28 Aralık 2008'de Dilek Öğretmen Mimlemişti. "En kısa zamanda baş üstüne demiştim ama, "yükün ağırı geç gelirmiş" öz deyişine sayacağından ve bu gecikmeden dolayı beni bağışlayacağından eminim. Çünkü O herşeyden önce bir Öğretmen:)
Verdiği değerden ötürü O'na teşekkür ediyorum ve ilgili resimlerin birazcığını BURADA (davetiyeli olarak) ilgilerine sunuyorum.
Alttaki yazı bir özet olup, Hatay Gazetesinde "dizi yazı" olarak yayınlanmıştı.
* * *
AKDENİZ SAHİLLERİNDE BİR YAZ
Anadolu’nun bozkırlarından kent uygarlığının nimetlerine doğru uzanan bir serüvendir
ÖZETİM,
“Maslov’un ihtiyaçlar hiyerarşisi”ne tırmanışın da öyküsü sayılır: Karın doyurma, barınma, sosyal güvence ve kültürel yükselme gereksinimleri...
Terinizle suladığınız, kendi topraklarınızın doğasında tatil yapabilmek, hakkıdır hakka tapsa da tapmasada orta sınıf milletimin.
Ben ezelden beridir hür yaşadım,hür yaşarım
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim,bendimi çiğner,aşarım.
Yırtarım,dağları enginlere sığmam,taşarım.(M.Akif.)Yapar mıyım yaparım…
Başka ülkelerin üniversite öğrencilerinin (bir tüketici olarak), ülkemizde tatil yapabilme olanakları, insana düşünce suçu işletiyor elinde olmayarak!
Hayır kıskanmıyorum. Bunu her kuluna reva görmeli Allah diyorum.
Gelenek duvarlarını yıkarak, iki çocuk-dört nüfus-ile yetinme kararı, bütün karmaşık sıkıntılara direnmenin de ilk adımı sayılabilmeli; sözüm ona, tatil yapma fırsatının da.
Emeğin artı değeri iş yerlerinde kala dursun, biz tasarrufların artısını tırnağımızın ucundan sökebilmemizin hesabını yaparken….
“Paylaşmasız ve dayanışmasızlığın vurdumduymazlığına yenik düşmeyi göze alıyoruz bu nedenle! Bu yenikliğin birkaç kez tekrarının alışkanlık yapabileceğini bile bile bu suçu işlemeyi göze alıyoruz bencilce!...
Bir toplumun sırtında yaşamanın “hak” olduğu bir düzenin kurulmasına katkımız otomatikleşebilir de bir süre sonra!
Aklımızı hep bu yana kullanıyorsak,“kaçamaklar ve bütün hileler” bizi ayrıcalıklı konuma da getirebilir!
“ Bu kadar felsefeye ne gerek vardı!” diyebilirsiniz. Deyin gitsin babasını anasına satayım “kötü kaderin”.
Çevremdeki yoksulluğun kör baskısı, denetim altında sıkıştıradursun beni!
Ama inadına bu tatil olacak.
Düzenin vurdumduymazlığına rağmen planlı yaşamak, güç koşullara direnmenin avantajı sayılır. Tatil yapma düşüne attığımız çengelin kaynağını da buna bağlayabiliriz. Buna bütçe akordu diyorlar. Desinler, her dedikodu kötü değil ki.
“Görmek-öğrenmek-dinlenmek; harcamayı ayar yaparak verimlendirmek; trafik canavarı dedikleri az gelişmişliğe direnmek” tatilin ana fikrini oluşturuyor, zihnimizle hayallerimizin bileşkesinde..
Kalem kırıldı, karar kesin, kalkın gidiyoruz arkadaşlar.
Ama hangi yana?
Bekarken serserilik ruhumuzu seviyordu, ya da ruhumuz serseriliği… arkadaşlarla ana yola çıkardık, ilk araba hangi yönden gelirse, o yöndeki şehire giderdik.
O zamanki serseriliğimizi “avrat yok akıl yok” özlü sözüyle özetlerdi büyüklerimiz.
Ama şimdi, akıllı sayılmanın ince hesabına kafa yorma zamanı… çünkü büyüdük ve evlendik.
Haydi hayırılısı.
Orta Anadolu’nun bozkırlarındaki toplam manzara bizi turistik coşkuya eriştiremezdi bu arada. Çünkü biz oradan “kaçmıştık”.
