1.12.11

Zade ile zede çelişkisi

İki günlük mevsimsel bir baş ağrısından kurtulmanın coşkusuyla güne başlarken, akşam haberlerinde gördüğümüz tablolar, coşkumuza karşı kuvvet olarak atağa geçiveriyor.

Kadın-çocuk öl(dürül)me sayısı, düzenzede-kaderzede, ekmekzede-savaşzede, eşzede-aşkzede… oranları ortadayken, rutin bir baş ve moral ağrısından seslice söz etmek ne garip bencillik! Bunlar geldi geçti aklımdan.

Şu pratik hayatımıza bakın, tarih bilgilerinizle karşılaştırın, “zade” ile “zede” yansımasında, emek ile asalaklıktan başka ne görebiliyorsunuz? “Dersim katliamı”nda bile “zede” ile “zade” çelişkisini vurgulayan yok. Yani, isyana sürüklenip kırılanlar ile ondan nemalanmak isteyenler arasındaki farkı….

Ağanın “a”sı eşeğin “e”si insan kaderini böyle tersine çeviriyorsa, zihni’nin “z”si de bu kadere çomak sokmaya çalışır. Bu iki tersliğin başında olmanın rastlantısal utancını arsızlığın duvarına yapıştırır.

Zade ile zede çelişkisi Emek ile sermaye çelişkisi nin fotokopisi gibi…

ZAde: Türk Dil kurumuna göre “dürüst, doğru adam” imiş.
Bu imaj farklı ideolojik kültürlerde farklı anlama gelir de, hangisi egemen ise halkın bilincine onun paradigması monte edilir.

“Evet bütün şeyhzAdeler, asilzAdeler dürüst adamdırlar; hepsi alınteriyle geçinen, kimsenin emeğini sömürmeyen insan demektir” (külahıma anlat diyenler sol yana geçsin)

“Zede” sözcüğünün TDK internet kayıtlarında bulunmaması da “komünist propaganda”ya karşı önlem olabilir”!

Bayramlarda seyranlarda kahramanlık ve inanç nutuklarında dünyaya meydan okurken, dünya “yaşam kalitesi” sıralamasında patlak balonun içini palavralarla doldurarak uçurma çabamız ne komik!

Çoğunluğun ancak demokrasiye dolgu malzemesi yapıldığı ülkemizde yaşam kalitesinin vasatlığına alıştırılmışsak, hayata dair hiçbir sürpriz şaşırtmaz, panikletmez ve korkutmaz
Buna karşılık bağışıklık sistemimiz güçlenir ama acıma duygularımız da –istemeyerek-matlaşır!

Bir acı haberde aklımıza ilk gelen “nasıl bir yardım katkısında bulunabileceğimiz?”… Ardından, yakın çevremizde yardıma çeşitli derecelerde muhtaç insanların sıralaması ve zedeler ile zadeler arasındaki uçurum!…

Kendi çemberimizde paniği ıskalamış olan benliğimiz burada tamamen dağılıverir. Nasıl dağılmasın ki, yardım çıtası aniden yükseliverir ve çember oldukça genişler.

Hükümetlerin devlet bütçesini toplumun homojen olamayan yapısına hangi ideolojinin ahlak, kanun ve geleneğine göre dağıttığı ve bu toplumdaki imtiyazlıların korunduğu noktaları sorgulamak geçer içinizden. Zede ve zade arasındaki fark, hümanist duygularınızın devreye girdiği oranda açılıverir.

Her şeye rağmen “ilk yardımda öncelik”in evrenselliği, etiği, hümanizması ve hiçbir koşula bağlı olmaması, ardından vijdan denilen etik mekanizma işleyişini sürdürmeye devam etmesi ilkeleşir ve kendi sol benliğinize dönmeyi başarırısınız.

Sol benliğin diğer hümanist görüntülerden farkı vardır. Acı ve yoksulluk çekene yardım etmek ve zekat vermek sevabı benciliği ve mahcubiyet görüntüsüne tanıklık yerine, mutluluğu güvenceye alınmış insan görmeyi tercih edersiniz. Zade ile zede arasındaki farkı kapatmak için biraz politize olmaktan başka yol bulamazsınız.
Ya da kendi kabuğunuza çekilip, fasit (ya da faşist) dairenizde dönüp durursunuz!

22.11.11

Dersim'e çalışmak

Büyük Sanatçı Nejat Uygur'u saygılarımla anıyorum-Cibali Karakolu oyunundan bir parça

“Dersimizin konusu Van çadırlarındaki sobanın borusu”  mu,  yoksa o borularda “Dersim katliamı” mı tütüyor?
Belli ki yine yeni bir kazık sallanıyor bu toplumun ardında; dikkatler tavana odaklandırılıp, ceplere  girecek el geliyor aklıma. Gazın verdiği basınçla komşularla savaş hesabı mı , yoksa her dönemde olduğu gibi “enayiliğimiz” yeniden tescilleniyor mu?
Halkın hayata dair doğal gündemi olamaz! Gündemi bizde her zaman cibali karakol komiseri belirler. Kel başa şimşir tarak hesabı…

Düşündüğümüz gibi, gündem kaydırmada art niyet yoksa Hükümetin ve Cumhurbaşkanının yerinde olsam, Önce, padişahlığı yıkıp cumhuriyeti kurarak kendine bu makamlara sıçrama fırsatı ve hakkını verdiği için Atatürk'e teşekkür ederdim; sonra, inanıyorsa soykırım olduğuna, Dersim (Tunceli) halkına o dünya bilmem kaçıncısı büyük ekonomiden tazminat öder, ayrıca bir de kocaman harflerle ÖZÜR DİLERDİM. Çünkü, develt makamı sürekli olduğundan, bir önceki yanlıştan sorumludur.

27.10.11

doğu-m ölüm ile anılırken!

Yolumuzu kesen karınca konvoyunu ezmemek için üzerinden atlayarak geçerken,
deniz kenarında ölüme sürüklenen milyonlarca deniz yıldızlarından bir tanesini usulca yerden alarak, denize fırlatan filozofun etik gururu insan onuruna ayna tutarken,
dalda kanadı sıkışan bir kuşu kurtaran itfaiyecilerin cankurtaran imajını hayranlıkla onaylayıp alkışlarken..

"Kimine Allah vuruyor, kimine kulu!" halkdeyişi, yer ve gök kutupları arsında dönen ölüm milini andırıyor.
Ölüm kusan depremler konut sektörünün kurbanı olurken, üniformalı yoksullar da savaş sektörünün kurbanı olması hayra alamet midir!
Ucuz ölümler etnik kökene değil, ucuz bütçeye takılıyor! Gerisi teferruat....

                                             

16.10.11

hangisi daha tutti frutti?

 Tony Gadlif filmi, Gajo Dilo Youtobe'sinden alınmıştır.

GDO (genetiği değiştirilmiş organizmalar)

“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” Demiş Herakleitos ama,
bu deyişin odak noktası bilinmediği  için,  ortada dolaşan serseri bir laf olarak kalmış; bu durum ancak gen değiştiricilerin işine yaramış.

“Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlar; oysa sorun onu değiştirmektir” demiş Karl Marks,
“değiştirilmesi gereken canlının doğası değil, davranışlarıdır” diye de eklemiş. Çünkü, gelişmenin dinamiği, daha iyisine ulaşmak güdüsüdür de ondan….

Hızlı değişen eksik değişir. Hızlı değişen yanlış da değişir.

Şeriatçı bir politikacı, 1 ya da 2 yıl gibi kısa sürede Liberal kapitalist ideolojiye dönmüşse, o politikacı gdo’ludur.
Aynı kural diğer düşünce sahipleri için de geçerlidir. Gdo’lu bir şeyin gürültüsüyle görüntüsü vitrinliktir ancak, beslenmelik değil.

Bir şekilde ünlenmiş biri, amatör iken selam verdiğine, profesyonel olduktan sonra da aynı sıcak duygularla selam veremiyorsa, o ünlü gdo’ludur, ona sınıf atlatan şey kültür değil, para olduğundan, tadı, tuzu, ekşisi yoktur...  Yani, “sıcak duygular” savrulmuştur. Onun gdo’lu olduğunu  eserlerinin metalik duruşundan  da anlarsınız. Çünkü, ordan buradan aşırarak, kötü ve izinsiz taklitlerle “tüccar ün’lüğünü ”  gizleyemez.
Sanat halk ve sanat için değil, sanat sadece cep için icra edilirse, izleyenini kazıklamış olur. Gözyaşı rolünü bir baş acı soğana borçludur çünkü.

Para da değişim aracıdır ama,  sermayenin egemenliğe dönüştürülmesi, genetiğinin değişmesi demektir ki, buna “niteliksiz kazanç” denir. Niteliksiz “kazanç”ın özünde haram vardır.

