18.3.12

Karıştırma pohu çıkar

aşırı zenginleşmenin formülü

Adamın biri yoğurt satarak zengin olmayı karar verir. Kafadan bir hesap yapar, günde şu kadar satarsa bu kadar kazanacak. Üretimde yoğurt miktarı o kadar çıkmaz.
“İneğe verdiğim yem süt olacağına bok olmuş”  diye söylenir. 

Kara kara düşünceden Ak ak çıkış aramaya koyulur.

“Madem ki elde  bir yoğurt bir de bok var,  (un var şeker var) öyleyse geriye pasta yapmak kalıyor” diye düşünürken gözleri ışıldar.

İlk manevrasını  yapar, yoğurt kaplarının tabanına inek bokunu, üstüne de bir miktar yoğurt koyar ve ambalajlar.

Muhasebeyi düz getirmenin sevinciyle,  yoğurtları pazara götürür.

İlk gelen müşteri yoğurttan  tatmak için kaşık ister.
Yoğurtçu hınzır bir gülücük ile, “karıştırma pohu çıkar” diyerek, isteği karambole boğdurur.

Müşteri anadolu saflığıyla kinayeyi hayra yorumlar, yoğurdu alır, parasını öder.

Evde kaşığı bir saplar ki ne görse!  
Üstü beyaz altı yeşil! 
Koşarak satıcıya gelir, “ulan sahtekar yoğurtçu... diyerek başlar ve ne kadar bildiği küfür varsa savurur. Sinirleri yatışmıştır artık.

Yoğurtçu bu anı sabırla bekledikten sonra, kalabalığın gözlemlerine hitaben alır sazı eline.

 *Derdini söyle gardaşım, niye öfkeleniyorsun böyle! İnsan önce bir Allah’ın selamını verir ve sonra  sıkıntısını dile getirir.

-Kaşığı bir daldırdım yoğurt kabına, altından bok çıktı!”  Anlamıştım yılışıklığından, bu işte bir bokluk olduğunu.

*Ben sana demedim mi “karıştırma pohu çıkar diye?”  Alla allaa, bu insanlar da hiç laftan anlamıyolar ya! Eğitim şart bu millete gardaşım, eğitim şart. Ahlak da ondan önce şart.  Dürüstçe uyarıyom, adam geliyo beni suçluyo.  Başıma ne geldiyse dürüstlükten geldi zaten. Böylelerine var ya, kabına yoğurt bile koymayacaksın, sadece bok yedireceksin. Bok al bok sat bokoğlu boktan laf yeme. Hasminallahu ve ni mel vekil ni mel mevla...
zihni örer

14.3.12

Sivas Katliamında Aşırıcılık

 

 Zaman aşırmak yüz kızartıcı bir kavram olarak akıllara kazındı.

Sömürü sistemlerinde başkasının emek ürününü çalmak, gaspetmek, sömürmek,   aşırmak çok bilindik birşey.
Bu davranışın insanlık suçu olup-olmadığı konusunda fikir üretmeyi anlamsız bulunların oranı sistemin besin zincirinin en büyük halkası olduğunu da biliyoruz...

Ancak, zaman aşırmak sistemin kendi rotasında işleyişine hizmet ediyor olsa da, emek aşırmak ile farkındalık ” farkına sahip.

Zaman aşırmak için, uygar dünyayı taklit ederek, kanun kitaplarına en güncel yasa maddelerini yazarken, uygulamada arkadan dolaşmaya engel hiçbir şey yok!

Darbe Liderleri için de zaman aşırılmıştı da Anayasa halk oylamasında birkaç puan artsın diye “yetmez ama evet”çilere verilen sözden dolayı aşırılan zaman sahibine geri teslim edilir gibi yapılıyor şu günlerde. Kenan Evren yargılanabiliyor(mu?) O da belli değil ya.

Sivas’ta yakılan aydınlar için aşırılan zaman geri iade edilmeye kalkışılsa, günümüz iktidarının önemli bir taban aritmetiğine dokunulabilir. Belki de bu yüzden aşırılan zaman zulaya atılmak isteniyor. Yoksa bir saatlik yasa düzeltilmesi, bu insanlık suçunun affedilmesini önleyecek, aşırılan zaman sahibine iade edilecek. O alev karşısında cehennem ateşi (video:1.32) teşhisi koyan aşırı müslümanlar da belki adama benzeyecekler.
Nerde bizde o şans!

4.3.12

Mart-ı ve K-edi aşkı

Mart-ı ve K-edi 
Mart ayının şifreli  kombinasyonu
özgürlük ve aşk



 Edi Birsöz 
madem konu yine aşk, o zaman biraz derinlerine dalalım
kendimizi şöyle bir aşkın içine salalım.
ne bekler insan karşısındakinden, nedir aradığı?
kimselerde bulamayıp da O'na gelince "heh işte bu" dediği?
nedir?
ne arar?
bir kadın neden aşık olur?
bir erkek?
nasıl biter tükenir bir aşk peki?
ya da biter mi ki?
tenini hissetmekten aldığı tat, neden eşsizmiş gibidir aşıksa?
ve öpmenin, öpülmenin sonsuz sayıda olmasının dileğindeki neden...?
nedir, nedendir aşk?
ve aşık olmak neden bu kadar güzel, bu kadar zordur?
ya hayatın tadı, neden aşık olunduğunda daha bi hoştur?
altı üstü bir hormonun seviye değişikliği madem...
e hormonlarına söz geçiremezki zavallı adem...
heh işte, ben de tam bu yüzden;
"gönlümü saldım çayıra, hadi mevlam kayıra" :)

bütün bu soruların cevabının olmayışıdır aşk
 ancak sezgilerle açıklanabilen bir karmaşadır aşk
 "hormon+kalp+beyin" bermuda üçgeninde bedenin kayboluşudur aşk
 tura yanından bakarsan sonsuzluğa yelken açan tam bir özgürlüktür aşk
yazı tarafından bakarsan tam bir tutsaklığa gönüllü boyun eğiştir aşk
gönlü salarken çayıra, "hadi mevlam kayıra" 
aşk, teslim olmak değildir bir hıyara.


not:
Sevgili Edi Birsöz'ün  şirsel yazısını 
facebook sayfasından 
(güven ve hoşgörü kredisi açtığını hissederek) 
  buraya izinsiz taşıdım.

28.2.12

4+4-(2x4)=0 ilköğretim yasası

4+4-(2x4)=0 ilköğretim yasası












4+4+4 SİSTEMİ GELECEK

AK Parti, mesleki eğitimde yönlendirmeli sisteme geçerek mesleki eğitimi hem sayı hem de kalite olarak artırmayı hedefliyor. Sekiz yılık kesintisiz eğitime geçilmesi ile birlikte meslek lisesine gidenlerin oranı yüzde 70’ten yüzde 30’a düşmüştü. AK Parti, hem katsayıyı kaldırmak hem de mesleki eğitimde yönlendirmeyi getirmekle mesleki eğitime gidenlerin oranlarını yüzde 70’e çıkartmayı amaçlıyor.
AK Parti, imam hatip liselerinin ortaokul bölümlerinin kapatılmasıyla geçilen 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitime son verecek. Teklif kabul edilirse zorunlu eğitim 13 yıla çıkarken, isteyen öğrenciler orta kademede imam hatiplere geçiş yapabilecek

- İlk 4 yıllık zorunlu eğitimden sonraki kademelerde evde eğitim (açık öğretim) mümkün hale getirilecek. Evde eğitimle okuldan mezun olunabilecek. 4. sınıftan itibaren, öğrenciler hem açıköğretime hem de Kur'an kurslarına aynı anda devam edebilecek. Derslere baş örtüsüyle girmek isteyenlere yeni alternatifler sunulacak./ samanyolu

* * *
KURNAZLIĞIN DEŞİFRESİ:
(2011 ösym sonuçlarına göre (Fen kolunu seçenler) Fen Bilimlerinde 704 bin 712. Adayların neredeyse yüzde 60'ı Fen Bilimleri testine cevap vermiyorlar veya veremiyorlar.''*
ÖSYM’de 30 bin öğrenci  sıfır puan çekiyor. Okul birincileri çoğunlukla ösym’de başarısız oluyorlar.

Dünyada kalite bakımından ilk 500’e giren Üniversite sayısı  2-3’ü geçmiyor..  İyi derecede okul kazanan öğrencilerin başarısı milli eğitim müfredatı ve kalitesinden değil, ailelerin özel çabası ve çoğunlukla parasal güç ile gerçekleşiyor.

Milli Eğitim ve ilk öğretim sorunları deyince sadece İmam Hatip okulları akla geliyor Oysa Hemşirelik, teknik, ticaret, turizm gibi hayatın birinci önceliklerine hizmet eden okulların kalitesi ve genel sorunları hiç gündemde yok. Bir İmam hatip mezunu devlet memuru olarak (yıllarca) atanabildiği halde, diğer meslek mezunları iş bulursa “ırgat” sıfatıyla aşağılanıp,   acımasızca sömürülüyor.  Bununla da yetinilmiyor, İmam Hatip mezunları bütün mesleklerde iş başvurusu yapıyor, elektrikçi mesleğinde dahi iş bulabiliyor. Oysa diğer meslek mezunlarının imamlık-müftülük için başvurması (doğal olarak) normal karşılanmıyor.

Meslek liselerindeki ayrımlar, o kadar soyut ve adaletsiz ki, hayatın önceliklerindeki sıralama önemsenmeden, “türban sorunu”na kadar indirgenerek, asıl sorunlar ıskalanıp unutturuluyor.