Tahrik kapasitesini dikkatimize çivileyen tatil yöresi ezberimize çoktan girmişti.
Çene ile göğüs arasında beşibirliklerin iz yaptığı noktalar var ya? İşte o alana gerdan diyorlar. Tarımda, turizmde ve emekte Türkiye’nin en doğurgan alanı, Türkiye’nin gerdanı ve bu gerdana asılmış olan Samandağ , İskenderun , Anamur, Alanya , Kemer, Fethiye... . İşte yaşama sevincinin “namı-diğer” cenneti AKDENİZ SAHİLLERİ.
(İskenderun-Mersin arasındaki ishal kıçlı sanayilerin dışkılarını saymazsak) bitkide çılgın yeşil, denizde mavi, turistte orta sınıf...bu üç gerçeğin oksijen ve güneş ile ittifakı, Akdeniz sahillerinde tatil oluyor bu yaz.
Akdeniz’in (bize göre) bakir yollarında heyecanla ilerlemenin başlangıç noktasındayız şu an. Buracıkta “Silifke’nin yoğurdu” türküsünü mırıldanmak, mezar yanından geçerken Fatiha okumak kadar kutsal. Zira Silifke’nin doğu yakasının doğasını sanayi atıklarıyla öldürmüşler!
İskenderun Körfezi’nde-ağır sanayiden dolayı- muhtaç olduğumuz kutsal oksijen, bu bölgenin damarlarında mevcut olduğundan, umurumda bile değil dedim buradan ötesi...
Hiçbir yolun “çekilmesi” sürücü ile yolcular tarafından aynı algılanmaz. Böylesi yollarda yoldaşlarım (eşim ve oğlum) uykunun horultusuyla, cırcır böcekleri narasına tempo tutarlarken, ben(deniz)( ya da Akdeniz) viraj-sağ yol sol yol üçlemesiyle hesaplaşmaktayım.
Bunca yerel FM’lerin olduğu zamanda müzik kasetlerinin “ pabucu dama atıldı” derken, yolun burasında önemli oluverdi.
Radyonun tuşlarına basarak mesleki bir melodi arayışına girmeliydim, Ormanların arasında her yüz elli metrede bir yavaşlayıp, altmış derecelik virajlarda hız kesmeyle, FM istasyonu yolunda ilerleyen dijital rakamlar arasında bir uyum yoktu. Umut da yok. Issız orman yolunda çekirgelerin narasından melodik anlam çıkarmakla yetineceğim.
Sürücü olarak ileriye, bazen de dikiz aynasından geriye bakma disiplinini bozmak zorunda kalmak çok kolay buralarda. Sol tarafa gözlerimi çevirdiğimde, yüreğimin Pastoral açlığına cilve atan mavi değil masmavi bir deniz...
Cahiller iradesinin rejimi olan Demokrasinin dengesi geldi aklıma. Yolun soluna da bakılmalıydı, sağına da. Otuz kilometrelik bir hız ile yalnızlığım ve içinde bulunduğum fantastik ortam, sürücü disiplinimi ve sürücü andımı bozmaya yetti.
Yolun sağında sarp yamaçlardan dağın tepesine doğru serpiştirilmiş cılız çam ağaçları...Milletimin sessiz çoğunluğu gibi, yolcularına tepki vermeyen bir garip ağaççıklar ki..
maki.
Mavi denizin samba ritmine karşıdan yeşil-yeşil temposuz bakan boynu bükükler... Sözüm odur ki, üzerinde kanatsızların ilerleme olanağı bulunmayan şeriatın rengi gibi kuru yeşillik.
Biraz düzlüğe çıktığımızda, yine ormanlığın içinde, bir muz tezgahı...Şu ünlü, Anamur muzu. “Bakmayın cılız göründüğüne, yemeye doyamazsınız” diyor satıcı. Çikita ile rekabetin reklamını izlediniz…
........ Alanya göründü.
Güneş, ikindi vaktinin yüksekliğinde uzattığı sekiz renk çizgilerinin doğrultusunda. Kentin doğu girişinin minik tepesinden ilk kez ilerlemekteyiz.