Oragnik değer ile GDO’lu değer arasındaki fark,
Sabina’nın dansı ve Adrian Simionescu’nun “tutti frutti”si ile,   
Gökçe Dinçer’in dansı ve “tuttu fırlattı”sı arasındaki fark gibidir.
GDO vitamin değil, ancak komiklik üretir


10.10.11

aşk buna benzer

Cezmi Ersöz'ün  "aşkta yarın yoktur sevgili" şiiri
Nurettin Rençber-'in  "aşk sana benzer" melodisi ile


Hayatın ACI gerçekleri,  yoklukların sıradanlaştığı yerde var olur;
aşk ACISI da öyle.
Acılar nedenleri yerine hep öznesini yer ve bitirir!
Yarayı kaşımanın hazzı şaşırtır bizi, kan kaybı değil.

Hiç aklımıza gelir mi bunca acıya katlanmaya yaktığımız enerjiyi,
acı gerçekleri “tatlıya bağlamaya” verebilmek?
Biraz politika, hepsi o kadar.

7.9.11

Duygu dedektörü


Vicente Amigo - Bolero de Vicente

playa fare ile "tık" de, kedi ile olmaz

“Elektrik alamadım”  demek, “hoşlanmadım” demenin diyalektik materyalist rajonudur. Duygu bedeni sürüklemeye başladığında, teğet geçtiği her başka kişinin moraline dokunma, onun normal gidişatını etkileme riski fink atmaya başlar. Beden duyguyu sürüklediğinde de aynı kaos sürer. Önemli olan beden ve duygu etkileşiminin regülasyona bağlı kalmasıdır.
Regülasyon, “kıvamında ayarlamak” demektir. Başka anlamda açlığın giderilmesi…
 Demek ki duyguların da gıdaya ihtiyacı vardır .
Düşgücü,  insan bünyesinde  voltaj gibi gerilmeye başladığında, akıl yörüngesinde bir "manyetik alan" yaratır.  Duygusal elektronlar akış yönünü mantık “iletkeni” üzerinden sürdürebilirse, “zor başarılır, imkansız biraz zaman alır”.

Düşgücünün nanyetik alanı akış yönünü bulamadığında, baraj suyu gibi geriye doğru çoğalarak, akıl "nüve"sinin yanlarından  kararsız  bir dağılımla uzaklaşır.  Başıboş elektronlar sinir uçlarına batmaya başladığında, bedenin yer çekimine karşı kuvveti kaybolmaya başlar.
İşte o zaman,  "hayal-düş" elektronları, potansiyel enerjiye dönüşemediğinden, "melankoli" hatta, moral bozukluğuna dönüşüverir.

 Diyalektik mantığın yasası şudur:
 “Doğadaki hiçbir olay, çevresinden bağımsız olarak anlaşılamaz.” 

Öyleyse, hayata dair bütün eylemlerde sorgulayıcılığın, denge üzerinde görevi vardır.

Yer yüzünde kusursuz ve sevimsiz insandan mod olarak söz edilemez.
Bütün insanlar sevimli ve sevimsiz özelliklerini birlikte taşırlar. Bu özellikler zamana, koşula ve olaya göre açığa çıkar ve koşullar ortadan kalktığında eski potansiyeline dönebilirler.
Koşulsuz sevmek, fedakarlık gibi alınsa da, aslında  istenmeyen duyguyu besleyip büyütmek demektir

Nasıl ki integral matematiği, eğri yüzeyleri hesaplamaya yarar;  sevgi dedektörü de gizli duyguların izini sürmeye yarar.
Sevgi dedektörü ilişki yüzeyinde  gezdirilmezse,  kimi, nasıl, ne kadar, nesini, neden sevebileceğimize karar vermek, insanı sevgi savurganlığına götürür.

not:"sevgi dedektörü" deyimini 2006'da bir forumda ilk ben yazdım. "duygu dedektörü" olarak googlede taklitleri daha sonraki tarih kayıtlarında görülmüştür. Belgesi vardır.

19.6.11

baba

baba'larn itirafı:
Baba, sorumluluk, tecrübe, gözlem kapasitesi, güven, koşulsuz sevgi, kültürünün markası, kodlanmış gen karakteri ve benzer konumların toplamına denir.
Etten ve kemikten yapılmış ama, çocukları ve sevgilisi için, stoktaki toplam enerjinin birkaç katını üretebilme yeteneğine sahip.


Baba, evlatların geçtiği yoldan geçendir de evlat babanın yolundan tam olarak geçmeyendir. Aradaki fark, “son söz”ün keskinliğini değil, sadece ağırlığına işaret eder. Baba, geçtiği yolların virajları ve uçurumlarına işaret levhaları diken kişidir. Ve yolları olabildiğince tamir eden. Ama asla yön ve hızı belirlemeyen...
.
Çocukların itirafları/iltifatları:

“Siz bize, kendi babanızın size verdiğinin (katsayı olarak) fazlasını vermeyi başardınız. Oysa dünyada ve ülkemizde, kendi babanızla sizin aranızdaki fırsat farkı kadar ilerleme koşulları yoktu. Siz zamanı da aşmayı bildiniz. Önden yürümeyi, arkadan kovalamaya tercih ettiniz” Bize asla şu ya da bu politik, ideolojik ve genel yaşam tarzını kalıp olarak bir tek sözcükle de olsa aktarmadınız. Ama en kritik konuları anlayabilmemiz için ip uçlarını verdiniz. Biz sizin tarzınızı çaktırmadan izledik, doğru ve yanlışları gidiş yolunuzdan çözmeye, üzerine bir şeyler eklemeye çalıştık. Siz baba olma güdüsüyle, bize bir arkadaş gibi davranmayı yerince çok güzel akort ettiniz...


Eee, sonra noldu:)))?

16.6.11

şirin bir amatörlük öyküsü

Abdurrahman, kısaca Apo'nun trans hali. 
 akşamki alemin etkisi ruh ve bedeninde tik haline gelmiş olacak ki, gecenin 2'sinde  oyun havasının yankıları kulağında tütmeye devam eder yatağından kalkar, yoruluncaya kadar oynamaya devam eder. 

-Alo? Zihni abi nasılsın?
* Seydi sen misin?
-He abi benim, var ya abi, şu anda neredeyiz bir bilsen! Uçuyoruz abi, hangi gezegen bilmiyorum ama, dünyadan epeyce uzaklardayız. Böyle anlarda seni anmadan yaşamak imkansız abi.
* Şişenin dibinde yerçekimi kuvveti sıfır olur, mekanınızı anladım kardeş, uçuyorsunuz. Kaç astronotsunuz kabinde?
-Hani şu bizim gariban Apo var ya, apollonun dümeninde O var.
*Anlıyoruuuummmm! Apo uçamayı bilir miydi?
-He abi bilmezdi, doğru söylüyorsun da, kıçına motor takınca uçmayacak apo yok yeryüzünde.
*Aracınız apollo, kaptanınız apo olunca, yakıtınız malum, anlıyorum.
-Abi şu an burada olmanızı çok isterdik biliyor musun! Buz gibi su, oksijen, yeşillik, çiçek kokuları…
*Ve bir de ….
-He anladın sen oni, bir de rakı abi.
*Ama o yakıtın sadece otuzbeşliği bile beni yeryüzüne değil, yerin sıfır noktasına çakmaya yeter Seydim. Ben içmeyi bilmem pek.
-Biz senin yerine içeriz abi, sen de diğer eksikleri tamamlarsın, tam olur. Buranın havası da yerçekimine karşı abi, garanti veriyorum, seni bile uçurur bu ortam.

*Sen Apo’ya mukayyet ol emi? Evrende kaybolmasın garibanım. Zaten düzenin kaderi vurmuş, son parçası bize kalsın. Hatta ona bir melek bul da o yöreden cennete gönderelim garibanı olur mu? Yaş otuzbeşi bulmuş, O’nu evlendirirsek her konuda 1+1=3 eder O’nun hayatında.

-Tamam abi, ben onu şimdi bir otuzbeşliğin ucundaki  kertmeye bağladım, bir de daire çizdim, o dairenin içinde  Mevlevi havasına girdi.
Abi öbür ayda hazırlıklı gel, anlatacaklarım var.

*Bir ip ucu ver de merakım ekşimesin Seydi kardeşim

-Gariban Apo’ya kız buldum, kızın akrabalarından birileriyle buluşacağız, aracılık yapmasını isteyeceğiz. Sen de olursan iyi olur.  Bu işin sevdasına coşturdum Apo’yu. Hayatında ilk kez içiyormuş. Bilirsin günde beş cümleden fazla kurmayan Apo, burada filozof kesildi başıma. Bir gün sonra Apo’ya sordum, dünkü hayatını hatırlıyor musun? “he” dedi sadece. Nasıldı?
 “anlatılmaz yaşanır” dedi, bu kadar.

*Tamam, ayrıntıyı gelince anlatırsın.