“YÖK Kanunu’nun 45.maddesi değiştirilerek, üniversiteye girişteki katsayının eşit uygulanması yasalaşacak.” deniliyor
Oysa İmam Hatip Lise mezunlarının yüksek eğitim almalarına tanınan alt yapı fırsatı, diğer meslek mezunlarına tanınmıyor. Örnek olarak, fen ve matematik eğitimi imam hatip okullarında diğer meslek okullarına göre daha fazla, öğretmen başına düşen öğrenci sayısı daha az.
 “Hak eşitliğinden söz edilirken, altyapı eşitsizliği gizleniyor.

Bu da gösteriyor ki, "dindar nesil" toplumun kaderine hakim olma olanaklarını daha da artırırken, hayatın önceliklerini öbür dünyaya havale etme güdüsü daha da pekişecek!

Ek: öğretmenlerin raporu:

PISA testi, her ülkede 15 yaşındaki öğrencilere okuma, matematik okuryazarlığı ve fen okuryazarlığı alanlarında uygulanan bir sınav. Bu sınavda, öğrencilerin ne kadar bilgi sahibi olduğu değil, edindikleri bilgi ve becerileri günümüz toplumunda karşılarına çıkabilecek durumlarda nasıl kullanabildikleri ölçülmeye çalışılıyor. Dolayısıyla bilgi yerine yaşam becerileri ölçülüyor.
OECD’de 30 ülke var, Türkiye bunlar arasında 16. büyük ekonomi, ama eğitim açısından sonlarda. Tek örnek: PISA testinde 29. olabildi.

Testte OECD ortalaması 500, Türkiye 424 puan aldı. Milli Eğitim, yaşam becerisini geliştiren sisteme dönük ciddi adımlar attı; ama değişim için çok çalışmak gerek.

-Öğretmen başına öğrenci sayısı Türkiye’de 24, OECD ortalaması 16; ilköğretimde sayıyı 20’ye çekmek için 80 bin öğretmen daha gerekli. Derslik ihtiyacı da 80 bin...


22.2.12

Peyk Müzk Gurubu

  buradan  yudumlayabilirsiniz.
Peyk:Dol Gözüm Dol
 ---------------------------------
Sevgili Açalya facebookta tanıtınca, birkaç cümlelik yorumu aşacağını düşündüm ve bir araştırma yaparak, Peyk Müzik Gurubunu daha geniş yorumlamayı uygun buldum.
Peyk Müzk gurubunun dikkat çeken  tarzı var. Bu fark öncelikle şarkı sözlerinin protest etkisinde görülür. Böyle bir tarzın riskini alabilen sanatçılar sanatın ticari kaygısından uzak olduğunu düşündürür. Aynı zamanda, zaten zayıf olan toplumsal muhalefetin eksiğini nispeten doldurarak, egemenlerin halkına karşı keyfi tutumlarına, mikrofon gücüyle otokontrol görevini de icra ederler.

 Başka farkı, müziklerinin motifindeki  rock’un sivriliklerinin törpülenerek, enstürmanın bam tellerinin narasıyla reggae ritmine ulaşması kulağı tırmalamadan ruha, söz vurgularıyla beyinlere, estetik ölçüsüyle ruha  hitabeden etkili bir toplam güce sahip olduğunu düşündürüyor. Müziğin toplam kalitesi, sesin gırtlak darlığını bastırırken, solist sesinin buğulu tarzı sempatik çekiciliği öne çıkarıyor.

Eskilerden Karacaoğlandan sonra, Cumhuriyet tarihinde Saz serisinde Ruhi Su ile başlayan, Mahsuni Şerif ile zirveye çıkan, Ahmet Kaya, Kıvırcık Ali, Ferhat Tunç,  ile devam eden; oradan kent nüfusunun köy nüfusunu geçmeye başladığı zaman diliminde daha çoklu enstrümanlarla Gurup YorumKızılırmakMoğollar, Şivan Perver, ... aklıma gelenlerdir...

Bir de bütün çirkinlikleri protesto edenleri protesto eden Ozan Arif vardır.  Sözlerine değer vermediğim ama, kişisel efendiliği ve müzikal melodisinden olumlu etkilendiğim Mustafa Yıldızdoğan da asıl hedef yerine hırsızı kovalayanı kovalayan guruba dahil bir protestçidir.

Peyk Müzik Gurubu ticari amaç yerine politik duyarlılığını devam ettirebilirse, adını yukarıda saydığım müzisyenlerin beyaz sayfasına yazdıracağı düşünülür.

Peyk adının mesaj öyküsünü gurubun menajeri Aybüke Kini’ye sordum. Sorumu  itüsözlükçülerin boktan yorumlarını önceleyerek oluşturdum.
Gelen cevap:

Merhaba,

Sanıldığı gibi yalakalık anlamına gelmiyor bizim "Peyk".
Öncelikle Farsça bir kelimedir, uydu anlamına geliyor olması ve logomuzunda  bununla uyumlu olması gözden kaçmasın. "Peyk devletler" gibi ifadeleri Türkçe'de mutlaka duymuşsunuzdur; komşu devletler, uydu devletler manasına gelmektedir.
Ayrıca Osmanlı döneminde haber getirip götüren eğitimli askerler varmış ki onlara da Peyk denirmiş.
Bizim bu ismi seçmiş olma sebeplerimiz bunlardır.

Teşekkürler ilginize,
Aybuke
Osmanlı İmparatorluğu’nun 16.-18. yy. lar arasında haber taşıma amaçlı kullandığı peykler yeniçeri ocağından 6-7 yaşlarında seçilir eğitilirlerdi. Sık sık Atmeydanı’nda yapılan yarışlarda seçilenler göreve atanırdı. En iyi peykler padişah tarafından kullanılırdı. Attan daha hızlı hareket ettikleri ve kestirmeden giderek zaman kazandıkları için tercih edilirdi. İstanbul-Edirne arasını (150 km.) bir günde katederlerdi. Koşu sırasında ellerinde küçük bir şeker torbası taşı bedenin karbonhidrat seviyesini korur, ağızlarındaki ekonomik tükrük salgısının devamlılığını sağlayan içi boş ve üzerinde çok sayıda delik bulunan küreler bulundururlardı. Dizlerine bağladıkları zillerle hem tempolarını korur, hemde yolların boşaltılmasını sağlarlardı. Peykler, 18.yy.da yeniçeri ocağının kaldırılması ile tarihe karışmıştır./kaynak

Peyk’in temelleri 1991’lere kadar uzanıyor. İrfan Alış (Vokal) ve Serdal Ersoy’un (Gitar) İstanbul Üniversitesi Kampüsü’nde bir araya gelmesiyle, grubun temelleri atıldı. İkiliye, 1995 yılında Ertan Çalışkan (Davul), Özgür Ulusoy (Keman, klavye) ve 2006’da Barış Tokgöz’ün (Bas) katılımıyla grup, bugünkü kadrosunu oluşturmuş oldu.

İlk albüm, yılların emeği süzülerek ortaya konmuş özenli bir çalışma. Şarkıların sözleri, solist İrfan Alış’a ait. Şarkıların melodik alt yapısında, rock, blues ve reggae’nin yanı sıra arabesk öğelere, ince keman ve piyano sololara da rastlamak mümkündür.

14.2.12

sev de al

“Sev” deyince aklıma sevgili gelir
aklım sevgilinin asaletinden gelir.
leb sevgilinin “leb”inden,
 aç tavuğun düşü leblebiden gelir.

Şıpsevdinin yolu dudağın kırmızısına düşerken,
 aşığın kırmızısı dudaktan kalbe uzanan  yoldan gelir.
iki gönlün birbirine akorduna aşk dersek
mızraplar esnek ise fırtınalar vız gelir
z.örer

8.2.12

algıda seçicilik farkındalıktır

duymak ve anlamak
Politik söylemlerde sık duyduğumuz bir sözcüktür “algı”. Bir konunun anafikrine odaklanmanın ölçü birimi gibi kullanılır. “Algı” ile “farkındalık” aynı anlamı içeriyor gibi bilinse de, “farkındalık”ın bir adım daha derine işaret ettiğini düşünüyorum.

İçten ve dıştan gelen uyarıcıların duyumlar aracılığıyla anlamlı hale getirilmesine algı denir.
 Farkındalığı ise “odaklanmak” olarak yorumlayanlar var. Ortada dolaşan yorumlardan, TDK’nun algı yorumuna daha yakınım.
.
Algı, Bir şeye dikkati yönelterek o şeyin bilincine varma, idrak: “Bakmak için algılarımız yeter, görmek içinse salim bir kafa, ayıklık, şuur gereklidir/TDK

Tanımın asıl cümlesi algıyı belirtirken, eş cümlesi farkındalığı anlatıyor gibi.

Elinize tutuşturulan bir cismin ne olup olmadığını, eleştirel analiz sonucunda anladığınızda, bir ağırlığının dışında bir de özelliğinin olduğunu fark edersiniz.

“Algı”, fotoğrafik, “farkındalık” ise çözümleyici, yani diyalektik sürecin vardığı yer olarak düşünülmeli.

Bir olayın haber değeri, varmak istediğiniz sonca göre biçimlenir. Ya da, varmak istediğiniz sonucun üzerinde o haberin sizde uyandırdığı etkiye göre ya algınıza bir albüm malzemesi gibi girer, ya da değiştirmek istediğiniz sonucu, ona etki eden faktörler üzerinden yürümeyi amaçlarsınız.