Güneş baba batıya doğru mesaisini bu günlük sona erdirme yolundayken, sekiz parmağını bize uzatmış, yol gösterme nezaketinde bir durum. Kentin turizm elçiliğine adeta gönüllü soyunmuş bir rehber gibi gök kuşağı çizgileri. Gök ve denizin iki mavisi arasındaki duruşu, solundaki yeşil-kahverengi tonundaki Alanya tablosunun, ressamı asaletinde. Altından geçen cennetlik…
….
Manavgat’ın ünlü şelalesi, kartpostallara sığdırılamayan detaylara eriştik.
Side’yi ve Antalya’yı da bu heyecanla atlayarak, Kemer’e erişmiş bulunuyoruz. Erişmekten “ermiş” olmak ne menem bir tarikatmış? Turizm tarikatı.
Yol kenarında tek katlı sade, bahçe ama özgün görünümlü pansiyonlar civarındayız.
Loş ışıkların altında, salonun kenarlarından içe doğru eğilen çiçek dallarının arasından ilerleyerek, bir masaya kurulduk. Masa aralarındaki duru suda yüzüşen kurbanlık balıkların arasında bir yemek serüveni... “felekten gün çalınacak kadar hırsız olmaya değer bir mekan”.
Üç kişilik amatör orkestranın müzik icrasını başlangıçta balıkların dansına saymıştık; ama ilerleyen zamanda “Konyalıyı çal” diye bağıran bir kadın ateşleyiverdi ortamın fitilini. Ardından diğerleri tempo tuttular... “Konyalıyı çal...Konyalıyı...” Genç müzisyen aldırmadan, repertuarını icra etmeye devam etti.
Bir anons: Şimdi, özel istek olan Konyalıyı okuyoruz.
Bilmeliydik ki bu türkünün erotik bir ağırlık merkezi vardı. Bütün sorumluluk ve türkünün yan etkileri, istekte bulunanlara aitti. Hem Konyalı olmayanların gocunması da gerekmiyordu ki...
Asıl Türkünün kırmızı noktalarındaki kahraman bir kadın iken, uyarlama tekniğiyle erkek versiyona döndürülünce, siz tahmin edebilirsiniz esprinin hedef noktasını.
Bahçe parkındaki 06 plakalı Opel arabanın Ankaralı oldukları nasıl da belli oluyordu.
“Ankara’nın neresinde kalıyorsunuz” gibi bir soru tanışma girişinin bir anahtarı oldu.
Ailenin reisi görümünde olan D. Hanım’ın ağzından çıkan her sözcüğün, özgün bir gülmece yanı vardı da ona takılmıştı tanışma isteğimiz. Otuz beş yaş, yüz kg civarında bir fiziksel hafiflikle(!) tombul görünüme sahip olduğunu tahmin edebilirsiniz. Köylülüğünün doğal konuşma tarzı yanında, beyninden geçeni diline vuran söz cesareti, farklı kılıyordu kendini.
D. Hanım, yanından her geçene –tanımadığı halde- bir soru sorarak, “avının” elindeki bir şeyin hem fiyatını öğrenmesi, hem de o kişiyi (kendi deyimiyle) “makaraya dolama”sı, görüntünün en tantanalı yanını oluşturmakta.
Kocasının adı Satılmış. Satılmış Bey’in sessizliği, D. Hanım’ın fazlalığını dengeler gibiydi. O sessizliğin altında, insana güven veren “dost yüreği”nin gizi seziliyordu. Bir trafik kazası sonucunda, kafa kemiğinin sol bölümü kırılmış, bir deri olarak kalmış. Bu kazadan dolayı beyin sarsıntısı geçirdiğinden, bazen “sorun” çıkıyormuş. Bu nedenle, D. Hanım Ona tatil yaptırarak, dinlenmesini sağlıyordu.
On iki yaşında, Murat adında bir çocukları vardı. O da, bizim Volkan’a yoldaş olarak bir şanstı.
OLİMPOS’u görmemiz önerildi.
Kemer’in 17 km batısında, deniz ile ormanlığın buluştuğu yerde, tarihi bir kent olan Olimpos’u hayalimize kazdılar okey masasındayken.
Olimpos, “uludağ” demekmiş. Halikarnas Balıkçısı’nın bir eserinde, Türkiye’de yirmi küsür sayıda, olimpos adında yer olduğu yazılı. Ancak, Kemer’deki bu Olimpos’tan söz etmiyor. Turizm müdürlüğünün tanıtım bilgilerinde, Kemer’deki Olimpos, M.Ö. gemici korsanların yerleştiği bir gizlenme ve kaçamak yeriymiş. Roma krallarının burayı keşfetmesiyle, işgal edilerek, bir kent durumuna getirilmiş.