Şekilde görülen sevgili dostum Apo’yu kız ile buluşturma senaryosunu kurup, ilk operasyonu yaparlar. Kızın akrabası  Seydi ile Apo’yu alır, kızın evine misafir olurlar. Çaylar gelir, tam konuya girecekken, bir telefon gelir kızın babasına. Kızın abisi trafik kazası geçirmiş, acele hastaneye gelmesi istenir.
Konuyu açamadan fiyasko ile sonuçlanan bir operasyon. Türk filmlerinin öpüşme sahnesi gibi sona erer. Aşıkların dudakları birbirlerine tam yaklaşırken, her seferinde kapı zili çalar gibi…

Kız tarafı ilk fiyaskoyu tamir etmek için herhangi bir karşı girişimde bulunmaz. Bizimkiler bekler ki, ikinci adımı karşı taraf atsın da bize bir randevu versinler de şu bekarları buluşturup, tanışmalarına ortam hazırlasınlar. Hayır, kız tarafı gururlu olmak zorundadır, muhafazakar kültürün rajonu budur. Yoksa kızları özürlü ve yıkılacak yer arıyor imajı yaratılmamalı.

Konu kapandı.

Seydi pes etmez. Kız mı yok bu alemde! Hele kılavuzu Seydi olanın yolu hep cennete düşer.

Dar bölgelerde evlenmek için biri diğerine sebep olmazsa olmaz.
Seydi, bekarlıktan kalma bir kadın arkadaşıyla sokakta karşılaşır.
-Bizim bir arkadaşımıza kız arıyoruz, var mı tanıdığın,  aday?
Kadın biraz süre ister; süre sonunda uygun bir kız olduğunu ve nasıl buluşturacaklarını telefonda karar verirler.
Apo, Seydi, Seydi’nin arkadaşı ve aday kız ile, kadının evinde bir araya gelirler.

Seydi’nin cemaatinde konu sıkıntısı çekilmez. Bir dalarlar  ki, lafın belini kırarlar arkadaşıyla.
Bizim gariban Apo hep ayağının ucuna bakmakla meşgul. Karşısında oturan eş adayı kızı bile süzmeden, saatlerce kalırlar da konuya bir türlü giremezler.

*Ee, sonuç ne oldu?
-Ne olsun abi bu adam beni verem edecek, lafın bir yerinden girip de konuyu kendi hesabına getiremedi.
*Neden öyle oldu Apo?
+Abi bana bir ara vermediler ki, kendileri konuştu, konuyu benim olaya getirmelerini bekledim. Baktık zaman akıp gitmiş, kızı evden aradılar ve dağıldık.
*Vay, gariban Apo’m! Seydi sana bu kadar net bir ortam sağlamış, sen neden bu kadar fransız kaldın ki!
+Abi utandım ya! Ben bekledim ki, Seydi konuyu açsın, iki laf da ben edem dedim, açmayınca olmadı.
*Seydi fırsat verseydi ilk cümlen ne olurdu?
Apo terlemeye başlar, kem-küm-selamünaleyküm.
+Valla rezil olurdum kesin. İyi ki lafa girmedim.

-Abi, Apo üçüncü denemede kesin bir piste konar. Artık yer yüzüne inme zamanı geldi. Sen geldiğinde çok daha fazla yol aldığımızı göreceksin.

*Ulan kardeş, bu kadarına hakim olamazsan sen cennete asla gidemezsin Apo’m.
+Abi gözünü seveyim ne yapmam gerek bana öğretin gurban olurum! Bu yaşıma kadar hiç böyle sıkışacağımı düşünemedim. Orda söze nerden gireceğimi düşünürken tir tir titredim. Bu yüzden kızın yüzüne bile bakamadım.
*Apo’m, ham duranı ham yaparlar bunu bil şimdilik.  Seydi sana kurs versin bir ay sonra geldiğimde neyi nasıl yapacağını öğrenmiş olmalısın; eksiğini tamamlarız.

31.5.11

materyalist idealimin şiiri

Has iken hastalandım
Onsekizde pas aldım
Şutlar out olunca
Doktora selam saldım

Selamım baş üstünde
Saçlarım kaş üstünde
Beni Tutana aşk olsun
Ruhum uçuş pistinde

Her aşığa  gül olsa
Gülüşü öpüş dolsa
Akışa fren olmaz
Sevdiğin rehber olsa

“Ruh maddenin yansısı”
Sağlık aşkın kasası
Baharı hissedişim
Moralimin tasası

Baharım tuttu beni
Tuttu da Furutti beni
Başka söze gerek yok
Haplarım yuttu beni
                                                                                      
zihni örer

18.5.11

Sansür kokusu

antisansür
Bizler ne hayal aleminde yaşıyoruz, ne de insanları olduklarından daha iyi hayal ediyoruz, onları oldukları gibi görüyoruz. Bu nedenle insanların en iyisinin bile otoritenin uygulamalarıyla özde kötü kılındığını ileri sürüyoruz. İnsanın insanı yönetmesinden bu nedenle nefret ediyoruz. demiş Pyotr Alexeyevich Kropotkin /Sevgili siyasalbilimci Ayşegül yazmış.

Sansür, ahlakı tıraş etmeye kalkışırken, özgürlüğün derisini yüzen resmi bir eylemdir.
Sansürün soğuk yüzü ürkütür de ondan izocamlı kılıflarla işleme konulur.  
Biber gazı ve jopun erişemediği iletişim kanallarının “erişim”lerine erişilerek Ortadoğu rüzgarının kum fırtınasına karşı koymayı düşünüyor olabilirler.. ama kulağımıza “ahlak kurtarma ayarı” olarak gelmesi matris şifrelemesini akla getiriyor.
 Pazarlama taktiğinin şifresi de kopya ihtimalini güçlendiriyor. Osmanlı torunları olduğumuza göre, genetik kalıtım kaçınılmaz olmalı. Matbaayı 200 yıl ülkeye sokmamanın gen intikali... Basılmamış kitapları toplatacağına matbaayı yasaklamak daha kestirmeydi ama, kör olası internet icat oldu mertlik bozuldu. Ne kötü rastlantı!

Sansürlerin karakteri gizlilik ve sinsilikle eşdeğerdir her zaman. Korumacı gösterilir, altından muhalifsavarlık çıkar.

Bekarlık günlerimizde, birkaç arkadaş ile erotik bir film oynatan sinemaya gitmiştik. Sık tartıştığımız, bize ahlak dersi veren, milliyetçi-mukaddesatçı bir arkadaşımızı o sinema salonunda görünce ve o da bizi görünce, deplasmanda seyircisiz oynayan bir futbol takımı psikozuna kapılıverdi. “Hayrola bu filmde ne işin var senin” diyerek bir gol atma hamlesinde bulundum. Arkadaşımın mahcubiyeti yüzünün renginden okunuyordu. Cevabı da bir o kadar kırmızıydı:
-“Hani siz materyalistlerin savunduğunuz bir teziniz var ya,
e-e-ee?
-Görmediğinize inanmazsınız ya, bu teze dayanarak, erotik filmlerin ahlaksızlığını yerinde eleştirmek için bakıyorum” diyerek, espriye kontratak yapmıştı.

Ahlak bozan web sitelerini tespit edenlerin ahlakı nolacak? Onlara iş başındayken radyasyon elbisesi mi giydiriliyor?

Toplum aile, kadın ve hatta çocukların güvenliği elbette çok önemli. Dert bu ise gerçekten, daha akılcı birçok yolu olmalı. Öncelikle “internette güvenlik” konusu tartışmaya açılmalı. Yanında bir adet de organ mafyasının sempatik yüzünden söz edilmeli. Hatta biraz da 9 yaşındaki kız çocuklara nikahı mübah görme inancından….

Belediyeler ve milli eğitim müdürlükleri, her hafta sonlarında öğrenci velilerine bu konuda konferans düzenleyebilir.
Milli eğitim Bakanlığı, dergi-broşür hazırlayarak, öğrencilere dağıtır ve bu bilgilerin aileler tarafından öğrenilmesi sağlanabilir. Televizyon kanalları yarım saat bu konuya ayrılabilir.
Dumansız hava sahası reklamından daha öte, bilgisayarda internet kullanımı ve çocukları izlemenin teknik yöntemleri öğretilebilir……..

İnsanı en iyi kanun değil, bilgi-bilinç ve olanaklar korur.

Sansür ve sansar kandaşlığı

sansar

Sansar ile sansür sözcük harfleri bakımından olduğu gibi, karakteristik olarak da birbiriyle alabildiğine bütünleşen özelliğe sahip. Sansarlar da sansürler gibi gündüzleri uyuyup geceleri avlanırlar.
Sansarlar özellikle insanların uyudukları saatlerde, gizlice tavuk kümesine dalarlar. Çünkü tavuk, yumurta, kuş sansarların, temel besinleridir. Tavuk-yumurta Burhan Kuzu’ya atılan yumurtaları akla getirir. Öğrenciler nerden bulurlar bu kadar yumurtayı:)
Sansarlar, beslenebilmek için yumurtanın kaynağını kurutmak gibi bir kemirgenliğe sahip ise, sansürcülere atılacak yumurtaların da sansarlarca sansürlenmesi tam isabet.

