31.7.17

modernliğin perdesi


Kadın Temmuz sıcağında bir kanadı açık pencerenin ağzına sinmiş, kitap okuyordu.
 "Ne güzel; şu yağmura gebe kara bulutların altında okuyan bir kadın görüyorum".
 Kadın, kitabın açık sayfaları arasına işaret parmağını sıkıştırarak kapattı, başını odanın görünmeyen tarafına doğru çevirdi, "kızım, dış kapıyı aç da ceyran yapsın" diye seslendi. Belli ki evde ne bir vantilatör, ne de klima çalışıyordu. "Olabilir; geçim derdi bu memlekette yalnızca kişinin kendi haylazlığına bağlanamaz ki. Allahın yeli bedava nasıl olsa demiştir" diye geçirdim. 
Kızına seslenirken bu yana kaykılan kitabın ön kapağı çarpıverdi gözüme. "Yasin-i Şerif". Kitabın sayfasına odaklandı tekrar. Sayfa ile gözü arasındaki mesafe taş çatlasa bir karışı geçmezdi. Satırlardaki sözcükleri "okurken", yüz profili boynundan esneyerek, satır başından sonuna doğru salınıyordu. Göz bebeği esnekliğinde bir sorun mu vardı yoksa? Hani, bir kazadan sonra boyun diski takılınca da göz esnekliğinden yararlanmak gibi. Hayat bu, ikame organlarla eksikler giderilebiliyor. İnsan insana, organ organa muhtaç.

Komşu olsak da ne bir konuşmuşluğumuz, ne de selamlaştığımız bir an olmuştu. Ama, karşılıklı imaj paslaşması yapıyorduk sanki. Oysa beni karşıdan gördüğünde anında pencere perdesini "caaarrttt" diye çekişi kanıma dokunurdu, kendimden şüphelenirdim bazen! Erkekten kaçmanın "namus" göstergesi olduğuna inananlar az değil şu toplumda. Ama bu kadınınki oldukça abartılıydı. Dedim ya, perdeyi bir agresif çekişi vardı ki, onun karşısında kendimi sapık sanmaya başlamıştım.

Evet evet o kadın mahallede yaşlı, özürlü bir adamı "sapık" ilan etmişti daha önce.  Ünü aşağı mahalleye kadar yayılmıştı "sapık adamın". İtham tek kaynaktan çıkınca, duyan da inanıvermişti sorgulamadan. Yan sokaktaki bir kadın adamı tarif ederken, 
"şu arka sokataki sapık mı...?"  
"onun sapık olduğunu kim söyledi!" 
 "nebiliim anam kendi komşusu falan kadın". 
"Yalan anam, adamcağız 75 yaşında, ayakta zor duruyor, kalbi çeyrek çalışıyor, nefes darlığı yaşıyor, merdiveni bastonsuz çıkamıyor, adeta ölüm gününü sayan  birinin sapıklık ve çapkınlık neyine.... Sadece çok konuşkan ve konuşma isteği dolu olan bir zavallı, o kadar... Zaten mahallede adamı muhatap alacak erkek de kalmadı. Ya öldüler, ya kahvehanelerde okey taşı kırmaktalar, ya da işinde gücünde hepsi. O zavallı da ancak kadınlarla karşılaşıyor ve onlarla konuşmaya çalışıyor". 

Penceredeki kadın, yasin-i şerif okumaya devam ediyordu. Durun bi dakka, yahu kadın on dakikadır aynı sayfaya bakıyor. "Sana ne!" Diyebilirsiniz. Evet, "bana ne" olamaz! Sonuçta, pencerede kitap okuyan bir kadın görüyorum. Hem de Türk. Hem de çevreye anlamlı mesajlar yayıyor. Az görülen şey merak uyandırmaz mı? Hem liberal takılıyoruz, hem de az sayıda kitap okuyan birini görünce fiyatını küçük görüyoruz. Olamaz! Arz talep meselesi. 

Ne diyorduk? Okunan kitabın sayfası henüz değişmemişti. Önünde yazı değil de resim mi vardı yoksa? Bulmaca çözüyor desem, buna kitabın kapağı uygun düşmez. Satırlardaki sözcükleri izci gibi sürdüğünü görüyordum. Öyle bile olsa, bir sayfa taş çatlasa iki, bilemedin üç dakikada bitmesi gerekirken…. Anladım, kadın okuyor gibi yapıyor. Başının arada bir çeyrek açıda da olsa bu tarafa yaylandığından belli. Olsuun, en azından bilim kurgu gibi bir manzara. Okuyor gibi durması da çok şey ifade ediyor değil mi?