Hamam, kral sarayı, aşık mezarı, diğer seçkinlerin mezarları ve kral çevresinin yaşadığı konut yıkıntılarıyla dolu bir harabe. Kayalık ve çam ağaçlarının arasında, yirmi derecelik bir eğimle, beş-altı kilometre uzunluğunda bir yer. Karşılıklı dere yamaçlarına serpilmiş olan ağaçlar arasında adeta ivmeleyerek ilerleyen Olimpos Akarsuyu, deniz ile buluşacağı noktada bir göl oluşturmakta.
Kaynağı yakın bir yerde ve kayalıkların dibinde olduğundan, su dondurucu derecede soğuk. Yüz kadar insandan ancak beş-altı kişi göle girebilmekte, kendi ateşini bil-umum insanların bakışları arasında test etmekteler. Sudan çıkınca insanın kendini zımba gibi hissetmesi, tekrar suya girme arzusunu azdırıyor adeta.
Artık dönme zamanı geldi. D. Hanım, kilo sorunuyla ilk kez karşı karşıya olduğunu söyledi. Çünkü, kayalıklarda fazla dolaşmıştık.
Turizm Müdürlüğü personeli, bölgenin tanıtımını yaparken, sözü çevre bilincine getirdi. Nabzı fırlamış gibiydi o olayı anlatırken.
-Geçen yıl, bu gölün kenarına on iki kişilik bir aile geldi, kumsala hasır serip oturdular. Perişanlıklarına bakınca, bunlar bir halt karıştıracaklar diye, şu çalının ardına saklanıp, onları izlemeye başladım. İki büyücek karpuzu kestiler, yediler ve kabuklarını kuma gömmeye çalışıyorlarken ortaya çıkıp, yanlarına vardım.
-Utanmıyor musunuz, bu karpuz kabuklarını buraya atmaya! Toplayıp, şuradaki çöp bidonuna atmak zor mu geliyor, yoksa etrafınıza sıçmaktan sevk mi alıyorsunuz? Dedim. Almanca olarak “gacır-gucur” etmeye başladılar.
-.iktirin lan şuradan dedim. Hiç almana benzer tarafınız var mı! Kılıksızlar sizi!.. dedim. Şimdi iki jandarmayla sizi karakola soktururum ha dedim. Hemen, birbirlerine mırıldanarak, gömdükleri bütün karpuz kabuklarını çıkarıp, çöplüğe taşıdılar. Elin gavuru, şu gördüğünüz karetta yavrularının farkına varıyorlar ve bir çekirdek kabuğu bile atmıyorlar...Görevlinin anlattıklarına katkı yapmayı ihmal etmiyorum elbette. “He.. hı.. diyerek, sanki öylesini hiç görmemişim gibi, ürperti numarası yapıyorum.
Hollanda’da yaşmakta olan bir arkadaşım anlatmıştı: Hollanda’da dünyaca ünlü bir lale bahçesi var. Bizim Osmanlı’nın Lale Devrinde, o laleleri bizden almışlar, geliştirmişler, dünyaya tanıtmışlar.
-Arkadaşlarımla gezerken, bir kalabalığın aynı yere baktığını ve bazılarının fotoğraf ve video çekimi yaptıklarını gördük. Merakla yaklaştık ki, Lalelerin orta bir yerine çul serip, çiğ köfte yapan kalabalık bir aile... Bizim Türkler!... Utandım ve oradan tek başıma ayrıldım...
“Karpuz kabuğu olayı”nın bir benzeri. Kumsaldan ayrılırken, bunlar ve uygarlık düzeyimizi, ilişkilerimizi, bunun sorumlularını, sorumsuzlarını ve benzer konuları sorgulamak geçti aklımdan.
Doğadan yararlanmak ama onu kirletmemek, yok etmemek gibi sloganlar vardı.