Politikacıların mangalda kül bırakmayan “van minıt”larına baktığımızda, kimi onu sadece coşkusuyla algılar, kimi de algıladıktan sonra ne, nasıl, niçin, kim için...? gibi soruların cevabına göre amaca katkısını farkeder.

Birkaç örnek ile açalım mı? (kapatmayalım, açalım) Ehh, günah benden gitti:)

İngiltere’de bir trafik canavarı Enerji Bakanını yerken,
bizde rüşvet canavarı, suçluyu arayan  savcıları yer.

Alman savcıları, tarihinin en büyük canavarını yerken,
Bizde rüşvet canavarı, Almanya’nın canavarından beş kat daha fazla büyür.

Uludere katliamından sonra, etik değerler ve insana olan saygı yüzünden hükümetin düşmesi beklenirken, durum kapitalist yöntemlerle (sadece tazminatla) kapatılır, canavar taca atılır.

Canavarların damak tadı neden bu kadar farklı ki!

Bizim TBMM'de 251 suç dosyası dokunulmazlığa bürünmüşken, savcının güdümsüzü dokunulmazlığa bürünemez.

Yazar kovalayan güdümlü savcı ile canavar kovalayan savcılar arasındaki farkın, artıdeğer olarak kapitalist servetin çekirdeği olup-olmadığını Das Kapital’den sorabilirsiniz.


Egemen sınıf her ülkede bilgisiz ve farkındasız çoğunluğun üzerinde oturur. Fransa, İngiltere, Almanya’da da öyle, bizde de öyle.. ama onlardaki farkındalık oranı (ya da canavar) ile bizdekinin farklı olmasının kökenini soruyor muyuz?

Avrupa toplumu ile bizim yaşam biçimimizi belirleyen kültürün kökenine inmeden, “hem kel hem fodul olunabilir ancak. (Burası uzun hikaye ve aynı zamanda konuyu dağıtma olasılığından dolayı, geçelim)

(Sözde) demokrasi dünyasında,

Azınlık olan “işi düzgünler” partisine oy verirlerken “farkındalığı” temel ölçü olarak alırlar.

Halk tabakasında yaşayanların büyük çoğunluğu  ise, temel çıkarlarını iğdiş eden önlemler büyüsünden kurtulmaları için “uyartım akımına”* ihtiyaçları vardır.

İngiliz ya da Alman seçmeni ile Türk seçmeni arasındaki en büyük fark nedir?
Bir trafik suçundan dolayı ar damarına değer vermek zorunda kalmasını sağlayan güç nedir?
Din mi, ahlak mı, etik mi, idam mı, cehennem mi, işsizlik mi......?

Bizimkiler dindar nesil yetiştirmekle açığın kapatılabileceğini umuyor olabilirler. Birçok çağdaş yasayı aldığımız ve tamamını aldıktan sonra bizi aralarına kabul edeceklerini düşündüğümüz Avrupa birliği de dindar nesil sayesinde(!) malum canavarlarını ayarlayabiliyor olabilirler mi!

MÜTEVAZI:"Sözün aslı Arapça’dır ki, tevâzu sâhibi demektir." bir arkadaş böyle açıklamış.
"tevâzu"nun aslı nedir? diye sorduğunuzda tanımın tılsımı bozulacaktır.

Bir bilinmeyeni başka bir bilinmeyenle açıklama cesareti göstermeye “dindar nesil algısı” denir.
Üstteki örneklerdeki gibi karşılaştırmalı analizler iman etmeyi değil, itiraz etmeyi gerektireceği kesin.
-------------------------------------------

Hayatımın bir bölümünü dindar  biri olarak geçiren bendeniz, “dindar nesil”i ayrıca yazma gereği duyarım.

*uyartım akımı:hiç çalışmayan bir jeneratörün sargısına 10-15 volt gibi bir gerilim verildiğinde, jeneratörden 220 volt alınabilir.

26.1.12

başlık ve aşk'lık parası

T-kızım, sana kaç lira başlık parası verdiler?
S-Bizde başlık parası olmaz teyze.
T-Ne!  bizim oralıya varsan senin bu güzelliğine çuvallar dolusu başlık parası verirlerdi.





S-Canım, sen benim için neden başlık parası vermedin:)
Z+ Sana verilebilecek para dünya bankasında yok ki bende ola. Ama tüm bankaların alamayacağından çok daha fazlasını, ömürboyu ödemek koşuluyla, hesabıma yazabilirsin...
S-Teşekkür ederim, borcun kalmadı hayatım.
z.örer

24.1.12

Eski (meyen) bir hikaye-2

kır çiçekleri
Baş tarafı BURADA

    Küçük adımlardan sonra ısınan kaslarım   gevşedikçe hızım artıyor,  kaslarım ısındıkça sızım azalıyordu.

  Kır çiçekleri serüveni

   Sağ yanım ısınarak ağrıya karşı direnirken, sol yanım akşamın esrarlı rengine kilitlendi.

  Kentin üst yanından yamaçlara doğru tırmanmaya koyuldum. Kekik kokusu, metabolizmamı tırnak içine alarak, az önceye kadar cebelleştiğim mayhoş hisleri unutturuverdi.

Kafamı kaldırıp çevreye  baktığımda gördüğüm manzara, akşam randevusunun en damar eksiğini tamamlamaya adaydı! Akdeniz ikliminin maki ailesinden  kır çiçekleri,  içinde bulunduğum  pembe atmosferin raconuna nasıl da denk düştü!
 
   ilk ve sonbahar mevsimleri, maki cömertliğinde, aradaki egzotik farkı kapatmıştı. İki mevsimin birbirine yumuşak geçişe yol vermesi bir başka akdeniz patenti sayılır.

“ İlkbaharın afrodizyak hüneri bu mevsimde toprağa düşen renk fidelerinde saklı” ydı .

“Her aşığa bir gül yeter” iddianamesinin,  insan zoruyla bahçelerde zoraki üretilen hormonlu çiçekler için geçerli olduğunu düşündüm. Burada doğa oldukça cömert ve kendini yenileyen iklimin tüm hünerleri anaç.

Bu renklerden  bir demet yapmak için bütün koşullar sevgi(li)me amade.

Otsu ailenin dikenli, dikensiz, çalıcıl,  renkli, kokulu  çiçek vadisinde vals yapıyorum.

 “Love story” şarkısı son birkaç gündür gitarımın tellerine abanmıştı.  O hafta ruhumun vizyonuna bu şarkı yerleşince,  ıslık ve bazen  mırıltı ekleyerek, kır çiçekleri arasında koşturmacanın fon müziği de tamamlandı...  Kanımı kaynatan alevsiz ateş, bedenime veda eden ter damlalarını buharlaştırmaya başladı. Ter buharı, ağrılarımı ve  yorgunluğumu kimyasal tepkimeyle  gökyüzüne doğru savurdukça hız yeteneğim katlanarak artıyordu.

Bu hız ve coşku ile bulunan bütün renklerden  balya yaparak, bir çiçeğin ipsi sapını demetin gövdesine doladım. Tıpkı sevgilinin ince belini saran kollar gibi.  Baş ve işaret parmağımın dairesel çapıyla ölçtüğüm bir buket ile geri dönüş yoluna doğru uçma vakti geldi.

Akşam buluşmasının romantik olasılıklarını düşünürken, zamanı dondurarak kanat çırpmaya devam ediyorum.

Toy zamanlarımda filmlerden-romanlardan öğrendiğim “romantizm tiyatrosunu” sahneye bir daha mı koyacaktım. Akşam kapıyı çaldığımda mercekten bakan sevgilim bir çiçek demetinin ardına saklandığımı, biraz merak ile kapıyı açıp “hoş geldin” derken çiçek demetini eline tutuşturduğumda, o markası hafızamda tescillenmiş gülücüğünü hangi makamda üfleyecekti kalbimin odak noktasına doğru?

Sağ eli sağ elime, sol eli  çiçek balyasına doğru uzanacaktı. Bilindik naylon kılıklı ticari çiçek ambalajı ile buketi yeşil bir ot ile bağlanmış,  ellerimin nasırlarını yeşile boyamış organik romantizm arasındaki fark nasıl algılanacaktı? Elbette yeşilini arıtmadığım avuç içi manzarası yalnızca ruhumu değil, aynı zamanda emeğimi, heyecanımı, zamanımı ve hayallerimi de kapsıyordu.

Sevgili, çiçek demetinin hangi çiçekçiden alındığından fiyatına ve hatta çiçeklerin cins ve ambalaj tekniğine kadar süzecek miydi?  Kim bilir!

Bunları düşünürken, “iyi bir oyuncu” olup olmayacağım  umurumda değildi. Yalnızca kendimi yaşayacaktım ve özgün yanımı taklitlere kurban etmeyecektim.
Oysa oyun ve taklitler beni ben olmaktan çıkaracak, sadece oyunun  ilk yaratıcısını  anmakla kalacaktı.
Akşama üç saat kaldı. Lojmandaki bekar odama dönüyorum. Hiç olmazsa, çiçek saplarının çıkıntılarını makas ile tıraş etmeliyim.
“Evet tıraş ve özel bakım seremonisi.....”

 O da ne:) çiçek balyasının tam ortasından yeşil bir yaprak dikkatime cilve yaparcasına sıyrılıp öne çıkmış. Çiçek renklerinin, benden özel görev bekleyen imaj bekçisi gibi. 

Gereği düşünüldü: yaprağın dokusunu korumaya özen göstererek, tükenmez kalem ucunun arkasıyla yaprağın üzerine bastırıp iz yaparak,
“Seni seviyorum”
yazdım.