"Ey adam", dedim kendi kendime, "sen pencere ağzında Kapital gibi heybetli bir kitabı okursun da, yorulunca onu bırakıp gitar çalarsın da, sonra da Karın ile şakalaşıp onu kahkaha ile güldürürsün de, sesi ve neşesi karşıdan duyulur da, komşuların öyle ya da böyle kitap okumasını neden yadırgar ve sorgular ve şüphelenir ve mıdıklanırsın!"

Haksızlık ettiğimin farkına vardım! Kadıncağız okuyor ve kimin ne niyette (sapık) olup-olmadığını ondan daha iyi kim bilebilir?

Kitap, sayfalar çevrilmeden bitti; kapatılarak yandaki kanepenin üzerine konuldu. Kalktı, içeri girdi. Az sonra elinde bir tabak ile çıktı, pencerenin ağzına dikildi. Aşağıya, fayans döşeli bina girişine doğru bir kaç yiyecek parçası fırlattı. Yemek artığı kemik olabilirdi. Ekmek kırıntısı da.... Gölgede yatmakta olan bir kaç kedi koşuştu, yiyeceklere çullandılar. Kadın mutluydu. Beni görünce perdeyi yüzme karşı "carrttt" diye çeken, bu kez bir tebessüm ile yüzüme kısa bir bakış attı, hemen geri dönüp mutfağına doğru yöneldi.

Helal olsun, hem kitap okuyup kültürüne kültür katıyor, hem de sokak kedilerinin beslenmesine karşı oldukça duyarlı. Demek ki okuduğu kitap işe yarıyordu. Aslında hayvan sever olmak için okumak şart mı ki? Diye sorduğum da olmuştur... Ancak, okumanın bazı etik davranışları beslediği de söylenirdi.

Bir gün duydum ki, kadının eşi hastaneye ameliyat için yatırılmış. Kadınlar arası sohbetlerde itiraflar ağızdan fırlar ya? İşte onlardan biri... Kadın demiş ki, "şu sizin binadaki dullara özeniyom. Ne güzel erkeksiz yaşıyolar. Allah bana bir fırsat verdi ki... Bende şans mı var! O domuz yine kurtulur bir şekilde..." Kadın daha neler neler demiş de, aklımda kalanlar bu kadarcık. Neyse, sözüm ona adamın kalp damarlarından irili ufaklı 4-5'ini değiştirmişler. Adam kurtulmuş. Bir hafta sonra taburcu edilecekken, önü pazar gününe denk geldiğinden çıkarılmamış. Bir hafta aradan sonra duydum ki, kadın kocasına boşama davası açmış. Nedenini bilmiyorum ama, sanırım kocasını hurdaya çıkmış bir makine gibi görmüştür. 

Eyy "kitap okuyan, kedi besleyen kitap/hayvan seven çağdaş, modern, kültürlü kadın", eşin yarın taburcu olacak, o gününde yanında olmak varken, boşama davası açarak onu kutlamak için piknik gezisinin imaj kurtardığını hangi kitapta okudun?

“Hayvan sevmeyen insan sevmez. Hele de kitap okuyandan hiç zarar gelmez”





28.7.17

uygarlığın iki yüzü


otantik okumalar

Kent uygarlığında su bardağı ile yemek tabağı ya camdan, ya da porselenden yapılmış.

Yer, ya betondan ya da kaygan fayanstan....

Bu hayatta ilgi alanı binbir çeşit. Zaman su gibi akıp gidiyor; uygarlık, saatin djital göstergelerinde saniyleri hesaplıyor. Gerçeklerin gizlendiği detaylara bir türlü yetişemiyorsunuz. Aceleniz hep var. Son lokmayı yutmadan sofradan (pardon masadan) kalktınız ve telaştan ayağınız kaydı; bardak-tabak elinizden sert fayansların (tuzağına) düştü. Cam bardak -mı tabak mı neyse- parçaları her bir yana yana fırladı. İçinden sıvışan su yerin kayganlığını iyice kışkırttı. Islak yerde cambaz gibi yürüyebilseniz de, beyniniz normalden daha fazla enerji yakacaktır. Düpedüz stres nedeni!.. Hain cam parçalarını bir yıl boyunca toplasanız bitmez. Hatta velakin topladığınız parçacıkları tartsanız ilk halinden ağır geleceğini düşünürsünüz. O kadar yani! Kızdığınızdan böyledir bu.