Yok etmemek ve ondan yararlanmak arasındaki ince çizgiyi atlamak kolay olmadı bana.“Çiçek dalında güzeldir” ama, “her aşığa da bir gül gerekmez mi?”. Çiçek yalnızca bakılacak değil, aynı zamanda koklanacak bir güzelliktir. Belediyeler, yaptıkları parklarda, “çimlere basmayınız” levhasını asıyorlar. Oysa o belediye başkanı, oylarıyla seçildiği gece konduluların doğasına zincir vuruyor. Çünkü, o gece kondulu, köyünde çimlerin üzerinde büyümüştü. O, çimlere basmadan yaşayamazdı. Çimlerin üzerinde debelenmek onun özgürlüğüydü. Sonuçta, insanın doğasını bozacak yasaklar kelepçeden başka ne olabilirdi ki?
Öyleyse bakılacak çim, basılacak çim ayrımını görmek gerekti ki burada belediyeciler haklıydı.
Güneş, Kemer’in Olimpos Dağı’nın tepesindeki çam ağaçlarının arasından aşma gayreti içerisindeki bir zamanda. Kumsala vuran o çam gölgeleri uzadıkça, biz gölgelerin boylarıyla yarışırcasına yürümeye devam ediyoruz.
“Bir yerde küçük insanların gölgeleri uzadıkça, orada güneş batıyor” Çin ata sözünü anımsatan bir yansıma örneğine tanık oluyoruz. Bir çam ağacından onlarca metre daha uzun gölge boyu... Çünkü güneş batıyor. İş yerindeki küçük çaplı insanların nice yüksek görevlere getirilmesiyle o işyerlerinin batışını tanımlayan bir öz durum.
. Birkaç yüz metre ileride, çam ağaçlarının altındaki araç park yerine ulaşıyoruz.
Kim bilir belki de, ömrümüzün ilk ve son vedalaşma töreni olacaktı Olimpos’un konukseverliğiyle. Ve alın teri parası, “turizm krizi yılı”yla bizi bir daha yüzleştirebilecek miydi? Evet...turizm krizi...ya da, turizm yılı krizi miydi neydi...
Kemer Pansiyonu’na dönmüş bulunuyoruz. Satılmış Bey tam bir “piknikçi”ymiş. Bu sırrı Eşi D. Hanım söyledi. Bundan yararlanmak gerekir.
Migros’a uğrayıp, alışveriş yapalım dedi D.. “Migros Kemer’in neresinde?” Bilemiyoruz ki. D., “durun siz karışmayın, ben bulurum” dedi. Aracın camından başını sarkıtarak, kaldırımdan yürüyen bir adama:
-Hişşt, hemşerim, Migros niyandaa?
Deyişinden, adamın bir şey anlamadığı, aldırmadan yürüyüşünden belliydi. O söyleyişin yankısı, yeni bir espri bombasının patlatılmasına kadar kulağımızdan silinmeyecekti. (Hiiştt hemşerim, migros niyanda?...)
Kemer’in migrosunu kolay, fiyatlarını pahalı bulduk. Bizim gibi kuruş sayanlara göre fiyat oluşturamazlardı her halde. Anlayışla karşılamak zorunda mıydık? Heee!
Aralık Çifti Ankara’da demir-doğrama işiyle uğraşırlarmış. Onlar ağa sayılır bize göre. Onlarla harcama yarışı ne haddimize...Bir tavuk kebabıyla yetinecektik; yanına da bir güzel salata (eliniz artığı...).
Nasreddin Hoca, “Ben kimim ki, bana pilav yapıp ta masrafa girmeyin, kötü pohlu bir tavuk olsun yeter” demiş misafirlikte.
D. Hanım’a bunu anlattığımda, “daha önce duydum o hikayeyi, onun için gusura bakma gülmiyeceem” dedi. Tühh! Boşa gitti bizim fkra!
Yemekten sonra Kemer kentini, akşamın karnavalvari ışıklarının altında, gezmeye karar verdik. Hafif giysilerle, kendimizi kent sokaklarının daha çok kenar mahallelerine kapıp koyverdik. Altı kişiydik toplam ve denktik de;..
Alış-veriş merkezlerinin bize karşı çekim merkezi yoktu pek. N’olur-n’olmaz, oralarda harcanacak para, bize bir saat sonra memleketimize bilet kestirir. Biz kenardaki evleri, balkonlarının yapısını ve balkondakilerin bize bakışını izlemekle yetinecektik. Bir de evlerin önündeki bahçe çiçeklerini ve mis kokularını...
Ayaklarımız bedenimizi gezdirse de, yüreğimiz D. Hanım’ın her cümlesine vibrasyon yapmaktan kurtulamıyor. Bu vibrasyon malumdur ki, yüksek kahkaha şeklinde dışa vuruyor.