Sansarların çiftleşme dönemleri Haziran- Ağustos ayları arasında olup, internet sansürünün de 22 Ağustosta yürürlüğe girecek olması Ömer Çelakıllı’ca rastlantılardan biridir. Sansarlar, Mart- nisan arasında 2 ile 4 (2+4=6) yavru yaparlar. 5651 nolu kanunun /6. ispiyon maddesi buna işaret eder.
Ayrıca Sansar’ın pis koktuğu söylenir. Terleyip de uzun süre yıkanmayanlar için “sansar gibi kokuyorsun” denir halk arasında. Sansürün de hangi noktada kokacağını, hangi konuların ahlaksızlık kabul edileceğini kimse önceden kestiremez. Bu yüzden “ya hep ya hiç” metoduyla teslim olmak, internet kullanımından ve vitrinlerdeki kitaplardan uzak durmak en garantili yol olmalı!

Sen öyle San-sür-sen de gitmez bir adım ileri.

26.4.11

Çingene Hayriye gelmiş

Hüsnü Şenlendirici & Vasilis Saleas  düeti.
Hayriye,  sokağımızın bahar müjdecisi.  Kışları İstanbul’da geçirir, her baharda döner Alanya’ya.

Çocukluğumun geçtiği köyde leylekler, yaşama sevincimizi coşturan bir sembol idi; Hayriye de şimdi öyle…

Çapraz komşu binanın yer katında kiracıdır Hayriye’miz. Balkonda kendimi gitar mevzisine aldığımda sanki Hayriye’yi hedef alıyor muşum gibi gelirdi. Görüntü hala da öyle, içerik değil. Ben(deniz) 4. katın camlı balkonunda “kendim çalar kendim dinlerim bir de sevenlerim” iken, O yüksek ses ile,  konuşur şarkı söyler, teyp kasetinden müzik çalar oynar, ziyaretçi yoldaşlarını da  oynatır.

  Monotonluğu mahalle sakinlerinin kibirine gömer.

O, “Hayriye’miz” tabi ki; çıkmaz sokağımızın monotonluğuna çiçek ve güllerimizden sonra, ondan başka rest çeken bir varlık daha çıkmadı  beş yıldır. O’nu çok sevdik….

 Mahalleli sevmedi! "Yüksek ses ile gecelerin sessizliğini parçalara ayırıyor, mahalleyi uyutmuyor" diye 155'i aramışlar.  Uyarmışlar, tehdit etmişler, Hayriye’yi Hayriyelikten çıkarmışlar. Şimdi onu kendilerine (bize) benzetmişler, bir kuru odun parçası gibi olmuş!

Oysa yan tarafımızdaki bahçede bir ağaca zincirle bağlanan bir köpeğin sabaha kadar avazı-ağıdı vardı. Köpek işkence çekiyordu. (Bende video görüntüsü bile vardır). Hiç bir komşunun, o köpeği 155'e şikayet edip de kurtarmak aklına gelmedi. Yakınımızdaki Adliye lojmanlarında görev yapan polise bildirdim de, hatırı sayılır köpek sahibini uyarmışlardı....

Bir yanda Çingene Hayriye-sevmez komşular, diğer yanda kentin köpek-sever yerlisi!

Onurlu bir kadın. Kedi karakteri seziyorum O’nda. Yiyecek için vs. asla boyun bükmez de, insan olduklarını kavrayanlara karşı kedi gibi yumuşak ve nezaket küpüdür. "Rom" çingenecede "insan" demekmiş. Roman sıfatı burdan türemiş. "Biz de insanız" tepkimesiyle çingene imajının kurtarılmasının başka dili....
Kendilerini şikayet edenlerle ve polislerle kavgasını duyduğumda saygım katlanarak büyüdü Hayriyelere.

Hayriye Çingene.
Yüzüne “çingene” diyenleri ikiye ayırıyor, bir kısmına “sensin çingene”, diğer (bana) abi diyor…..

 Çingenelik –özellikle- özgürlüğün ve evrende en egzotik çeşitli yer aramayı kültür edinen  göçebeliğin ve servet egemenliğine başkaldırının simgesi olduğunu söylediğimde, orijinal Hayriye bir anda parlayıverdi yüzüme. Sizi “çingene” olarak aşağılayanların da sizin gibi bir göçebe torunları olduğunu bilin. Siz Hindistan diyarından  bu tarafa gelenlerin, biz orta asyadan  gelenlerin torunlarıyız;  sizden tek farkımız kuruntumuz….

 * * *
asalet yarışı:

Çingene delikanlı bir mühendislik bürosuna iş başvurusu yapar.
 Ciddiye alınıp sözlü sınava çağırılır. Büro amiri alay etmeye kalkışır çingeneyle:
-Hayri hangi fakülteden mezunsun?
-kaldırım mühendisliğinden abi.
-görevin neydi Hayri Bey?
-Kaldırımlarda klarnet çalardım, bahşiş alırdım.
-Peki, burada aynı işi mi yapmak istiyorsun?
-İsterseniz, siz çalışırken, baş ucunuzda çalarım veriminiz  yükselir abi.
-yok yok, sen temizlik işini yap, mesela biz sigara içeriz izmarit atarız, kağıt kırıntılarını atarız, hatta bazen tükürürüz, sen temizlersin;   tecrüben var mı bu konuda?
-He var abi, bizim çadırlarda inekler altına sıçtığında temizlerdim, burada da aynıymış.
/z.örer

* * *

16.4.11

Liberalizmde atış ve satış serbest

Atma Recep Din Kardeşiyiz atasözü özelleştirilmiş.
Atasözleri de mi yağmalanıyo ne!
Soluduğumuz havadaki oksijenin özelleştirilmesine ne kaldı ki şuracıkta!

“Atasözleri ve havadaki oksijen kamunun malıdır, özelleştirilemez” demiş, hayata kalbinin attığı yerden bakanlar. Oysa, kamu sektörlerinin ekonomi bölümü özelleştirilebiliyor da, kültürel bölümü neden özelleştirilmesin!

AKP Genel Başkanı’nın ulusal servetten yararlandırma bakımından, “gri+kara+yeşil” (daha çok yeşil) sermaye sınıfının politikacısı olduğunu düşünmeyenlerin çoğunlukta olduğu biliniyor. Bu O’nun bir ideolojisidir elbette saygı duyulur. Ama ideolojinin karakterini analiz etmek de bize düşer, olup bitenlere bakarak.

Recep, mizah kültürümüzde hep “atan” olarak bilinir. Atmaktaki öznenin “palavra” olduğu da bilinir. “Recep, din ve palavra” sözcüklerinden türetilen “atma recep din kardeşiyiz” deyiminin kökeni tarihte hangi recep için söylendiyse, sanki başbakanımıza da pek yakıştı.

Recep Bey milli görüşçüyken, O’nun (karizmatik ve istikrarlı) radikal-protest bir yanı vardı. Burada yazdığım gibi protest tavır cesaretini daha çok kendi özündeki haklılıktan alır. Ya da ben öyle düşünüyorum. Ancak, Başbakanımız bir, bilemedin birkaç gecede milli görüş militanlığından liberal ideolojinin yürütme makamına sıçrayınca, “Recep”liğinin tüm hünerleri coşmaya başladı. Atmalar karizmayı çiziyor da, haberi olmayanlar olanlardan daha fazla.

 İcraatları klasik ama, tavırları radikal kalmaya devam ediyor yeni kariyerinde. Sanırsınız ki karşısındakiler hükümet, kendisi mağdur ve masum bir muhalefet. İşte burada sırıttı söylenen ile anlaşılmayan arasındaki farkın çelişkisi.

Grafik ile düşünelim:

Şekilde AKP Genel Başkanı, frekans (sinyal) kaynağı konumunda gösterildi. Devamında, ayırıcı (siplıttır) , modem, telefon ve bilgisayar var.

Çalışması şöyle: Ptt telefon hattından gelen kablo ayırıcının girişine bağlanır, iki çıkıştan birisi telefon makinesine, diğeri internet modemine girer. Ayırıcının görevi, ses ile ses+ görüntüyü ayırarak, paraziti önlemektir.

Tezimiz şudur: Recep T. Bey ile Türk halkı arasına bir Siplitter konulduğunu düşünelim; söz ve tavırları toplumun hangi kesiminin nasıl algıladığını görelim.
Başbakandan gelen sinyali ses olarak algılayan kesim, büyük oranda muhafazakarlardır (telefon makinesi gibi). Telefonun sesini, salt melodi biçiminde algılayan “cemaat ruhlu” muhafazakarlar için anlamdan çok yankı önemsenir.

“Ses+görüntü”yü birlikte algılayanlar ise, kemalist ve sosyalist devrimciler (Modem gibi).