Öyle ki, insan "kızınca kıyamet" koparabiliyor değer yargılarında.

içmelikler

***

Taşra kültüründe su tası ile yemek tabağı bakırdan yapılı. Dışı vayvaylı olsa da içi kalaylı. Yer, toprak ve çimen.

Varsayalım ki tas/tabak elinizden düştü. Hatta velakin içinde su vardı. Su yeri ıslattı, ince tozları hapsetti.  Ya da yerdeki çimenler kaptı. Körün aradığı bir göz... Boşa giden bir şey yok. Stres/kızmaca yok. Yenisi sudan ucuz. O kadar yani.

***
Aaahh ahhh! Kitap, "fayans ile cam"a bu kadar yakın olacağına,

(özünden doğan ağaç gibi) bakır tas'a, tahta fıçıya bu kadar yakın olsaydı,

hayat daha otantik olmaz mıydı? Herkes kime ne için oy verdiğini bilmez miydi? Hayat bayram olmaz mıydı.......

Karşıdan bakınca, "çağdaş uygarlığınız batsın" diyesi geliyor insanın!

8.7.17

bir deneme denemesi

Şeytanın kulağına kurşun, şu sıralar kendimi epeyce yakışıklı hissediyorum. Aslında uzun zamandır öyle olmadığımın farkındaydım. Fakat şu sıralar, arada bir kapıldığım anlardan biri. Sağolsun bunda berberim Memedin de payı var. Ama çok uzun sürmüyor. Saç dengeleri değişince, ölçüler de çığırından çıkıyor. Fiziki ölçülerimin dengeleri pek bozuk sayılmasa da, kafa kemiğimi ve bacak yapımı yeniden tasarlamak ve daha estetik yapmak isterdim doğrusu. Saçlarımın kafa coğrafyasındaki sınırları, saç teli kaçakları… ve diğer organların koordinatları tam estetik tamire muhtaç.

Tedavüldeki kültür diyo ki, “Allah öyle yaratmış, bozarsan isyan sayılır”. Biz de inanı-yoz... Dolayısıyla toka dahil hiçbir şey takmıyoz kafamıza. Desem de pek inanmayın. Tıraş, parlatıcı, şampuan, losyon, rolon, pafüm… vs gibi malzemeler metroseksüelliğe girmediğinden, rahatlıkla değerlendirebiliyorum. İşte bu noktadan sonra sözünü ettiğim sanal his peydahlanıyor içimde. Yakışıklıyım hissi…

Yakışıklı olmak önemli mi?

Geçenlerde feminist gurupta “güzellik” kavramını tartışmıştık kısaca. BURADA "Güzellik nedir"
 konusunu işlemiştim felsefi açıdan. Bilindiği gibi, güzellik deyince kadınların estetik ve magazinel kültür kompozisyonu akla geliyor; yakışıklılık ve karizma da erkeklerin….

Nasıl bir durum derseniz? Mesela caddede dik yürüyorum. Omuzlarımı az yukarı kaldırıp, hafiften öne doğru kasıyorum. Göğsümü kabartıyorum. Vücut kitle endeksim 3 kg. daha vermem gerektiğini işaret ediyor ama, bu anlık değişimleri dikkate alınca bişeyciklerim kalmıyor kaygı adına. İrademe ve bilincime güveniyorum. Sigara içmediğimden belli değil mi? Göbek konusunu tamamen hallettim sayılır. Yukarıdan bakınca, eğilmeden diz kapağımı sıfırdan görebiliyorum. O kadar yani. Yüz coğrafyamdaki organlarımın esnek bölümlerini de moral katsayıma güvenerek, kolay ayarlayabiliyorum.

Vücut koordinatlarınız nasıl olursa olsun, içten gelerek gülümsemek güzelliği otomatiğe/garantiye almaktır. İçten gelmezse sırıtmak olur. Mesela takırdarken (kahkaha) boğazdan çıkan sesin bir de az frekanslı geri yansıma dalgası olmalı. Yoksa, o zorlama ve gösteriş gülmesi olur ki, yavan kaçar.