Cadde boyu geziyorken, bir at arabasından döküldüğü sanılan patatesler, gece ışıklarının loş tonunda ayaklarımıza (hayır yalnızca D.’in ayaklarına) dolaşıyor. Önceleri yuvarlak taşların bu caddede ne aradığını ve D.’in onlara top niyetine bir iki vuruş yaptıktan sonra onların patates olduklarını anlaması O’nu uyandırmıştı. D., kaldırım taşlarının kuytusundaki kaçakları dahi toplayıverdi. Aha birini daha ..aha birini daha...diyerek çocuksu sevinç çığlıklarını kıskanacağımıza, ona ortak olmak daha çocuksu (yani hoş) olacaktı. Hep beraber patates kovalamacası oynuyorduk o caddede.
En yakın bir bakkala yanaşarak, bir poşet rica etti ve patatesleri doldurdu.
“Kaç kilo gelir Zihni. Abi bu torba?”senin tahminin güçlü olur diyerek elime uzattığı poşeti bana yüklemenin kurnazlığı, gurur ve şuuru şerefine bir kahkaha patlatıverdi cadde boyunda! Toplamak benden, taşımak senden olsun dedi. Ben de aynı numarayı Satılmış’a yaparak kurtuldum.
Yarın akşamın yemek mönüsü hazırdı.
Saat 01’de pansiyona döndüğümüzde, bir odaya bir kadınla üç erkeğin girdiğini gördük. “Nolmuş girmişlerse” cinsinden bir girişe benzemediği için ilgi odağı oluvermişti. Pansiyoncunun bizi “aile pansiyonu” yutturmacasıyla atlattığını düşündük.
Sabah kahvaltısını hazırlarken bizimle aynı mutfağı paylaşma isteklerine kızarak, (bendeniz kızıp-kızmadığımı dahi anlayamadan) valizlerimizi topladık ve oradan ayrıldık.
Fuhuş bir beden sömürüsüdür. Sömüren de sömürten de aynı kefeye konmalı, karşısına da “yaşamını üretip yaratarak kazanma erdemliliği” konulmalıdır. Üretme ve yaratma fırsatının yokluğunu bahane etmek yerine, bu yolda savaşmayı yeğlemelidirler.Biçiminde düşünüp, onları dışlamışlığıma ahlak dayanağı oluşturmaya çalıştım.
PHASELİS: kısaca Faselis diyorlar bu cennet-i alaya. Kemer’den otuz beş km batıya giderken, yolun solundan dereye aşağı dar, ama asfalt yoldan iniyoruz. O ıssız ormanlıkta yol kenarına, yeşilliklerin arasına adeta gizlenmiş dinlenme konutları ve her konutun bitişiğinde bir şeyler satmaya çalışan satıcılar... ıssızlığın gizemini pazar yerine dönüştüren bir çelişki gibi... giriş yerinde belediyelerin deli dumrulları, olmayan hizmetlerin bedelini ödetiyorlar.
Giriş denilen ücretleri ödedikten sonra, deniz ile çam ağaçlarının sıkı komşuluklarına ortak olmaya çalışmaktayız.
Çam ağaçlarının diplerine park edilmiş olan otomobillerin plakaları, ülkemizin “tatil yapabilme” gelişmişliğinin kompozisyonunu sergiliyor gibi... Ankara, İstanbul… ve tekleme diğer illerden...
Aralık Çiftiyle birlikte, Kemer’de yeni bir kalacak yer aramayı düşünürken, bir tatil köyüne kanat açacağız.
Beldibi Tatil Köyü üç bölüm (ya da mahalle) olarak denize paralel bir yerleşim konumuna sahip.
Bir pansiyona müşteri oluyoruz. Altmış yaşlarında bir delikanlı karşılıyor bizi. D., her zamanki afetliğiyle ileri atlayıp, soruyor:
“Emmi, üç yataklı (bir ailelik) oda kaça?”
Adam, “fiyatı sekiz de size altıya olur” dedi.
D., “niye bize altıya oluyo, biz senin akraban mıyık emmi? İşler bu yaz kötü gidiyo da ondan desene!. Benim param yok, üçten fazla veremem emmi” dedi.
Adam, “sende mi para yok! Senin her tarafın para be...” deyince D. fıttırdı!