Modem ses ve görüntüyü bilgisayara aktararak, bilgi haline getirdiğinde, sözlerin ve vaadlerin (görüntünün) anlam kalitesi (gerçeğe mesafesi) ölçülmüş olunuyor (diyalektik ya da dijital algı).

Birkaç örnek ile tezimizi olgunlaştıralım.

Toy gençliğimde, Milli görüş davasında emeği olanlardan biri olarak biliyorum ki “demokrasi şeriata giden yolda bir araç” olacaktı. Bu durumu, düşmanın silahıyla silahlanmak” hadisiyle izah ederdi o zamanki “büyüklerimiz” Bunu ben ve bütün milli görüşçü camia böyle bilir. Aşkta ve savaşta her yol mübah ise, alın size bir değiştirme mübahı. Recep T. Bey F taktiğiyle, “...şeriata giden yolda” kısmını “atmış”. Atış-1

Ünlü van minıtı arap ve türk cemaat tayfası, telefon melodisi gibi algıladı, İsrail ile sürdürülen gizli ilişkilerin (askeri bölümde) içeriğini merak bile etmediler.

Devrimci kesim ise van minıtı Modem gibi algıladı. 19 insanın öldürülmesiyle sonuçlanmasını ya da etik bir diplomasi dili olmadığını düşündü. Öfkeyle yatan zararla kalkar” özdeyişini burada da çöpe “atmıştır” Atış-2

Türkiye’ye Fransız kalan adama seçim öncesi bir salvo daha atmak istedi, taraftarları yine transa geldi. Ama adam Türk kökenli çıktı, o da boşa “atılan” bir adım oldu. Atış-3

YGS şifresi savunmasından tatmin edenler tatmin olmadığını sonradan itiraf edince, başka ülkelerde Bakan düşüren olayların, bizde bitini dahi üzerinden “atamadığını” görüyoruz. Atış.4

Cemaat tayfası ekonomik büyüklükte dünya bilmem kaçıncısı olduğumuzun sadece tıngırtısını duyarken, devrimci tayfa fiyaskoların ayrıntılarına kafayı takar. Görülür ki, gerçekler ayrıntıda gizli. Önemli olanın büyüklüğü değil, fonksiyonu olduğunu bir kenara “atmış” olduğu görülüyor. Atış-5 (Bu konu ayrı başlıkta incelenebilir).

R. T. Erdoğan Milli görüş İl başkanı iken,“önce maneviyat” sloganıyla yola çıkmışlardı.
Politika yaşamlarında edindikleri servet miktarının, hiçbir ekonomi prof.un “beceremeyeceği” miktarda olduğu söyleniyor. “önce maneviyat” diye manşet “atıyorlardı” -Atış-6

Kısacası, liberalizmde satış kadar, “atışlar” da serbest.

Seçim öncesinde tamamen yoksulcu görünen Politikacıların karakterine yansıyan kültür kökeni kolay formatlanamaz.

Mutlu bir toplum olabilmek için kendimize reva (layık) gördüğümüz talep düzeyi önemlidir. Düşük düzeyli yaşamayı kendimize layık görürsek, mesajları melodik ses gibi algılarız, kulağımıza hoş gelirken, karnımız aç kalır da, kaderden sayarız sonra. Kurulan tuzakların farkında olamayız.

Kendimizi daha iyi koşullara layık görürsek, içerik ile ilgileniriz. İçerik ise, ideolojilerin markasında gizli, atmasyonlarda değil.

13.4.11

türbandan kurban olunca

Başın içi gibi dışı da örtülüydü bu dünyaya.
Örtü gizleyen demekti, örtünen de gizlenen…
Örtünün üç tür ağırlığı vardı durduğu yerde;
-cinsiyete her an bir bakış saldırısı korkusu,
-saç tellerinin en dipten kırılarak, yönünün değiştirilmesinin ağrısı;
-hücrelerinin D vitaminine, ondan da önemlisi özgür düşnmeye kapatılması.

Bu ağırlıklar altında terlemek kaçınılmazdı. Bir rüzgar esti o gece; teri soğutmak mı, örtüyü savurmak mıydı niyeti? Yoksa rüzgar “laikçi” miydi? Kim bilir…!


oooyy anam oy! (12Haziran için)

7.4.11

çatlamış ar damarın ideolojik rengi

“Akacak kan damarda durmaz” derler, öyleyse ”ar damarı çatlamış”ların kanı neden tükenmiyor?
“Harici kan ile besleniyorlar da ondan”….
Ar damardan kaçan kan ahlak ve etik değerleri de birlikte götürürken, yerine başka emeklerin kan ve ürünlerini devşirirler. Maddi olarak daha da güçlenirler ama, maneviyatları batar. Maneviyatları battığından “maneviyat ticaretini” politik amaçlarına harç yaparlar. Harç, birkaç hamle sonra “haraç”a dönüşür de, enayi tayfası hiç farkında olamaz.
Liberal karmaşada oyunun asıl kuralı budur.

Biraz, tıp kapsamında ahkam keseceğim izninizle.

Kan debisinin dengeli olma durumu, insan psikoloji ve fizyolojisinin sağlıklı olduğunun göstergesi sayılır.

Kalbin çakraya (belki de üst beyine) ilettiği kan, nöronlarda kimyasal madde salgılanmasına neden olacağından, oradaki pozitif enerji, duyguları biçimlendirir ve aklımızı tetiklediğinde, kendi davranışımızı (özellikle haksız tutumumuzu) sorgulamaya başlarız. Böyle bir durumun tek sözcükle ifadesi “utanç” olarak bilinir; bir çeşit vijdan muhasebesi, yani “soğuk terleme” hali.

ar damarı çatlamak; “utanç duyulacak şeyleri hiç sıkılmadan yapar olmak” diye tanımlamışlar. Kan basıncının yetersiz olduğu (hissizlik) durumunda kişi, -evrensel etik ölçülere göre- işlediği suçtan dolayı ya farkındasızlık-uyuşukluk yaşar, ya da (suç işlemede fazla tekrar yaşanmışsa) bağışıklık sistemini güçlendirir ve tepki gördüğü ve göreceğini umduğu anlarda “hiç bir şey olmamış gibi” davranmayı bir tiyatro oyuncusu ustalığında sergileyebilir. Kişi arsızlıkta profesyonelleştikçe, “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” deyimi tam da böyleleri için “huy markası” haline gelir....

Ar damarı çatlatmayı göze aldıran tutum, ego çılgınlığı yani, kısa yoldan çok kazanma ve boyundan büyük mevkiye sıçrama tutkusundan başka ne olabilir?

Ahlak konusunda çok iddialı ve bir o kadar da egemen olan, aynı zamanda toplum çıkarını kontrol eden fikir, inanç ya da siyasi organizatörler vardır. Onların pratiklerini “ar damarı” kapsamında sorgulayabilmek biraz “protest huy” ister. Protestçilik riskli bir misyondur. Tüm cesaretlerini özenle korudukları ar damarlarından alırlar. “Protest huy” ile “yavuz hırsız” tavrı şekil olarak benzeşebilir ama içeriğinde etik fark vardır ki, birbirinin cepheden rakibi, hatta düşmanıdırlar. Bir yürekte her ikisinin birden barınması imkansızdır. Protest huy derinden gelir ve kullandığı enerji tüm hücreleri titretirken; “yavuz hırsız sesi” çürük tenekenin yankısını andırdığından birkaç hamlede omurgasız bir tepkime olduğu anlaşılır. “Yavuz hırsız” deşifre edildiği halde gürültüsüne devam ediyorsa, o “arsızlık patenti” hakkını kazanmış olur.

Köle ruhluluğu kanıksayanlar ve mürit karakterliler genellikle ar damar testi konusunda yeteneksiz, ya da isteksizdirler. Böyle toplumda kullanmayanın demokrasisini ve genel haklarını kullananlar (çok kolay anlaşılacağı gibi), arsız takımıdır. Başkasının ortada kalmış demokrasisini kullanmanın ideolojik adı, liberal demokrasidir. Liberal girişimciler, böyle bulanık havayı öyle severler ki, fırsat-ganimet kapsamında, “serbest piyasa” kuralının tüm verilerini “ar damar” kompleksiyle yatırıma dönüştürürler. Böyle tablolarda çoğunluğun oy ve emekleri, arsızların çıkarına yönlendirilmesi kaçınılmazdır. Hep “huzur ve barış” isterler, ahlaktan çokça söz ederler….
Lügatte “ahmak, enayi” diye bilinen kitlelerin üzerine kurulan bir parti, kooperatif, dernek gibi örgütlerin (çoğunun), çatlamış ar damara tutunmadan çoğunluğun desteğini sürekli alması, “eşyanın tabiatına aykırı”dır.

Çıkar çelişkileri süreklilik arzedipte tavan yaptığı bir yerde, katıksız itaat başka türlü nasıl izah edilebilir?

Ar damarı çatlayanın ter damarı çatlamaz.
Bu yüzden nah utanırlar,
tükürükleri yağmur sanırlar.
z.örer

Bir sonraki yazı konusu “ar damarı süzgeciyle, kadın hakları”.