------------------------------------------------
not:bu konuyu destekleyen birçok teorik makale yazdım. 
Bu dizi de onların anafikri sayılır. 
Bu nedenle bir belgesel gibi, devam etmek istiyorum 
ama, şimdilik zaman sorumum ağır basıyor. 
koşulları zorlayacağım.
İlgisini esirgemeyen değerli konuklara
saygı ve teşekkürlerimi arzederim.

19.1.12

Hrant Dink cinayetine örgüt aranıyor(muş)!

http://hranticinblog.blogspot.com/
"sağ" ayakkabının yırtığı düşmanın vicdanı

ruh hailimin güvercin tedirginliği:
....
Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... Her neresiyse.
Ürkek ve özgür

ayaklarımızın götürdüğü yere.... ayaklarımızın götürdüğü yere.... ayaklarımızın götürdüğü yere...  ayaklarımızın....>>>>>>

ruh hailimin güvercin tedirginliği:
Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle.
Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.


Bu kadar ip ucundan sonra halâ,  Adalet için  bir adet örgüt aranıyormuş!

ruh hailimin güvercin tedirginliği:
Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.
Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce
.....

Ütopyalar umut yerine geçer mi bilinmez ama, kurda kuşa yem olmaktan kurtarmıyor!!!

15.1.12

nazlı-can

nazlıcan


burdan
 her gülen  güldüğünü sanmasın
güller yakamdan  ayrılmasın, 
gülleri severim, gülenleri de
gülü gülenlere,
dikeni gülmeyenlere kalsın.

gül yakamda NAZLI ama
CANlısı dalında kalsın./z.ö.
                                               



bu yazının devamıen kısa zamanda...

4.1.12

ölümsüz umut

kaçakçılıkla beslenen çiçek
bir rüzgar eser, içinde polen saklı
bir rüya görürüm, rengi pembeye çalar
bir bahar belirir kışımın ortasında
bütün renkler çıldırsa da modada,
 bombalar doğu'mda ölüm kusarken,
kırılırken gözlerimde gerçekler,
 ütopyamda herşey tozpembe/z.ö.



not: bu yazının devamı aklımda

28.12.11

Eski (meyen) bir hikaye-1

 melodisi yan sütunda

Mevsim Sonbahar.  Şiirlerde ayrılığın ve ölümün borcu dökülen yapraklara yazılırken,  aşka  gidişin yolunu fırtınalar süpürüyor.  İlkbaharın afrodizyak hüneri bu mevsimde toprağa düşen renk fidelerinde saklı.

O’nu ilk gördüğümde,
 hayalime çizdiğim tablonun, can ve koku verilmiş son hali diye geçirdim içimden. En küçük fırça kaçkıntısına rağmen kim bilir kaçıncıdan sonra tamamlanmış bir resim gibi... 

Damla vardı düştüğü resmi müsveddeye çeviren,  damla vardı  düştüğü  gönlü aşka döndüren...  

Ruhuma saldığı kıvılcımla,   yalnızlığıma küf yapan yağmur damlası buharlaşmaya başlamış, yeşile çalan  iz bırakmıştı yerinde. 

Heyecanımın güdümündeki bütün dengeler, mevsim engeline rağmen genişlemeyi sürdürüyordu. Ne toprağı fazlaydı ateşi boğan, ne de ateşi fazla toprağı kavuran.  Dünya filizlenen bir aşkın hesabına dönüyordu sanki.

  O’nu sevebilmek olasılıktan çıkmış,  mutlak değere dönüşmüştü.  Kalbimin sıcaklığında buharlaşan küf kokuları  yerini, yalnızlığımın kör kuytusunda açılmaya yüz tutan tomurcuğa bırakıyordu

Uykuma uyanıklığıma, yediğime içtiğime, soluduğuma tümüyle karışmıştı zamanı dondurarak.
  Bir gün, birkaç kutu bira almıştım sevdamın deminde kaybolmak, aranmak ve  bulunmak testini denercesine. Ilık bir güz denizi kumsalında büyükçe bir taşın üzerine oturdum.  Sahil gazinosunun hoperlöründen yayılan bir aşk şarkısının ritmine tempo tutan kirpiklerim,   O’nun yanıbaşımda yokluğunu sorguluyordu adeta.  Yağmur sonrası meltem rüzgarında salınan  dalgacıklarda bir kırılıp bir savrulan şavkı gözlerimin önüne geliyordu.   Doğuştan permalı saçlarının helezonik yapısına nasıl da benziyordu su zerreciklerinde kırılan ışığın gökkuşağı.

Akşam karanlığı renkleri yutmaya başladığında hayalden gerçeğe dönüşün refleksiyle uyandım.  Duygularım aklımı da dikkatimi de teslim almıştı. Heyecanımın bedenimden emdiği ter sıcaklığıyla doğanın iklimini fark etmem imkansızdı. Akşam serinliğinde  belime saplanan soğuk, belimi orta yerinden bükse de, çok da umurumda değildi.

Akşam oldu.
Toplam iki saatlik bir uyku ile sabahın altısında uyandığımda, ancak üçüncü hamlede doğrulabildim. Ayağa kalkmak istedim, bedenimin kontrolden çıktığını anlayınca, kendimi yatağa tekrar atıverdim.

 Akşam yemeğine davet edilmiş olmaktan duyduğum heyecan ile belimdeki acı birbirine karışmıştı. Bazen heyecan baskın çıkıyor bazen davetsiz ağrılar. Ağrı ile heyecan arada bir eşitlendiğinde, O’nun karşısına özürlü çıkmanın doğuracağı kaygı, ağır basıyordu.  

Akşam yemeğine henüz on iki saat var. “Acı acıyı su sancıyı keserdi”. Spor takımlarımı zar zor giyinerek, kendimi şehir dışındaki boşluğa attım. Küçük adımlardan sonra ısınan kaslarım   gevşedikçe hızım artıyor, kaslarım ısındıkça sızım azalıyordu.

devamı olabilir

21.12.11

Dilemek (mim)

Yeni yılda kavuşmayı dilediğimiz 12 şeyi yazıp 12 kişiyi mimliyoruz. Demiş sevgili Nehirİda.

 “12” popüleritesi olan bir sayı. Onikiden vurmak, oniki parmak bağırsağı, oniki imamlar,  oniki adalar….
Ve 12 dilek. 

Dileğin muhatabı Allah, isteğin muhatabı ise emeğinizi (başkasının emeğini değil) sattığınız mülkiyetin sahibi olan kurumlardır. Allah’tan dilediğiniz bir şey için, onu hak edip etmediğinizi düşünmezsiniz. Farkında değilsiniz, hatta kötü niyetli olduğunuz da söylenemez ama, biraz egoistçe  istektir bu.  
Dilemek “dilenmeyi”  fiil-leş-tiren bir sözcük olması nedeniyle, biraz tembelliği ve hatta asalaklığı çağrıştırır kanımca.  “Allahım bana bol rızık ver” ne demek? Hadi aşırı iyimserlik damarım tutsun da,  erişilecek hedef olarak  alınmasında sakınca olmadığını itiraf edeyim. Önemli olan motivasyon kazanmak ve dilediğimiz değerler karşısında emek ve proje üretmeye heveslenmektir...

 “Nasıl olursa olsun, dileklerim gerçek olsun” derseniz, birinin sahip olacağı değer bir başkasının kaybından türeme olasılığı yüksek olacağından, kapitalist ahlakçılığa pas veren bir yaklaşım olur.  
Helal-haram kavramı var ya din ve geleneklerimizde? Bu kavramın, sosyalizmde ve İslam şeriatında biraz nüans farkı var.  Din kültürünün “olursa hayırlısı olsun,  helalinden olsun” önermesinde biraz  meşruluk  niyeti yüklü. Ancak, bu meşruluk emek-değer karşılığı değil, yine “bencilliğe bir zarar gelmesin” anlamında kullanıldığını sezi-yorum.

Şeriatın, “kazancın onda dokuzu ticarettir” sözü kapitalist ahlak ile örtüşür. Sosyalizmde ise, ticarette kâr değil, sadece nakliyat ve saklama giderlerine harcanan emek miktarı taşınan ürün fiyatına yansıtılır. Daha açıkçası, “köşeye sıkıştırarak, malı almaya zorunlu bırakarak kazanmak isteyeni Marks hoca’ya şikayet etmek vaciptir. Böylelerine muska yazdırıp sidikliğini bağlatmak da....

Bu kadarcık ütü yeter,  artık dileme zamanı geldi. Dilekler maddi olacaktır doğal olarak. Yoksa, temeli olmazsa maneviyat ayakta nasıl durur ki?...

İnsan öncelikle bir olta dilemeli. Ardından balık tutmayı öğrenmeli. Bu koşulda dileklerimin sayısı 12 değil, islamın şartı sayısında olsun. Gerisi çorap söküğü gibi gelir.