“Ne yani, beni satılık mı sandın moruk!” deyince adam bir şaşkınlık sarsıntısı geçirdi.
“Yok kızım, yanlış anladın, ben senin boğazındaki altınları kastettim” diyerek, “pot”u düzeltmeye çalışsa da, D.’ten bir vurgun yemişti ihtiyar.
Biz D. tiyatrosunun seyircisiyken, S.’a sadece seyirciyi seyretmek kalıyordu.
Oradan ayrılarak araştırmaya devam ettik.
Tatil Köyü’nün orta bölümünde bahçeli, çevreden bağımsız (müstakil), üç oda bir salon ve dayalı döşeli dedikleri cinsten bir daireyi kiraladık. Bitişiğinde bir otel ama müstakillik iyidir dedik.
Rastlantının en güzeli diye düşündük.
Ancak gözlerin dili konuşabilir burada.
Akşam yemeğimizin malzemelerini alarak dönüyoruz, yeni konutumuzun orijinal döşeli mutfağına. O ne ki, bahçede yine Satılmışın kebap yapma hünerini keşfedeceğiz. Yediğimiz içtiğimiz bizde kalsın, iki baba iki oğul dönüyoruz bilardo düellosuna.
Bunca ayakta kalmaktan ve yürümekten sonra, mayhoş bir yorgunluk belirtileri çöküyor üstümüze.
Bu oksijen, bu doğa, bu su, ve bu psiko; (loji”si laboratuara kalsın) ardından ılık bir duş ve uyku.
Sabah kalktığımızda Hotel’in Tv. Salonunda haberleri izlerken, bir kadının haberlere farklı ve şiddetli tepkisi dikkat çekiyordu. Gözbebeği ekranda, eleştirel sözcükleri bize salvo atar gibiydi. Açıktan Türkiye’nin düzenini yargılıyordu. Bu bir davetti aslında; “yargı paslaşması” öyle ortamlarda, tanışma ve yürek soğutma için bir bahaneydi.
Isparta Lisesi’nin Edebiyat Öğretmenliğinden “malulen” emekli olmuş. Adı N. K. Süleyman Demirel’in akrabası olduğunu söylüyor.
“ Bu ülkenin başına ne geldiyse onun payı çoktur” diyor. Soy adının farklılığını ise, erkek egemenliği kurbanı sayıyor. Anlarsınız ya, kocasının soyadı... "O adam” diyor (Demirel için), “bu ülkeye gerek olanı değil, ancak becerebildiğini yaptı, ona göre de kendini hint kumaşı sayıyor” diyor.
N. Öğretmen’in “malullük” öyküsü, söylediklerini doğrulamaya yetiyor.
Bir gün otomobiliyle yolculuk yaparken, Alman plakalı bir tır çarpmış kendi arabasına. Tır sürücüsü bizimkiler gibi gaza basıp kaçmamış, olay yerinde şirketiyle telefon görüşmesi yaparak,yaralıyı uçakla anında Almanya’da hastaneye kaldırmış. Tam tedavi yaptırana kadar bırakmamışlar.
Yaralının yaşını, mesleğini, aylık kazancını tespit etmişler. Kalan tahmini ömrünü hesaplayarak, kazanabileceği parayı, hatta moral tazminatını dahi hesaplayıp, nakit olarak kendisine ödemişler.Bütün bu işlemler için ne mahkeme, ne sürtüşme ve ne de alevere-dalavere girişimi yapılmamış.
Gönüllü, insan hakkına saygılı, belki de “gavur” kavramının(!) tecellisi.
N. Öğretmen’den biraz daha söz etmemize değer. Kocaeli’nde kızının yanında kalırken, malum o 99 depremi vurgunu sonucunda, Beldibi Tatil Köyü’nde dinlenmek üzere gelmiş. Bir zamanlar Ülkü derneklerinin bir şubesinde kadın kolları başkanlığı da yapmış. Gördüğü yaşam koşulları yorum mantığını da değiştirmiş zaman içinde.
“Deprem beni çok sarstı, artık yaşadığımı dahi hissetmiyorum” diyor.
Uzunca bir zaman, sohbet ortamında geçivermiş. Bu an N. Hanım için, deprem burukluğundan kurtulmanın miladı oldu.
Beldibi Tatil Köyü’nden ayrılmamıza bir gün kaldı. Bu akşam dolayısıyla veda akşamı olabilirdi. Bir “masa” donatımı farz oldu.
