalışma ve sporla değerini göstermesine izin verileceği için, oğlan çocuklarıyla etkin olarak yarışabileceği için elindeki vaatlerle ödünlenen erkeklik organı yokluğu “aşağılık duygusu” yaratmayacaktı; nitekim, kafasına böyle bir fikir sokulmasa ve erkekler kadar kadınlara da saygı duyması gerektiği öğretilse, oğlan çocuğunda da «büyüklük duygusu» olmayacaktı. Böylece, küçük kız, kendine hayranlık ve düş gibi kısır yollardan aşağılık duygusunu ödünlenmeye çalışmayacak, kendini olmuş bitmiş bir veri diye görmeyecek, yaptığı işle ilgilenecek, her işe canla başla sarılacaktı".

Eğer özgür bir yetişkin insan geleceğine açık olsaydı, genç kızın erginlik çağının da tıpkı oğlanınki gibi kolayca aşılacaktı; aylık rahatsızlıklar, bir anda kadınlık uçurumuna yuvarlandığı için bu derece korku vermektedir kendisine; yazgısının bütünü karşısında böylesine korkulu bir tiksinti duymasaydı, o körpecik cinselliğini tıpkı erkek çocuk gibi rahatça kabullenecekti; tutarlı bir cinsel eğitimin bu bunalımı atlatmasında büyük yardımı dokunabilirdi."

"Kız erkek bir arada okutulsaydı, o zaman, o yüce Erkek efsanesi doğamayacaktı: günlük yaşamın içli dışlılığı ve hilesiz yarışlar bu efsaneyi yıkmaya yetecekti. Karma öğretime yöneltilen suçlamaların, altında hep cinsel tabular yatmaktadır; oysa çocuktaki merak ve zevki yasaklamaya, bilinçaltına itmeye çalışmak boşunadır; böyle bir tutumla, olsa olsa birtakım doyurulmamış arzular, musallat fikirler, sinir bozuklukları doğurulur; genç kızların o aşırı duygululuğu kendi cinslerine duydukları ateşli sevgi, düşsel kara sevdalar ve bunların yanlarında getirdikleri bütün o saçmalıklar ve dağılmalar çok zararlıdır. Erkeğe bir yarı tanrı değil de, yalnızca bir arkadaş, bir dost, bir eş gözüyle baktığı zaman, genç kızın en büyük kazancı, kendi varlığının sorumluluğunu yüklenmekten kaçmamak olacaktı."

"Kadınlar «yapışkan»dırlar, erkeğin sırtına binerler ve bundan en çok kendileri acı duyarlar; çünkü yazgıları, yabancı bir organizmaya yapışıp onun iliğini kemiğini sömüren bir asalağınkine benzemektedir; onları da özerk bir organizmaya sahip kıldığımız, dünyayla boğuşacak, ondan kendi özlerini çıkaracak duruma geldikleri an, bağımlı olmaktan kurtulacaklardır: onlarla birlikte erkekler de tabi. Ve hiç kuşkusuz, o zaman, iki cins de daha sağlıklı olacaktır."

zihni örer

Kaynak ve alıntılar,
"kadın bağımsızlığa doğru/Simone de Beauvoir
değişimin diyalektiği ve devrim/Server Tanilli

13.6.07

can yasası




ANAYASASI İNSANIN

Ustamız Eluard’ın izinden

Kan yasası bu insanın:
Üzümden şarap yapacaksın
Çakmak taşından ateş
Ve öpücüklerden insan!
Can yasası bu insanın:
Savaşlara yoksulluklara
Ve binbir belaya karşın
İlle de yaşayacaksın!
Us yasası bu insanın:
Suyu şavka döndürüp
Düşü gerçeğe çevirip
Düşmanı dost kılacaksın!
Anayasası bu insanın
Emekleyen çocuktan
Uzayda koşana dek
Yürürlükte her zaman
Can YÜCEL

3.6.07

UYGARLIĞIN KIRIK DİŞLİSİ

Bu şiire göre uygarlığın neresindeyiz?
----------------------------------------------------
CA(İ)N ŞİİRİ

Davacı zengin, davalı yoksulsa
Zenginden yana işler yasa
Davacı yoksul, davalı zenginse
Davalıda kalır yine nizalı arsa
Davacı da davalı da zenginse
davada Özür diler çekilir aradan kadı
Davacı da davalı da yoksulsa, bak,
Sade o zaman işte yerin bulur hak

Can Yücel
-----------------------------------------------------
Günümüzün uygarlığı bu şiirin,

a-başında
b-ortasında
c-sonununa yakın
d-bu şiiri aştı artık, hükümsüz....