24.3.11

Blogger yasağında suç ve ceza kavramı

Eskiden sendikalar kapitalist rejimin güvenliği bahanesiyle, egemenlerin korkulu rüyasıydı; onu "liberal operasyon" ile hallettiler. Günümüzde sosyal medya sendikaların yerini almış gibi görülüyor. Ve onun da icabına bakıyorlar.
YouTobe yasağı, telefon ve msn dinlemeler, kitap yasağı, Blogger yasağı...vs.
İşin tuhaf yanı,  işlemediğim bir suç için  yasaklı olmak! Komşu elektirik faturasının borcunu ödemiyor diye mahallenin elektriğini kesmek gibi...
Örnek, Bu Siteye erişim yazarı tarafından taa 2007 yılında  (terkedilerek) engellenmişti. Belki şifresi bile kayıp... Kapalı siteye bir yasak da mahkemeden gelince, bana göre çifte sabıklı site ünvanını aldı ve biraz da mizahlık durum oluştu..

Ölüye kurşun sıkmak denir buna.

Evet, Blogger bizim mülkiyetimizde olan birşey değil. Bu yüzden bir hak iddiasında bulunamayız. Çünkü direk bir bedel ödemiyoruz. Ancak, Bu bloggeri kullanırken, bize bu hizmeti sunan kurum ile (ücet edemiyor  olsak da) bir sözleşme imzalamışız.  Bunu bize sunmuş olanların bu işten aldıkları maddi bedel, bizim sayemizde dolaylı olarak gerçekleşiyordur.
Burda insanın gururna dokunan şey, "yasakçılık zihniyeti" ve işlenmeyen suçtan dolayı ceza almayı kanıksatmaktır.
Blogger yasağı Cumhurbaşkanı Gül'ün de gündeminde. Bu konuda çok sayıda mesaj aldığını söyleyen Gül, sorunun çözümü için gereken girişimlerde bulunacağını duyurdu.


"Mısırlı gençler, sosyal medyanın gücünü o kadar etkin kullanmışlar ki eski yöneticilerin tedbir almasına bile fırsat kalmamış


-Bu olayla bir kez daha şu kanaatim pekişti: İletişim teknolojilerinin eriştiği bu güç karşısında hiçbir kapalı rejimin uzun vadede ayakta kalması mümkün değil"


demiş Cumhurbaşkanımız  Abdullah Gül

Cumhurbaşkanı, "Korkunun ecele faydası yok" demek istiyor olabilir mi?
Ya da AKP rejiminin yasaklarını...? Kafam karıştı biraz!

 İcraat değil ama cesaret kapsamında da olsa doğruları söyleyebilmek, takdire değer.
Rejim açısından işin asıl püf noktası,  yasakların uygulamada kalması ve prova edilmiş olmasıdır.  Cumhurbaşkanı'nın karşı olması kariyer tamiratından öte gitmiyor. Yoksa böyle karmaşaları önleyecek yasa beş dakikada çıkardı....

17.3.11

Doktorlar ve “Ter-for-mans” kriteri


bu ışıkta amaliyat olur mu?
 Doktorlar ve “Ter-for-mans” kriteri

Ter-formans diyorum çünkü, sağlık çalışanlarına uygulanan performans ölçümünün “ter” ölçmenin dışında bir işlevinin olmadığını anlatmaya çalışacağım.
Bu konu bizi uzunca bir “emek-değer” ve artıdeğer teorisine götürse de, konuyu fazla dağıtmak istemiyorum.

14 Mart, “Tıp Haftası”nın başlangıç günüydü.
Böyle “günler”, bir şeyleri hatırlamak ve hatırlatmak için seçilmiş kırmızı renkli sinyal lambasını andırsa da, Hükümetin AKP ampulü nün yanında sönük kalacağı kesin. Doktorların isyanı bu küçük sinyal ile anlaşılmazsa “grev alarmı” vermeye hazırlanacaklar.

Sağlık çalışanlarının bu tepkileri hükümet ve “hastane müşterisi” cephesinden balkılınca,
“sıkıya gelemiyorlar” anlamı öne çıkıyor.
S. Çalışanları cephesinden bakılınca, "uygulama yöntemi ile amaç" arasındaki çelişkinin vatandaşa ve mesleki gelişime daha çok zarar verebileceği….

İşletme eğitimi alan ve doktor adayı babası, aynı zamanda sağlık politikasıyla geçmişte cebelleşen biri olarak konuya objektif yaklaşmaya çalışacağım.

Kamu yönetimlerinde performans güdülemesi gibi bir gelenek çok uzun zamandır yoktu. Liberal hükümetlerin şirket yönetme yöntemlerini kamuya da uygulamaya koyma girişimleri, (AKP ile) yeni sayılır.
Kamu kurumlarında iş ahlakının vatandaşa “illallah” dedirtecek yıllarını çok yaşadı ve yaşıyor bu toplum. Seksen yıllık Cumhuriyet tarihinde ilk on yılı ve eğitim alanında Köy Enstitüleri dönemini bir kenara koyarsak, geriye kalan zamanda Avrupalıların kalkınmışlık hızı bizi kıskandırdığı kadar utandırıyor da. Bu anlamda baktığımızda hükümetin rüzgarı ardına aldığı söylenebilir.

“doktor-hasta (ve yakınları)” arasındaki buzlu ilişkinin, hükümet tarafından siyasal hamleye dönüştürülmesi kaçınılmazdı. Konunun içeriği AKP’nin oy tabanı tarafından tam olarak anlaşılmasa da, olayın çerçeve görüntüsü Hükümetin tezini güçlendiriyor gibi.
Liberal politika böyle bir şey; fırsatları ganimete dönüştürme sanatı.

Mevcut hükümetin öncülerinin ideolojik derinliğinde “cumhuriyet-osmanlı” rövanşlaşmasının olduğu bir gerçek. Bu yüzden tüm cumhuriyetçi kurumlarla çatışmasında, halkın masum beklentilerinden yararlanması da –haklı olarak- kaçınılmaz.

Ancak, çerçevenin içini okumadan, ortadaki sorunun asıl sorumlusunu ve çözüm yollarını bulması zorlaşacaktır. Böyle olunca, hükümetin özellikle aydın çevrelerle girdiği düellolarda etik olarak yenik çıksa da, politikanın demogojik tutamağı rüzgarı tersine çevirmeyi sağlayabiliyor. Tanığı olduğumuz tarihte bunu en iyi becerenlerden biri S. Demirel iken, ikincisinin –birazcık mimik tarzı farklı olsa da- Tayyip Erdoğan olduğu söylenebilir. Yazı uzayacak, konuyu dağıtmayalım evet.

Ne diyorduk,
Performans programı bir çeşit “emek güdülemesi” anlamına gelir. Performans ölçümü bildiğimiz işletme-şirket faaliyetlerinde üretimi ve kaliteyi artırmak amacıyla, o iş yerinde bütün çalışanların ilgi-bilgi ve özverisini devreye sokmayı amaçlar.

 Performans Yönetimi nin İşletmeler kategorisinde, kısaca ana ilkeleri ve amaçları şunlardır:

Organizasyon amaçlarının gerçekleştirilmesi, bölümlerin ve bireylerin tamamının katılımına ve
dengelenmiş hedefler doğrultusunda iyi performans göstermelerine bağlıdır. Kuşkusuz, asıl amaç
organizasyon başarısının/performansının sağlanmasıdır.

1- İş dünyasındaki gelişmelere ayak uydurmak, iç müşteri kavramını yerleştirerek takım
çalışmasını geliştirmek, müşteri odaklı bir kültür yaratmak ve sürekli gelişme felsefesine katkı sağlamak
2- Örgütün yakın gelecekteki vizyonunu sağlamak ve arzu edilen örgüt kültürünün gelişimine katkı sağlamak
3- İşgücü planlaması için personel envanteri hazırlamak, organizasyonel ve kişisel hedeflerin
entegrasyonunu sağlayarak, iş ilişkilerini geliştirmek ve öğrenen organizasyon felsefesine katkı sağlamak
4- Yılda bir kez sübjektif değerlendirme yerine, yıl (dönem) boyunca sürekli ve objektif bir
değerlendirme ile çalışanların zayıf veya gelişmeye açık olduğu yönleri ile kuvvetli olduğu
yönlerini belirlemek, yeteneklerini geliştirmek, iş memnuniyetini arttırmak, yaratıcılıklarını ve tüm potansiyellerini kullanma olanağını sağlamak
5- Çalışanların şirket hedefine katkıları oranında ücret, prim, ödüllendirme, onurlandırma,
cezalandırma, gelişme, terfi, nakil ve eğitim, vb. insan kaynakları sistemlerine bilgi (girdi) sağlamak

Performans değerlendirmenin amaçları böyle iken, doktorların itiraz ettiği durumlar dikkate değer.
İlk başta, “bireylerin tamamının katılımına” diye bir ilke var ki, Tabip Odalarının görüşü dahi alınmadan oluşturulan performans kriteri baştan ölü doğmuş oluyor.