Bir zaman bar olarak kullanılan, ve o dekorla düzenlenen, ama şimdi yeni bir kiracı ihalesi bekleyen, şu adını bilmediğim kokulu çiçeklerin arasında kaybolabileceğimiz bir masa.
Bir şairimizin dediği gibi, “üç kere üç dokuz eder; koymuşuz masaya dokuzu”. Şu eğilen çiçek dalının dudaklarını koyduk masaya; ay ışığının üzerine bizim ışıldağın dolma aydınlığını ve radyosundan bahtımıza çıkan melodileri koyduk. Sevincimizi, dinlenmişliğimizi, hepsinin üzerine bir de “OTUZBEŞLİK” koymuşuz.
“Afiyet” dileyenlere davet nezaketini esirgemesek de, “anın önemini deşifre etmeme inceliklerine” hayranlık duymaktan geri kalmayarak…
Saat 02’ye gelmekte; artık yatma zamanı diye düşünürken, birden hatırlıyoruz oralarda gecelerin gündüzlere karıştığını.
Ama, biz bir veda anı yaşamaktayız. Vedalaşıp, adresleşip ayrılmalıyız
N. Hanım ağlıyor!
Sabahın onbirinde kalktığımızda, tanımlara sığmaz bir moral ve performansta hissediyoruz kendimizi. N. Hanım bağrına basıyor; üçümüzü aynı anda kucaklayarak öpüyor, öpüyor ve de ağlıyor!
Deprem yaşayan, trafik kazası yaşayan, kadın olan ve hepsinden önemlisi edebiyatçı olan birinin duygusallığı inanılmaz etkiliyor insanı.
Plaj kenarındaki gazinoda, D.-S.-Murat ailesiyle vedalaşmamız biraz daha uzun sürecek.
Çocuklar yine kendi hallerindeyken biz büyükler, masada bir kare oluşturduk.
D.’in gözleri nemlenmeye başladı! Her zamanki açık sözlülüğü ile “Z. Abi, güzel günler geçirdik sizlerinen; bir soru soracam, Allah’ını seversen sana yakışır cevap ver emi?”
Bu soruyu sormaya hazırlanırken ilk kez bu kadar ciddi duruşuna tanık olduk D.’in. Tombul yanakları aniden kırmızılaşmaya başladığında bizi de merak sardı.
“Bizim alevi olduğumuzu bilseydiniz, bizimlen ta başından beri arkadaş olur muydunuz?” dedi.
Şok olmak kaçınılmazdı bu söz karşısında!
“Kız o ne biçim kaygı! Azıcık Demokratız dedik ya yolun ortalarında!” Eşim müdahale etti, “kız D., bizim o kadar alevi dostlarımız var ki, alevi olup olmadıkları hiç ilgi alanımıza girmedi.
D.’ten artmadığı için pek konuşma eğilimi olmayan S. söz söyleme gereği duydu. Anlaşılan kendi aralarında bu kaygıyı paylaşmış olmalılar önceden. Aleviliğin erdemlerinden söz etmeye başladı.
Konunun bu bölümüne son vermeye çalıştım.
“Devlet destekli bir sünniliğimiz var, ancak bundan hiç gurur duymadım. Ama sen aleviliğinle, diğerleri sünniliğiyle dilediğiniz kadar gurur duyup, ondan mutlu olabilirsiniz. Yalnızca dayatmalar kızdırır beni. Ekmek, üretim ve paylaşım sorunumuzu çözebilirsek, gerisi kendiliğinden gelir” diyerek özetledim. Sonra da, evrensel erdemlilik ilkelerinin edebiyatından ve felsefesinden söz edelim” dedim.
D., her zamanki orijinal yüz ifadesiyle, “ Z. Abi, ne dedin sen şimdi? Felsefe-evrensel ne demek, kötü bir laf mı o?”
Cevabını Satılmış’a devrederek, adresleşip, vedalaşıp, hüzünleşip ayrılıyoruz.
Geriye dönüşün hiçbirini sevmezdim, içinde nostaljisi olmasa.
Hayatın bir dahası yaşanabiliyorsa artısıyla, nostaljisi hükümsüz kalır.
Anı dediğimiz olay, bir çerçevelik pozdur aslında. Hayatın en güzeli, anılar albümünden başka nedir ki?....