1-      Dünyanın 17. büyük ekonomisinin, yine dünyanın en az (ama en az) 17. sırada adaletli dağıtımını sağlayacak bir siyasi iktidar dilerim. Bu kadar büyük adalet büyük fedakarlık, etik ve hümanist duygu gerektirdiğinden, sınırsız mülkiyet biriktirme hakkını savunanların işi olamaz. Geriye tek seçenek kalıyor, onu da tahmin edebilirsiniz.
2-      Birinci şık gerçekleştiğinde, insanların maddi sorunu kalmayacağından, güvenlik sorunu da en aza ineceğine iddiaya girerim. Bu cesaret ve hırs ile, güvenliğe harcanan mevcut 37 trilyon (katrilyon da olabilir) tl, bütçenin, eğitime ve sosyal hayatın gelişmesine harcanmasını dilerim.
3-      İkinci şık gerçekleştiğinde, insanlarda oluşan tatmin duyguları işlerindeki verimliliği de artıracağından, az emek ile fazla ürün alınacağından, sosyal hayata ayırılacak zaman artacağından,  Avrupa birliği dahil,  dünya devletlerinin tamamına işkembeden değil, tam ciğerden hava atmamızı dilerim.
4-      Üçüncü şık gerçekleştiğinde, uluslar arası ve ulusiçi savaşa gerek kalmayacağından, para sadece mübadele (değişim) aracı olarak işlev göreceğinden, bu istikrarı besleyecek olan büyük makamların adayları büyük paralılar (ya da palavracılar) değil,  “büyük insanlar” olmasını dilerim.
5-      Dördüncü şık gerçekleştiğinde,  dileyen namazında niyazında, dileyen meyhanesinde barında, dileyen bahçesinde narında, dileyen bilmem ne adalarının bağrında, dileyen dileye diley dile, dil........ ama dilenmek yasak.

bu yazıyı okuyan herkesi mim (sobe)lemiş olayım

14.12.11

"Papi Chulo" ve özgün amatörler

Pakistan'lı Abbas
 (Balti)


Bay Balti Raper farkı nasıl da kapatmış
ve birkaç adım  öne uzatmış kaderini.

Köy halkının alayından uzak,
sonbahar solgunu ağaçların hüznüne öyle yakın;
küskünlüğün astarı tersyüz edilmiş.
ritmin coşkunluğuna vurmuş şarap kırmızısı tadında.
Öyle mutlu,
öyle ürkek,
öyle karışık ki!

13.12.11

Global “grizu” sol yanımı depreştirdi

12 Aralık 2011 saat 19 civarı, Meclis tv.de Ertuğrul Kürkçü ve ardından Emine Ayna’nın enerji Bakanlığının bütçesi gündeminde konuşmalarına tesadüfen rastlayınca, “amanııınn, mecliste, bütün insanlığın ortak çıkarı konusunda adam akıllı laflar da ediliyormuş” diyerek, kumandanın +ses butonuna basıvermişim. Meclisten ve mevcut düzenden “iyi şeyler” bekleme uyuşukluğuna karşı bir dikkat uyanışı doğdu içimde.

İki milletvekili özetle şunları dedi: “enerji açığı için ayrılan bütçenin neması büyük oranda ayrıcalıklı yaşayan insanların savurganlıklarını finanse etmeye yarayacaktır. Bir ömürlük zenginlik için gelecek nesillerin yaşama hakları gasp edilecektir; bu nedenle nükleer santral ve doğa katli ileriki zamanda bir insanlık suçu sayılacaktır; önceliğin enerji savurganlığını (adaletsiz kullanımı) önlemek olmalı, daha sonra doğal, zararsız kaynaklardan enerji arayışına girilmelidir. (“Kıbrıs işgal edilmiştir” sözü daha fazla cümleye ihtiyaç göstermiş, başka yazı konusudur.)

Avrupa birliğinden beklentimiz, serbest piyasa vurgunculuğuna ortak olma hayali yerine, onlarda işleyen adalet mekanizmasının itici faktöründen yararlanmak olmalıydı. Kendi ülkemizin farklı inanç ve düşüncedeki insanıyla (özellikle Kürtlerle) bir araya gelinip, dünyanın bize gıpta edeceği, bizi örnek alacağı uygarlık düzeyinde yaşamak için bütün engelleri bir vizyon ile aşmalıydık. Böyle bir övünç için birliği önce kendi içimizde kurmalıydık….” vs.

Globalizm, seksenli doksanlı yılların popüler kültürüne işaret eden bir sözcük idi. Uydu teknolojisinin şatafatında, liberal özenti özümsetilerek, en masrafsız yoldan, toplumları ikna etme yankısıydı.  Bu yöntemin 3. dünya savaşından daha az maliyeti vardı da ondan tercih nedeniydi. Yoksa kapitalizm, her bunalımında bir savaş icat edebilir, milliyetçiliği ve dini tedavüle sokardı. Günümüzde milliyetçilik rafa kaldırılmış olunsa da, onun yerine dinlere yatırım yapılarak, sessiz sömürüyü “incitemeden” uygulamaya koydukları görülüyor.

Başta Amerika’nın, %99’u temsil ettiğini söyleyen Wall Street'çileri olmak üzere %1’lik zengin sınıfa karşı eylem içindeler.
Arap Baharı dedikleri (bence yalancı bahar) isyanlar ile WS’çilerin eylemleri için umudum, Montaigne esprisinde bulur kendini: “hocam, erkekler kadınların ellerini niçin öperler?
-ee biryerlerden başlamak gerek” demiş. Yalancı bahar bile olsa biryerlerden başlanmanın ip ucu sayılır sadece.

* * *
Zengin olandan nefret edenlerle, zengin olma KRİTERLERİNDEN nefret edenleri ayırıyoruz. Ayırdığımız zaman göreceksiniz ki, en yoksul ile en zengin arasındaki fark asla bir ömürde erişilmez olmayacaktır.
Bilgi, ahlak ve yetenek geçer akçe olmaktan çıkarsa, onun yerini “kurnazlık” gibi, popüler davranışın alması kaçınılmaz olur. Tıpkı adaletin acizliğinden mafyalaşmanın doğuşu gibi.

Bilgi ile kurnazlık en çok uyuşuk toplumlarda başa baş rekabet etme şansı bulabilir.

Kestirmeden bir ün, makam ya da maddi kazancı matematik mantığının dışında arayanların anavatanı liberal düzenlerin iktidar olduğu yerlerdir.

Bu ortamda şans oyunları ve kazanma hilesine kafa yormak, kazancın meşru yolunu bulmaktan kolaydır!

Meşru yol:fırsat eşitliği, erdemlilik, bilgi birikimi, onur ve cesaret renklerinin kombinasyonudur.

Aydınıyla düşman, yoksulsevicliği erdem sayanlar “demokrasi oyununda” galip olunca meşru yol vicdanlarda yedek ama pasif değer olarak kalmaya mahkumdur.

Krizin nedeni bilinmez(!) de, ilacının tasarruf ya da israfı önlemek olduğu söylenir.

“İsraf etme insaf et” sloganı, vicdana yöneltilen bir otokontrol hamlesidir sadece. Oysa vicdana güven devri, sömürü zincirinin ilk halkası olan kölelik döneminden sonra hızla çökmeye başlamıştı. Son halkası olan neo liberalizm kültüründe “vicdanın” yeri ancak itaat avcılığına ipotek gitmiştir.

Tanrı sevgisi ve cennet hayali, yoksul ve buna bağlı olarak cahil bırakılmış insanlarda masum bir değere sahip. Yoksul ve cahil aynı zamanda yardım eden değil, yardım alan olduğuna göre, “israf ve insaf” çelişkisiyle, savaş ve kriz faturasını kimin sırtına yüklediklerini düşünürsünüz?

1.12.11

Zade ile zede çelişkisi

İki günlük mevsimsel bir baş ağrısından kurtulmanın coşkusuyla güne başlarken, akşam haberlerinde gördüğümüz tablolar, coşkumuza karşı kuvvet olarak atağa geçiveriyor.

Kadın-çocuk öl(dürül)me sayısı, düzenzede-kaderzede, ekmekzede-savaşzede, eşzede-aşkzede… oranları ortadayken, rutin bir baş ve moral ağrısından seslice söz etmek ne garip bencillik! Bunlar geldi geçti aklımdan.

Şu pratik hayatımıza bakın, tarih bilgilerinizle karşılaştırın, “zade” ile “zede” yansımasında, emek ile asalaklıktan başka ne görebiliyorsunuz? “Dersim katliamı”nda bile “zede” ile “zade” çelişkisini vurgulayan yok. Yani, isyana sürüklenip kırılanlar ile ondan nemalanmak isteyenler arasındaki farkı….

Ağanın “a”sı eşeğin “e”si insan kaderini böyle tersine çeviriyorsa, zihni’nin “z”si de bu kadere çomak sokmaya çalışır. Bu iki tersliğin başında olmanın rastlantısal utancını arsızlığın duvarına yapıştırır.

Zade ile zede çelişkisi Emek ile sermaye çelişkisi nin fotokopisi gibi…

ZAde: Türk Dil kurumuna göre “dürüst, doğru adam” imiş.
Bu imaj farklı ideolojik kültürlerde farklı anlama gelir de, hangisi egemen ise halkın bilincine onun paradigması monte edilir.

“Evet bütün şeyhzAdeler, asilzAdeler dürüst adamdırlar; hepsi alınteriyle geçinen, kimsenin emeğini sömürmeyen insan demektir” (külahıma anlat diyenler sol yana geçsin)

“Zede” sözcüğünün TDK internet kayıtlarında bulunmaması da “komünist propaganda”ya karşı önlem olabilir”!

Bayramlarda seyranlarda kahramanlık ve inanç nutuklarında dünyaya meydan okurken, dünya “yaşam kalitesi” sıralamasında patlak balonun içini palavralarla doldurarak uçurma çabamız ne komik!

Çoğunluğun ancak demokrasiye dolgu malzemesi yapıldığı ülkemizde yaşam kalitesinin vasatlığına alıştırılmışsak, hayata dair hiçbir sürpriz şaşırtmaz, panikletmez ve korkutmaz
Buna karşılık bağışıklık sistemimiz güçlenir ama acıma duygularımız da –istemeyerek-matlaşır!