Bunların farkındasınız ve hileli tavırlara tenezzül etmiyorsunuz. Güzelleşiyorsunuz, karizmanız coşabiliyor. Kaşlarınız yukarı kalkıyor, gözleriniz de buna paralel irileşiyor. Geriye ne kaldı? Moral, moral moral ve ulusal kolektif düzenin radyasyonundan korunabilme cephanesi.

Kişisel bir durum aslında... Desem de, buna da inanmayın. İnsanın kendini güzel ve yakışıklı bulması moral açıdan hem ailesel, hem de (olumlu yansımaları bakımından) çevresel olabiliyor. En azından hayata ve olaylara daha yapıcı, uzlaşıcı ve esnek bakabiliyorsunuz. Özgüven kaçağınız olmuyor. Toleransınız ve çözümleyici niyetiniz yüksektir o anda. Karşınıza çıkan “cahil bilgiçliğiyle” örselenecek olan kişiliğinizin savunma mekanizması iyi çalışıyor. Öfkelenmek, sigortaları attırmak yerine, ukalalarla en fazla alay ederek başınızdan savmayı başarıyorsunuz.

***
Birkaç gün önce Kızımız tatil için geldiğinde beni tepeden tırnağa inceledi. “Babacığıımmm, gittikçe gençleşiyorsun bakıyorum da… bunu neye borçlusuuunnn…” derken boğazımın altına, ellerimin derisine, yüz mimiklerimin estetiğine… falan bakarak, inceledi. “Hiç sarkma, buruşma, pörsüme yok… ne güzel. Hem de çok fitsin. Bak sana neler aldım, hepsi genç işi” diyerek, hediye bohçasını gözümün önüne döktü… Cicili bicili renkli renksiz desenli bir sürü yaz giysileri… Hadi diyelim ki renk ve biçimlerine hatırın için katlanacağım, bunları ne zaman eskiteceğim? Ve ardından aynaya bakıyorum. Gerçekten de kuru iltifat olmadığını fark ediyorum.

Daha ne olsun; memleketin gidişatından başka, kişisel ve ailesel derdim yok . Ancak, "alan almış, satan satmış” ayaklarından paça olmaz, biliyorum. Bu kapsam alanında çizgili picamayla misafir karşılayanlara iki çit lafım var: ayda iki gün, en az on yıl semt kütüphanesine uğrasalar fena olmaz aslında. Ben zamanında uğradım ve şimdi akşamları da evde giyimime özen göstermeye çalışıyorum. İnsanın önce kendine, sonra yakınındakilere ve daha sonra uzaktakilere de saygısı olmalı.

Bakımlı olmak iyidir. Her zaman öyle miyim? Hayır! Bazen sallapati durduğumuz anlar da olabiliyor. O durumlarda insan görmemeye, yakınımızdakilere de mazeret üretmeye çalışıyoruz. Bir de sallapati yakalandığımız anlarımız var ki, ayda yılda bir görüştüğümüz ve değer verdiğimiz insanların fotoğrafik hafızasında öyle kalmak ne tuhaf! Oldu böyle anlarımdan….

Araya şunu da sıkıştırayım:Parası olduğu halde mağazadan yırıtk kot alıp giyenlere valla bila gıcığım! Onlar Sosyalizmin yoksul savunuculuğunu istismar edenlerdir. Dolayısıyla da düşünen ve farkındalığı olan yoksullarla alay etmenin daniskası olduğunu düşünüyorum. Elimde değil!

Şu sıralar kendimi yakışıklı hissedişimin nedenleri yalnızca tepeden inme psikolojik (his) değildir elbette. İnsanın duygu durumunun maddi alt yapısı mutlaka vardır. Özellikle hayat ve hayatötesi Arkadaşınızın … (Ona sevgili diyor romantik edebiyat. ben daha fazlasını...). Ardından emek ve bilgi…. Yoksa kendimizi avutmuş oluruz ki, "kendi gibi inanmayan insandan nefret ederek, bazen öldürerek ve bunu allah için yaptığına inanarak cennete gideceğini sanan insan konumuna düşeriz; Allah korusun.