1. Maddede belirtilen “müşteri odaklı” yaklaşımın sağlık politikasında hastaya en büyük kötülük olacağı… yoksuldan müşteri olursa, “paran yoksa performans ne işe yarar”! dedirtiyor insana. Bu programın ileride hastaneleri tamamen özelleştirmeye hazırlama programı olduğu iddia ediliyor.
2. maddede “örgüt kültürün”den söz ediliyor. Doktorların dikkat çektiği durumun odak noktası tam da burası. Performanstan beklenen sadece çok sayıda hasta vizit ise, sürekli (pahalı) yenilikleri izlemesi gereken tıp camiası örgüt kültürünü ne zaman geliştirecek? “Az vizit az para çok vizit çok para” ise, kalite bunun neresinde?
3. maddede “öğrenen organizasyon” kavramının zaman-vizit ilişkisiyle sekteye uğrayacağı.
4. maddede “iş memnuniyetini ve yaratıcılıklarını arttırmak”.
Doktorlar diyor ki “hükümet bizi böyle hadım ediyorsun, hükümet diyor ki çok çocuk isterim”.
5. Mddede “onurlandırma”dan söz ediliyor. Bir iş yerinde arkada kırbaç ile ve ön tarafta bir tutam ot ile sağlanacak onurlandırmayı doktorlar yutmaz gibime geliyor.

Görüldüğü gibi, performans amaçlarından beş maddelik özetin içeriği delik deşik bir su bidonunu andırıyor.

Bu konu, HİPOKRAT “SÖZ”VERİSİni eklemeden eksik kalır:

"Tıp fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime ve bilgilerimi insanlık aleyhine kullanmayacağıma mesleğim dolayısıyla öğrendiğim sırları saklayacağıma hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı göstereceğime din, milliyet, cinsiyet, ırk ve parti farklarının görevimle vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime mesleğimi dürüstlükle ve onurla yapacağıma namusum ve şerefim üzerine yemin ederim."

Kalitenin, ne yem ile ne de yemin ile olmadığı milletvekillerinden de anlaşılabilir de.....

Öyleyse  BU YAZI hükümetimizin liberal ideolojisine kapak olsun.

Bir de Kamil Cengiz bilinen vatandaş şikayetlerini haklı olarak sıralamış.


zihni örer

7.3.11

kadın onuru ve portakal

 KADIN ONURUnun matematiksel ifadesi =Kadının özgürlük talebi/Tacizciler+sapıklar+töreciler+maçolar ve bütün eşitlik karşıtları)


Pay kısmındaki  değer büyüdükçe kadın onuru artar. Paydadaki değerler büyüdükçe kadın onuru azalır. Paydadaki değerlerin değişmesinde erkek cinsiyetinin feodal kültür etkisi kadar, kadın toplumunun genel olarak nesil yetiştirmedeki yanlışlarından ve eksiklerinden de kaynaklanabilir. Saldırıya maruz kalan kadın açısından onur değişimi olmaz, ancak toplumsal algı ve moral bakımından olumsuz etkiler.

 Hayatı eşit paylaşmak huzur ve mutluluğun kışkırtıcı nedenidir…
Valla doğru söylüyorum, inanmıyorsanız bir de BURAya bakın


1 Ara 2007 tarihinde yüklendi/Kadir Binici

inadına sevgili



5.3.11

çıtayı engin tutmak

Solculuk kisvesi altında faşizme hizmet ediyorlar, kerhaneye düşmek gibi bir şey, belki daha da kötü!
Emre Aköz, kendisine yumurta atmaya çalışanlar arasında gözüne ilişen "cırtlak sesli birkaç kara kuru kızdan" sözetti.
Keşke o kızı tutup şap diye öpseydin Emre... Belli ki kimse öpmemiş...
Belki de ossaat liberal kesilirdi!

 * * *
Engin Ardıçın "kuyuya taş atma" huyunu kendi yakınlarında dizginleyen olmazsa, birileri bu görevi üstlenecektir tabi ki.

E.Ardıç’ı okuduğumdan ya da merak ettiğimden haberdar değilim,  kokular hızlı yayılıyor da ondan biliyorum.

 Küçümseyerek sıfat biçtiği, hatta sapıttığı o insanlara liberaller tarafından biçilen “kader” komünist olmak için  yeter de artar bile.
Büyük ihtimalle kendini çok zeki sanıyordur. Ama nasıl liberal olunacağının da itirafını yaptığının farkında mı bilinmez. “Sermaye adamı öpmeden liberal saymaz ve köşesinde borazancılık yaptırmaz” olarak tercüme edebiliriz bu itirafı. O “kara kuru kız”ların, liberal zihniyete bu yüzden meydan okuduğunu biliyor olmalı ki, çarpıtma yöntemiyle anlamı tersine çevirme ustalığını icra ediyor. Sihirbazlık ile zeka aynı mıdır? Sosyalizm ile faşizmi aynı kutuya sığdırmaya çalıştığı gibi….

 * * *

Kalbinin attığı yerden bakanlar özetle, Ne demişler:

O kızı bilmem ama seni bir öperlerse deniz anasından beter yumuşak olursun ve seni bir daha kimse toparlayamaz.
.......
Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre 2002 yılında kadına yönelik şiddetten 66 kadın öldürülmüş.  2007 yılında öldürülen kadın sayısı 1011’e çıkıyor. 2008’de 806 kadın ve çocuk, 2009’un ilk yedi ayında 953 kadın ve çocuk öldürülüyor. Profesör Orhan Kaçar diye biri açık giyinen kadınların tacize davetiye çıkardığını ve yüzde elli suçlu olduğunu açıklıyor.

 Engin Ardıç ahlakının ve Ak Parti iktidar döneminin "Kadına bakış" referansı'na işaret eden rakamlar...


SİZ HAYSİYETSİZ MİSİNİZ?
Arkadaş! Sevgili editörler, muhterem genel yayın yönetmenleri! Bir millet topyekûn kadınlarına ve çocuklarına karşı taarruza geçmiş, her gün en az bir kadın öldürülüyor ve kim bilir kaç çocuk ensest kurbanı oluyor.
Bu memleketin üniversitelerinden birinde dekan diye koltuğa oturttukları bir adam, dekolte ve tecavüz arasında illiyet rabıtası kuruyor.
..............

* * *
Arif olamadığı için ‘fazla erkek’ olmuş kişiler daha iyi bilir; bizim genel geçer sohbetlerimizin bir numaralı konusu doğru olsun ya da olmasın, bağışlayın ama ‘cinsel hayatımız’, ‘cinsel özgürlüğümüz’ falan değil, nasıl ve ne kadar ‘s.kiştiğimizdir’. Ömründeki yegâne gurur vesilesi bu olanların ülkesinde çünkü ‘cinsel hayat’ diye bir şey yalnızca bacılarımız için değil, bizim için de görülmüş şey değildir. (Engin Ardıç istediği kadar görmüş gibi yapsın, kendisinin de bir sevişme değil, ‘s.kişme’ ürünü olduğu malûm!) Cinselliği hayatına fetih coşkunluğuyla nakşetmiş olanların da “kültüründe sevişmek yoktur” elbette. Türkiye Üniversite Sporları Federasyonu Başkanı Kemal Tamer, “sevişme” konusundaki engin görüşlerinden bahsederken, “Bizim kültürümüzde böyle bir şey yok. Bu tavır, bir anlamda gayrımeşru ilişkinin teşviki demektir. Çünkü bir düşünsenize, “sevişmeyi” bilen insanların yaşadığı yerden böyle kazıklar türer mi? Ancak “kültüründe sevişmek olmayan” toplumların çıkarabileceği ve dahi kaldırabileceği nitelikte şeyler bunlar.
...........

* * *
Eleştirel Günlük:

…Ayrıca ben sevişmeye düzme diye hiç bakmadım. Sevişmek iki kişi arasındaki güzel bir doyumsal (hem tensel hem de tinsel) ilişkidir. Düzüşmek sizin (i…….da) erkeğe verilmiş bir imtiyazdır. Ben insan olmak için de bu imtiyazları bile red edecek kadar insanim. Düzmek bir hayvana yaraşır./

* * *

Ve Özlü söz: “Engin eşeğe çıkan çok olur”
Açıklaması:engin üslupla yazarsan…  vuran çok olur.



28.2.11

sosyalizm ve insan-Che Guevara

Nathalie Cardone -Comandante Che Guevara Hasta Siempre

Sevgili Ayşegül de yazmış:
Güçlü bir halk lidere ihtiyaç duymaz./Emiliano Zapata

Öyle zamanlar vardır ki, uyuyan devi uyandıracak olan bilinçe ihtiyaç duyulur.
E. Zapata’nın deyişi, düzlüklerin ve dingin zamanların sözü olsa gerek.