???????????

29.5.07

SEÇİMLERDE ORTAK ADAY İSTİYORUZ

burada

Hrant Dink'in öldürülmesinin ardından hepimiz öfkelendik ve OMUZ OMUZA verdik. Yalnız olmadığımızı, yüz binler olduğumuzu görüp umutlandık.

Irkçılığın, savaş çığırtkanlığının, tahammülsüzlüğün, işsizlik, yoksulluk ve adaletsizliğin ulaştığı tehlikeli boyutlar karşısında sadece cenazelerde omuz omuza veriyor olmaktan şikayetçiyiz. Özgürlük, eşitlik, demokrasi, adalet, halkların kardeşliği, barış ve refahtan yana olanların sesinin daha yüksek çıkmasını arzu ediyoruz.

Hepimizin, her sol parti ve sendikanın sahip çıktığı ortak taleplerimiz var ve bu taleplerin Meclis kürsüsünden dile getirilmesini istiyoruz.

Bugünkü koşullarda hiç bir parti yada grubun bu başarıyı tek başına elde edemeyeceğini gören biz aşağıda imzası olanlar, hiç bir savaş iznine, özelleştirmeye, ayrımcı yasaya oy vermeyeceğini, bunlara karşı TBMM'de bizleri temsil edeceğini ilan eden, patronların, generallerin, bürokratların, atanmışların, IMF'nin değil; ezilenlerin ve emekçilerin sesi olmaya söz verecek emekten, kardeşlikten, özgürlükten ve barıştan yana olan ortak bağımsız adaylar aracılığıyla seçime hazırlanmak istiyoruz.

Ayrıntılarda boğulmayan, sadece üzerinde ortaklaştığımız temel noktaları dile getirecek bir bildirgeyi imzalayacak ortak adaylarımız olursa yüz binlerce kişinin sandığa gitmeme ya da CHP'ye oy verme açmazından kurtulacağına inanıyoruz.

Ortak adaylarımız,

  • IMF ve Patronlara karşı emekçinin yanında yer almaya,
  • Savaşa ve her türlü sınır ötesi askeri operasyona karşı çıkmaya,
  • Kürt sorununun askeri değil barışçıl siyasi çözümünü savunmaya,
  • Halkların eşitlik, özgürlük ve kardeşliği için çalışmaya,
  • Atanmışlara karşı demokratik olarak seçilmişleri korumaya,
  • Yasaklara karşı özgürlükleri savunmaya,
  • Bütün dinsel, mezhepsel, cinsel, etnik ayrımcılıklara karşı ezilen, baskılanan grupların sesi olmaya,
  • Irkçılığa ve ayrımcılığa taviz vermemeye,
  • Kadın hak ve özgürlüklerinin yanında yer almaya,
  • Çevresel yıkıma karşı durmaya
söz vererek ortak taleplerin savunucusu ve sesi olacaklarını ilan etmelidirler.

Bu adımı destekleyen bütün parti ve kurumlar bu adaylara desteğini ilan etmeli ve bütün gücüyle seçim kampanyasına destek vermelidir. Bütün adayların kullanacağı ortak afiş, bildiri vb araçlar oluşturulmalı, bu araçlar, parti-kurum ayrımı yapılmadan hep birlikte kullanılmalıdır.

Sokakta ve sandıkta, emek, barış ve demokrasi mücadelesini, umudu yükseltecek, yüz binleri heyecanlandırabilecek, hepimizin gönlünden geçen böylesi bir alternatif yaratma sorumluluğundan kimse kaçmamalıdır

17.5.07

İŞ YERİ ÜRETİM SİSTEMLERİNDE YÖNETİM PRAMİDLERİ

Zihni Örer

4 Ağustos 1988/özet

---------------------------------------------------------------------------------------------
Kapitalist Yönetim Örgütlenme piramidi