Bir acı haberde aklımıza ilk gelen “nasıl bir yardım katkısında bulunabileceğimiz?”… Ardından, yakın çevremizde yardıma çeşitli derecelerde muhtaç insanların sıralaması ve zedeler ile zadeler arasındaki uçurum!…

Kendi çemberimizde paniği ıskalamış olan benliğimiz burada tamamen dağılıverir. Nasıl dağılmasın ki, yardım çıtası aniden yükseliverir ve çember oldukça genişler.

Hükümetlerin devlet bütçesini toplumun homojen olamayan yapısına hangi ideolojinin ahlak, kanun ve geleneğine göre dağıttığı ve bu toplumdaki imtiyazlıların korunduğu noktaları sorgulamak geçer içinizden. Zede ve zade arasındaki fark, hümanist duygularınızın devreye girdiği oranda açılıverir.

Her şeye rağmen “ilk yardımda öncelik”in evrenselliği, etiği, hümanizması ve hiçbir koşula bağlı olmaması, ardından vijdan denilen etik mekanizma işleyişini sürdürmeye devam etmesi ilkeleşir ve kendi sol benliğinize dönmeyi başarırısınız.

Sol benliğin diğer hümanist görüntülerden farkı vardır. Acı ve yoksulluk çekene yardım etmek ve zekat vermek sevabı benciliği ve mahcubiyet görüntüsüne tanıklık yerine, mutluluğu güvenceye alınmış insan görmeyi tercih edersiniz. Zade ile zede arasındaki farkı kapatmak için biraz politize olmaktan başka yol bulamazsınız.
Ya da kendi kabuğunuza çekilip, fasit (ya da faşist) dairenizde dönüp durursunuz!

22.11.11

Dersim'e çalışmak

video
Büyük Sanatçı Nejat Uygur'u saygılarımla anıyorum-Cibali Karakolu oyunundan bir parça

“Dersimizin konusu Van çadırlarındaki sobanın borusu”  mu,  yoksa o borularda “Dersim katliamı” mı tütüyor?
Belli ki yine yeni bir kazık sallanıyor bu toplumun ardında; dikkatler tavana odaklandırılıp, ceplere  girecek el geliyor aklıma. Gazın verdiği basınçla komşularla savaş hesabı mı , yoksa her dönemde olduğu gibi “enayiliğimiz” yeniden tescilleniyor mu?
Halkın hayata dair doğal gündemi olamaz! Gündemi bizde her zaman cibali karakol komiseri belirler. Kel başa şimşir tarak hesabı…

Düşündüğümüz gibi, gündem kaydırmada art niyet yoksa Hükümetin ve Cumhurbaşkanının yerinde olsam, Önce, padişahlığı yıkıp cumhuriyeti kurarak kendine bu makamlara sıçrama fırsatı ve hakkını verdiği için Atatürk'e teşekkür ederdim; sonra, inanıyorsa soykırım olduğuna, Dersim (Tunceli) halkına o dünya bilmem kaçıncısı büyük ekonomiden tazminat öder, ayrıca bir de kocaman harflerle ÖZÜR DİLERDİM. Çünkü, develt makamı sürekli olduğundan, bir önceki yanlıştan sorumludur.

17.11.11

özü söze boğduran güç

Aslanı da çakala....

İnsan haklarına öyle saygılıydı ki, kölelerini asla aç bırakmazdı./Tarihin “şahsiyetli” kişileri..

Kadın haklarına öyle saygılı ve edepliydi ki, karılarının her birini, akşamları, sırayla ziyaret etmeyi ihmal etmezdi. Hatta büyük karısı ağır hastalığa yakalandığında, onu kendi elleriyle doktora götürdü, hastanın baş ucunda ağlamaklı bile oldu/Padişah Abdülmecit ve ataerkleri İçin söylendi-HaberTürk Tv.de bir tarihçi.

Çalıştırdığı kişilerin “şahsiyetlerine” öyle saygılıydı ki, doğum yıl dönümlerinde her birine ayrı ayrı kutlama kartı göndermeyi asla ihmal etmedi.
Çocuk haklarına öyle saygılıydı ki, evlerine bir parça ekmek götürsünler diye onlara verdi./Namı diğer kapitalistler

Karısını öyle severdi ki, bir gün kafasını odun ile kırdığında, akan kanı durdurmak için domates salçasını kendi elleriyle kırık yere sürdü ve kafasını kollarının arsına alarak, bağrına bastı./İbrahim Tatlıses’in, babası için dedikleri- Cumhuriyet G. Röportaj.

27.10.11

doğu-m ölüm ile anılırken!

Yolumuzu kesen karınca konvoyunu ezmemek için üzerinden atlayarak geçerken,
deniz kenarında ölüme sürüklenen milyonlarca deniz yıldızlarından bir tanesini usulca yerden alarak, denize fırlatan filozofun etik gururu insan onuruna ayna tutarken,
dalda kanadı sıkışan bir kuşu kurtaran itfaiyecilerin cankurtaran imajını hayranlıkla onaylayıp alkışlarken..

"Kimine Allah vuruyor, kimine kulu!" halkdeyişi, yer ve gök kutupları arsında dönen ölüm milini andırıyor.
Ölüm kusan depremler konut sektörünün kurbanı olurken, üniformalı yoksullar da savaş sektörünün kurbanı olması hayra alamet midir!
Ucuz ölümler etnik kökene değil, ucuz bütçeye takılıyor! Gerisi teferruat....


                                               Beni terk etme
Unutmak zorundayız,
herşey unutulabilir,
geçip giden herşey…
unutmalı:
geçen Yanlış anlaşılmalarla,
yitip giden zamanı.
ve zaman kaybedilir:
anlamaya çalışmakla,
geçen o saatleri..
ki zaman zaman,
"niçinler" öldürür
kalplerdeki mutluluğu…
Beni terk etme
.......

16.10.11

hangisi daha tutti frutti?

video
 Tony Gadlif filmi, Gajo Dilo Youtobe'sinden alınmıştır.

GDO (genetiği değiştirilmiş organizmalar)

“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” Demiş Herakleitos ama,
bu deyişin odak noktası bilinmediği  için,  ortada dolaşan serseri bir laf olarak kalmış; bu durum ancak gen değiştiricilerin işine yaramış.

“Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlar; oysa sorun onu değiştirmektir” demiş Karl Marks,
“değiştirilmesi gereken canlının doğası değil, davranışlarıdır” diye de eklemiş. Çünkü, gelişmenin dinamiği, daha iyisine ulaşmak güdüsüdür de ondan….

Hızlı değişen eksik değişir. Hızlı değişen yanlış da değişir.

Şeriatçı bir politikacı, 1 ya da 2 yıl gibi kısa sürede Liberal kapitalist ideolojiye dönmüşse, o politikacı gdo’ludur.
Aynı kural diğer düşünce sahipleri için de geçerlidir. Gdo’lu bir şeyin gürültüsüyle görüntüsü vitrinliktir ancak, beslenmelik değil.

Bir şekilde ünlenmiş biri, amatör iken selam verdiğine, profesyonel olduktan sonra da aynı sıcak duygularla selam veremiyorsa, o ünlü gdo’ludur, ona sınıf atlatan şey kültür değil, para olduğundan, tadı, tuzu, ekşisi yoktur...  Yani, “sıcak duygular” savrulmuştur. Onun gdo’lu olduğunu  eserlerinin metalik duruşundan  da anlarsınız. Çünkü, ordan buradan aşırarak, kötü ve izinsiz taklitlerle “tüccar ün’lüğünü ”  gizleyemez.
Sanat halk ve sanat için değil, sanat sadece cep için icra edilirse, izleyenini kazıklamış olur. Gözyaşı rolünü bir baş acı soğana borçludur çünkü.

Para da değişim aracıdır ama,  sermayenin egemenliğe dönüştürülmesi, genetiğinin değişmesi demektir ki, buna “niteliksiz kazanç” denir. Niteliksiz “kazanç”ın özünde haram vardır.

Oragnik değer ile GDO’lu değer arasındaki fark,
Sabina’nın dansı ve Adrian Simionescu’nun “tutti frutti”si ile,   
Gökçe Dinçer’in dansı ve “tuttu fırlattı”sı arasındaki fark gibidir.
GDO vitamin değil, ancak komiklik üretir


10.10.11

aşk buna benzer

Cezmi Ersöz'ün  "aşkta yarın yoktur sevgili" şiiri
Nurettin Rençber-'in  "aşk sana benzer" melodisi ile


Hayatın ACI gerçekleri,  yoklukların sıradanlaştığı yerde var olur;
aşk ACISI da öyle.
Acılar nedenleri yerine hep öznesini yer ve bitirir!
Yarayı kaşımanın hazzı şaşırtır bizi, kan kaybı değil.

Hiç aklımıza gelir mi bunca acıya katlanmaya yaktığımız enerjiyi,
acı gerçekleri “tatlıya bağlamaya” verebilmek?
Biraz politika, hepsi o kadar.

4.10.11

kent makyajından yayla güzelliğine

video
yerel sanatçı, Mahsuni Şerif ve Sabahat Akkiraz'ın yakın arkadaşı, hemşerim "Aşık Aliyar"a selam olsun

Bu aralar serin bir yayla kokusu esiyor ufkuma.
Çocukluğumun gerçekleri bilinç altını dağ mantarı sabrıyla zorlarken bir hoş oluyorum; yüreğim gıdıklanıyor. O zaman iliklerimde “topraktan betonarmeye uygarlaşma”nın heyecanı varken, şimdi düşüme “u” dönüşü yankılar asılıyor.

Kentler kirli.
Uygarlığın yan etkileri, umulan tedavi etkilerini çoktan aşmış. Oksijeni karbonmonoksite boğdurulmuş, aslanları da çakala…
Doğanın seri katilleri rekabet peşinde!

Gecekondulular, köylerinden-kökünden koparılmış vazoda solmayı bekleyen buruşuk çiçekleri andırıyor; bayat ve taze burjuvanın ekonomik, politik ve romantik açlıklarına amade...

Kentler kalabalık. Özgürlük çemberi alabildiğine daralmakta.

Varlıkların meşruluğu değil, miktarı puan toplamakta. Servet “vatan” ile öznelleştirilip, kendine bu dünyadaki cennet ayırılmakta; boğaz tokluğuna uğrunda ölümü göze alan köylü çocuklarına da “öbür dünyada” şehitlik reva görülmekte. Aynı yolda aynı amaca hizmet eden üniformasız ama “iş kazası” sonucu ölenler “niyazi” rütbesinde!

Komşu bahçeden elma çalan köylü çocuğu yakalandığında müeyyidesi sıfıra çok yakın. Yayla çadırlarının kapısı pamuklu bezden örülü, sadece sinek girmesin diye.
Oysa kent sokakları elektronik alarmlarla dolu. Çelik kapılar çift sürgülü metallerle…
Küçük çalanlar alarm sektörünün ekonomik itici gücü ve tek kazanç kaynağı. Ama büyük çalanlara “nerden buldun?” demek çok ayıp!

Güvenlik önlemlerine ayrılan kaynak, yoksulluk ve cahilliğin önlenmesine yatırılırsa, “terör sektörü” de biter, savaşlar da. Ama bunu göze alırlarsa burjuvanın egosunu besleyen kaynak kurutulmuş olur! Çünkü, zekat, sadaka ve iş umudu ya da vaadi “amade olmayı” perçinleyen en usturuplu taktik de ondan.
Boğaz tokluğuna çalışanlar hiç olmazsa enflasyon kaybını talep ederken bütün matematik (muhasebe) ve fizik (polis) gücü şaha kalkarken, bir ömre bu kadar astronomik servetin nasıl sığdırıldığını(!) matematik, ahlak ve mantığa havale etmek çok ayıp.

Sonbahara çeyrek var; ardından kar yağacak. Yaylaların, bedenine kardan gelinlik ve saçlarına ova kokulu renklerden taç yapılacak.
Ovaların narin beline papatya karışımı yoncalardan kuşak takılacak. Mezdağ sakızı kokusu afrodizyak tadını sıvayacak çakranın libidosuna. Ve biraz sonra bahar gelecek. Vazolarda ve seralarda hormonlarla zorlanan çiçek ve gıdalar, kentin sahte yüzüne vurulacak......

Bir dünya seziyorum, yükseklerde.
Yıldızlar diyor ki ona "mavişim”.
Ciğerlerimizin iksirini sevmişim.

İnelim ovalara,
su dolduralım kovalara.
kuş dünyasının dokusuna,
ahşap evlerin çam sakızı kokusuna.
Ya Göllerde ala balıklar,
Ya metroda kalabalıklar.
Kuşlar ve ayılar,
Kentte kalsın bütün sayılar.

Bir şiir kitabı ve bir de, gitar..
Martılar, eksiler ve artılar,
Sevdama nakarat tutarlar....
z.örer

24.9.11

Doğa ana


video
Doğadan çalma doğa için çal”

Doğa ana’yı ancak, doğa babanın dölleyebileceği Ekim ayına ne kaldı ki şuracıkta. Çiçeklerin, böceklerin, arıların, çiçek ve toprak kokularının, sevdaların, yayla ve yaz aşklarının mevsimi olan bahara ne kaldı ki...

Doğal hayata tutunanların yuvasını yıkan barajlar, iklimi rayından çıkaran termik santraller, altın bulmak için sağdan yürüyen siyanürcü sülükler ve destekçileri, deniz kenarına oteller yaptırıp, çevresini utanç duvarıyla çeviren ayrıcalıklı sınıfın ağız şapırdatıcıları, güneş ile iki katlı konut arasına dikilen gökdelenlerin götverenleri… hangibirini saysam ki!
Bu eylemler doğa anaya tecavüzdür ve tecavüzden elde edilen sonuç piçtir.

Doğa anaya tecavüzün suç sayılacağı yeni bir dünya düzeninin özlemi ve umudu olmasa çekilir miydi şu hayat?
A-çekilmezdi (adını yazdır kardeş şuraya),
B-çekiliyor işte (sana sormadım ki),
C-bilmiyorum (iyi halt ediyorsun)

Üstümüzde ağırlık ve sancı yapan düzenlere “ne söylersek söyleyelim, söylediğimiz onların anladığı karadadır”/Mevlana. ve çevreciler 

Şeytan diyor ki, (Tanrı pratikte bu işlere seyirci kaldığından, şeytan ise işinin başında olduğundan…..) şurada bir hayal kur, hem de yazılı hayal, şu çalanların ıncığını cıncığını deşele!

Günah benden gitti:
Tek başıma iktidar olsaydım, çalma eylemini, açlıktan geçici olarak kurtulmak için çalmak, egemen ve zengin olmak için çalmak, egemenlik için çalanlara karşı “doğa için çalmak” olarak üçe ayırırdım.

Yoksulluk alt sınırı, kişi başına düşen ortalama (KBDO) ulusal gelirin 4/5’ü olsun.
Bu oranın altında bir gelire sahip olduğunuzu varsayalım ve “çaldınız”; çaldığınız miktar ile aylık geliriniz arasındaki pozitif farkın iki katını ödeyene kadar size fazla mesai cezası veri-yorum. Kbdo’dan az olan 1/5 oran sizin mesleki nitelik eksikliği cezanız olarak kalacaktır.

Elde ettiğiniz gelir, ulusal ortalama gelirin iki katı ve fazlası olduğu halde çalmaya devam ederseniz, fazla mesai cezanız, çaldığınız miktarı ödeyene kadardır. Buna ek olarak, çaldığınızın iki katı peşin olarak tahsil edilir.
Hayatı boyunca en az üç kez çalmaları bu şekilde cezalandırırken, üçten fazla çalma durumunda her çalma için bir hırsız rütbesi (sicil de diyebilirsiniz) verilir, “sakıncalı kişi” olduğunuz alnınıza yapıştırılır.

İşsiz olup da iş bulma kurumuna iş arama kaydı yaptıranlara iş bulunmadığı durumda asgari ücretin birbuçuk katı kadar bir miktarı çalması suç sayılmaz. İşsiz olup da iş arama kaydı yaptırmayanların çalmaları durumunda, en az çaldıkları miktarın üç katı kadar borçlandırılır, bir işe yerleştirilerek borcunu ödemesi ve işine devam etmesi sağlanır.

Günümüzde Doğadan çalmalar gizli değil, kapitalist hükümetin açık desteğine dayandıklarından, dayanaklarını dayağa çevirmek kaçınılmaz olur.

Bakıma muhtaçlardan iş yapabilecek olanları kendi özel isteğine göre, ücretsiz meslek kursuna gönderip, iş ortamını o koşullara göre düzenleyerek çalışmaları sağlanır. Çalışamayacak olanların tümüne ortalama ulusal gelir kadar aylık ücret bağlanır.

Büyük düşünenlerden bir danışman ordusu kurulur, kamunun çıkarına olmayan ve tek canlının dahi doğal yaşamını olumsuz etkileyecek, doğanın dengesini kısa ve uzun vadede bozacak enerji kaynakları ve fabrikaların kurulması yerine kurulanların kökünün kurutulması için şenlik düzenlenir.

Doğadan çalanlara bir vampir öpücüğü kondurulur, doğa için çalanların alnından teşekkür öpücüğü ile kalınmaz, aynı zamanda onların aile üyelerinin kamu hizmetlerinden öncelikli ve indirimli (hatta bazen bedava) yararlanması sağlanır.

Zenginliği ve yoksulluğu yasakladığımızda, çalma teke indirgenmiş olur ve doğanın cömertliğinde sevdaların ritmine tempo tutulur.
Çünkü mutlu hayat, yoksulluk ve zenginliğin iki ucunda değil, iki ucun arasındaki kalan yerdedir.

Not:çevrecilik kriterim, ayrıcalıklı sınıfın tatil yapacağı doğal yöreyi kurtarmaktan ibaret değil, zenginliğin asıl yaratıcı fedaileri olan emekçilerin yaşam koşullarıdır.

Destek: sos-ye-te çevreciliği

15.9.11

üretim ve aşkın kutuplarında dönen bir dünya düşlüyorum

ÇİÇEK ARISIZ,
ARI BALSIZ,
BAL BAHARSIZ,
BAHAR AŞKSIZ
düşünülemez

arının sesine bak aşka davet ediyor
(Sevgili edi.ben’in kulakları çınlasın; bu konuda çok söyleştik)
-----------------------
İnsan için hayat canlı kalmaktan ibaret değilse, mutluluk kombinasyonunun zirvesine ulaşmanın şartı, önceki faktörlerin doğasına etik dışı müdahale olmamasıdır.
“Sevdalı hayat” ancak bu ahenk içerisinde anlamını doğru olarak bulabilir.

Bal, bahar ve aşkın öznesi olarak arı ve insanın ürettiklerini, savunma farkıyla ayırabiliriz. Arı cinsinin faşisti olan eşek arısıyla, insan cinsinin kapitalisti arasında fark olmadığı gibi, üreten emekçileri arasında da fark yok. Ancak, insan cinsinin önemli bir çoğunluğu, daha iyi bir yaşam düzeyine layık olduğunun ve aşağılandığının farkına varmamasıyla arı cinsinden ayrılıyor.

Şöyle:
” Katil Arılar”
1957 yılında, Profesör Warwich E. Kerr, daha iyi bal üretebilmek için Afrika'dan 35 kraliçe arıyı Brezilya'daki Avrupa kökenli bal arılarıyla melezlemek için getirtti. (köle ticareti gibi). Profesör Kerr, kovanlara sadece işçi arıların girebilecekleri, kraliçenin ise geçemeyeceği bir düzenek yerleştirdi. Ancak bir arıcı farkına varmadan bu engeli kaldırdı. Neticede 26 koloni arı kraliçeleriyle birlikte sürüler halinde göç etmeye başladılar. Daha sonra bu arıların kaliteli bal yapmaktan ziyade kovanlarını fedakârca korudukları  tespit edildi. Bu melez koloniler bütün ülkeye yayıldı ve trajik hâdiseler görülmeye başladı. İlk ataklarında 300 Brezilyalı'yı öldürünce "Katil Arılar" ismini aldılar. (anarşist arı)
Bu Afrika menşeli arılar, (varsayalım ki zenciler).  İlk defa 1985 yılında ABD'de keşfedilen bu arılar yüzünden 1196 km2'lik bir saha karantina altına alınmış, ülke çapındaki 600.000 kovan ise özel olarak muhafaza edilmiştir. Bu arılara ait 12 kovan bulunup tahrip edilinceye kadar da karantinaya devam edilmiştir. ( kızılderililerin sonu!)


"Barbarlar, vahşiler, cahiller…": 
19. yüzyılın sonlarında,  Kıta Avrupası'nda proletarya, Komün yenilgisinin yaralarını sararken, devrimci dalga, çoğunluğunu göçmen işçilerin oluşturduğu yeni bir işçi sınıfı aracılığıyla yeni bir kıtaya sıçradı. "İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü" 1 Mayıs, bu yeni sınıfın, "üretim koşullarının kendisinden içgüdüsel olarak doğmuş olan işçi hareketinin", 8 saatlik çalışma talebinin bir ürünü oldu ve "tek bir bayrak altında, tek bir amaç için, tek bir ordu gibi hareket eden” proletaryanın burjuvaziye karşı dünya çapındaki savaşımının simgesi haline geldi.

Avrupa işçi sınıfının soylu ideallerine ve ABD doğumlu beyaz işçilerin "aristokratik" görünümlerine karşın, çoğunluğunu göçmenlerin oluşturduğu bu yeni proletarya, "barbarlar, vahşiler, Orta Avrupalı cahiller, yüksek Amerikan değerlerini anlamaktan uzak adamlar" olarak, işçi bile sayılmayan bir topluluğun üyeleriydiler.

İnsanoğlu (kızı demiyorum?), doğanın efendiliğine soyunurken, dayandığı ahlak ya da etik değerin kökenini düşünüp sorgulamadan ve herkes için en yararlı düzeni bulmadan, bu dünyada huzur olmayacak!

Hayvanlar dünyasında birinin beslenme “gereksinimi” diğerinin kanı üzerinde “hak” sayılıyor; insanlar için de birinin emek ürününü gasp etmek, diğerinin üzerinde hak sayılıyor.
Alınteri ve kan.
En temiz kan, insanın kendi teriyle kazandığı gıdalardan oluşan kan; diğerine bizim orda “kanı bozuk” denir.

Kan kaybı için insan daha tepkisel olduğu halde, ter (emek) kaybı için benzer hassasiyeti göstermiyor. Sigaradan daralan nefes borusuyla, idam kendiri ilmeğinden daralan nefes borusuna gösterilen tepkisellik farkı gibi. Oysa, kanı oluşturan ilk değer, arının -başka namıyla emekçi insanın- ürettiği bal değil midir!

“Arının deliğine çöp sokmak” deyimi, yukarıdaki ilişki zincirine pas bulaştırmak demektir. Zincir koptuğunda, mutluluğa ayrılması gereken kaynaklar, baruta ve kan akıtmaya ayrılmaktadır. Sonuçta, birkaç kişinin egosunu beslemek için baharın oksijenine nükleer atık ve karbonmonoksit salmak; yeşil alanları talan ederek ticaret metasına dönüştürmek; arının (emekçinin) artıdeğerini egemenlik aracı olarak dizayn etmek….
Sonuçta, egoizmin çılgınlığına ait bütün hamleler, “sevdalı hayat”a atılan çelme demektir.

Uyanıklarla uyurgezerlerin kutuplarında gıcırdayarak dönen bir dünyada yaşamak nasıl bir duygu? Diye soran uzaylı dolaşıyor tepemizde. (Burada ayık gezenlerin sevdası derin olmaz).

* * *

Dört kitap, bir açık oturum sözcüleri gibi karşımda duruyor şu an. Yazımın kare ası.
-“Tarihi Değiştiren Bilginler”/ Ali Çimen.
Das Kapital
Antonie Laurent de Lavoiser,  kimya bilimine katkısından sonra barutu icat etmiş olmasıyla, arının deliğine çomak sokanlara hizmet ettiği için cenneti boylamış olmalı!

- “Gerçeğin etiği”/ Alenka Zupancic-kant-lacan cephesinden... Başkasının hakkına saygı duymanın ahlaki ve etik kökenini irdeler.

-“Yaratıcı Dehanın Sırları”/Michael Michalko. Bu kitap, her ne kadar ABD istihbaratçılarının baş köşe kitabı olsa da, insan doğa ile mücadelesinde büyük düşünmek ve birçok gizleri çözmek için başarının gereklerini öğrenmek zorunda. Kim kullanırsa onun çıkarına işler. İngiliz şairinin dediği gibi, “istersen yol kenarını süsleyen bir ot ol, ama otların içerisinde en yeşili ol”. Einstein, “samanlıkta iğne ararken, iğne bulunsa dahi aramaya devam etmeyi ve olası bütün iğneleri bulmayı” deneyeceksin" demiş.


Arı gibi bal yapmayı bilipte onu korumak için sokmayı bilmiyorsan, onu da Marks’dan öğreneceksin.
İnsanlar çırılçıplak ve eşit olarak doğdukları halde, sonradan hangi manevralarla aradaki uçurumun şifresini çözmenin  “insancıl” hikayesi, felsefesi, matematiği, politikası, ahlakı, etiği ve hayata dair tüm ölçüleri haykıran -Das Kapitalin yeni tercümesinin 1. cilti, 860 sayfa.

Bize reva görülen hayat kalitesiyle, hak ettiğimiz hayat kalitesi arasındaki farkın anlamı yüklü bu orman kokan sayfalarda.
Emek-değer ve yaşamdaki içgüdüsel amacımız olan beslenme, barınma ve estetik gibi mutluluk kombinasyonu eşek arılarının vicdanına terk edilemezliğin stratejisi….

Akşam karanlığında, şehrin tam orta yerindeki plaj kumsalında topladığım dinginlik ile, dört kitabı aynı anda (desem de bir gün arayla) okumanın dayanılmaz ağırlığında tüy gibi hissediyorum kendimi.…
“Yemek hazııırrr” çağrısını 3. mü yoksa 4. mü seslenişte duyumsadığımın farkında olmayacak kadar dalmışsam, kadife fırçalı azarı hak ettiğimi düşündürüyor:).

Adı üzerinde gerçek-etik-hak-hukuk-yaratıcılık.. insanın tüm insanlığını tam kapasite ayağa kaldıran konuların tam ortasındayım.
Dört kitabı aynı anda ama, bir açık oturum düzeni içinde okuyor olmanın zoraki keyfi bağımlılığımı perçinliyor. İşimle ilgili görevimi tamamladığımın rahatlığı da karışınca aklımın orta yerine, geriye gitarın tellerinden sızan nağmeler kalıyor. Nostalji köşemin bir hüneri var ki, gitarın teline bir dokun bir daha yankılanıyor. Acemiliğim fark edilmiyor bu köşede.
Akşam haberlerinde izlediğim “Somali açlık krizi” ile “Yunanistan’ın iflas krizi”nin domino etkisi, okumakta olduğum kitapların magazinel kanıtını oluşturması bir başka basıyor yüreğime!

Ülkemizin yüzde yirmiye yakın bir oranda “ekonomik büyüme rekor”uyla, paylaşımda ve her türlü güvenlikte dünya sonlarında oluşumuzun ve olayın bu yanını birkaç muhalif düşünürden başkasının görmeyişi, dört kitabın içeriğinde bomba gibi duran kışkırtıcı gerçekler….

Sonuç:
kendi ihtiyacından fazlasını insanlığa (kamuya) sunmayı amaç edinen
ve bu amaca engel olanları sokan arıya sosyalist denir.

Bal kovanlarını “demokratik manevralarla” ambarında istifleyen arıya liberal kapitalist denir.

Liberallerin istiflediği balın depo kapısını kırıp işçi arılara tekrar dağıtmayı amaçlayan arılara anarşist denir.

Balını çalanları sokmayan, liberallerin stokladığı baldan, bir ömür boyunca, sadece tadımlık uman arıya da milliyetçi-mukaddesatçı denir.
-- --