Özgür ve gelişmiş bireylerden oluşan bir toplum şimdilik ütopyamız olarak kalabilir.

“van minıt” tan kahraman yaratan bir arap(çı) toplumun, -tıpkı gazel alevi gibi -görüntüsü yüksek olsa da, ömrü ve direnci kısa olacağa benziyor. Yağmurdan kaçarken doluya tutulacakları şimdiden belli. Çünkü, aşiret ve cemaatler oraların gizli iktidarları.

Avrupa holding hükümetlerinin havada savrulup, oluşacak petrol leşinin üzerine nasıl konacaklarını görüyor gibiyiz.
Bir Che Guevara, Fidel Castro ya da M. Kemal gibi liderlerin herhangi birisinin Ortadoğu halkının önünde olduğunu düşünün….
Siz bunları düşünürken, sevgili Eleştirel Günlük’teki bu videoyu izlemenizi öneririm. Daha sonra, “romantik kahraman”ın kim olduğuna ve dediklerine bakalım.

CHE
Ernesto CHE Guevara’nın Sosyalizm ve İnsan hikayesi yandaki resimde görülen kitabın, küçücük katkılarla bir özeti sayılır.
Bu yazının konusu olan, Che’nin öngördüğü “sosyalist insan” tipini, Ortadoğu halkı yerine koyun. Örneğin biraz da Küba’yı ….

"Bir insan bütün hayatını devrime adamayı düşündüğünde çocuklarından birinin ihtiyaçlarını karşılayamamak, çocuklarının ayakkabılarının yıpranması ya da ailesinin ihtiyaçlarına cevap verememek gibi aklını yiyip bitiren endişelerden kurtulamazsa, bu düşüncelerin etkisi altında gelecekte ortaya çıkabilecek bir yozlaşmanın tohumlarını usulca ekmiş olur..."
Kapitalizm-insan

Kapitalist toplumda insan, kavrayamadığı soguk bir irade tarafından yönetilir. Yabancılaşmış, örnek insan, onu toplumun bütününe baglayan, görünmez göbek bağına sahiptir: deger yasası. Bu değer yasası, bireyin tüm yaşamının her alanına nüfus eder, yolunu ve kaderini biçimlendirir.

Kapitalizmin, insanların büyük bir kısmı ve bu duruma gözünü yumanlar için görünmeyen yasaları, birey algılamasa dahi, onun üzerinde etkili olur. Sonsuz gibi gelen bir ufkun genişligi görünür yalnızca.
Her halükarda, sözüm ona gerekli donanıma sahip bireyin, amaca ulaşmak için üstesinden gelebileceği engelli bir yola işaret edilir. Ödül uzağa konur; kişi bu yolda yalnızdır. Üstüne üstlük bu bir kurtlar sofrasıdır. Ödüle ancak başkalarının başarısızlığı pahasına ulaşılabilir.
Meta, kapitalist toplumun ekonomik nüvesidir; var olduğu sürece etkileri üretimin örgütlenmesinde ve kaçınılmaz olarak da bilinçte hissedilecektir.

Sosyalizm-insan

Bireyin her türlü yönetim ve üretim mekanizmalarına bilinçli bir şekilde bireysel ve kolektif katılımının önemini vurgulamak ve bu katılımı, süreçlerin nasıl iç içe geçtiğini ve paralel ilerlediğini görmesini sağlayacak biçimde, teknik ve ideolojik gereklilik düşüncesiyle birleştirmek gerekir. Ancak bu şekilde, yabancılaşma zincirlerinin kırılması, insan olarak tam anlamıyla kendini gerçekleştirmesi demek olan toplumsal varlık bilincine sahip olabilmesi mümkündür.

Bundan, bireyin özgür işgücü sayesinde doğasına yeniden kavuşması ve kültür sanat aracılığıyla da kendini ifade etmesi anlaşılmalıdır.

Bunlardan ilkinin gelişmesi için, çalışma kavramı yeniden biçimlendirilmelidir. Meta-insan, varlığı kesintiye uğramış insandır ve burada, toplumsal görevlerin yerine getirilmesini sınırlayan bir sistem devreye girer. Üretim araçları toplumundur ve makineler, sadece toplumsal görevin ifa edildiği bir siperdir. İnsan, düşüncesini özgürleştirmeye, bu durum her ne kadar can sıkıcı olsa da, hayvansal ihtiyaçlarını karşılamak için çalışması gerektiği fikrinden yola çıkarak başlar. Kendini ancak eseri aracılığıyla ifade edebilir, böylece yarattığı ürün ve ortaya koyduğu emek üzerinden insani boyutlarını kavrar. Bu da, kendisine ait olmayan, satılığa çıkardığı işgücüyle var olma biçimini bir kenara koymanın yanı sıra, kendini yeniden üretmesi, yansımasını bulduğu toplu hayata koyduğu katkıyla toplumsal görevini yerine getirmesi anlamına gelir.

Çalışmaya, bu yeni toplumsal ödev niteliğini kazandırmak ve bunu tekniğin gelişimiyle birleştirmek için elimizden geleni yapıyoruz. Bu, bir yandan daha geniş bir özgürlüğün koşullarını yaratacak, diğer yandan da Marksist yaklaşıma dayalı gönüllü çalışmada olduğu gibi, kişinin fiziksel gereksinimlerinin baskısını üzerinde hissetmeden üretip, kendini bir ticari mal gibi satmadan insani koşullara gerçek anlamıyla ulaşmasını sağlayacak.

Gönüllü olsa bile, çalışma hayatında elbette zorlayıcı etkenler vardır; insan kendisini çevreleyen toplumsal doğa nedeniyle ortaya çıkan şartlı refleksleri henüz değiştiremedi ve üretim çoğunlukla çevrenin baskıyla (Fidel bunu ahlaki baskı olarak adlandırır) gerçekleştiriliyor. Bu da komünizm olacaktır.
Bilinç kendiliğinden değişmez, tıpkı ekonominin kendiliğinden değişmediği gibi. Değişim yavaş gerçekleşir ve ritmik değildir, fakat ivme kazandığı zamanlar olur, öte yandan durabilir de, hatta gerileyebilir.

Daha önceden de belirttiğimiz üzere, Marx'ın Gotha Programının Eleştirisi'nde anlattığı gibi saf bir geçiş döneminde olmadığımızı, Marx'ın öngörmediği yeni bir dönemde, komünizme geçişin ya da sosyalizmin inşasının ilk döneminde olduğumuzu kabul etmemiz gerekiyor. Bu dönem, sürecin özünü kavramayı zorlaştıran ve bu süreçte varlığını sürdüren kapitalist unsurlarla, şiddetli bir sınıf mücadelesinin ortasında yaşanıyor.

Bütün bunlara, Marksist felsefenin gelişimini frenleyen, ekonomi-politiği henüz oluşmamış dönemin sistemli olarak iyileştirilmesine engel olan skolastik düşünce de eklenirse, hala emekleme döneminde olduğumuzu kabul etmemiz gerekir.

Üretime yönelik olmayan etkinlikleri yönlendiren fikirler alanında, maddi ve manevi gereksinimler arasındaki ayrım daha net görülebilir. Insanoğlu çok uzun zamandır, kültür ve sanat yoluyla yabancılaşmayı kırmaya çalışıyor. Tinsel dünyasında küllerinden yeniden doğmak için, bir meta gibi davrandığı sekiz saatte, hatta daha fazla bir zaman diliminde her gün can veriyor. Fakat bu ilaç hastalıkla aynı özü taşıyor: doğayla uyumlu yaşamı arayan yalnız birey. Bir yandan çevreden baskı görmüş bireyselliğini savunuyor, diğer yandan lekesizliğini sürdürebilme amacındaki tekil bir varlık olarak, estetik düşüncelere tepki gösteriyor.

Fakat bütün bunlar sadece bir kaçış çabası. Değer yasası artık sadece üretim ilişkilerinin saf bir yansıması değil; tekelci kapitalistler, uyguladıkları yöntem tamamen deneye dayalı olsa da onu, itaatkar bir köleye dönüştüren karmaşık bir yapıyla kuşatıyor. Üstyapı, sanatçıların eğitimle ehlileştirildiği bir sanat biçimini dayatıyor. Asiler mekanizma tarafından egemenlik altına alınıyor ve sadece sıradışı yeteneklere sahip olanlar kendi eserlerini üretebiliyor. Geri kalanlar ya mıymıntı memurlar olmaya zorlanıyorlar ya da öğütülüyorlar.
Özgürlüğün tanımı olarak sunulan sanat araştırmaları icat ediliyor, fakat bu ''araştırmalar'' insanın ve onun yabancılaşmasının gerçek sorunlarını ortaya koyma konusunda, onlarla karşılaşana kadar algılanması mümkün olmayan yetersizlikler içeriyor. Nedensiz sıkıntı ya da harcıalem bir hoşça vakit geçirme hali, insani kaygılara karşı supap oluyor, bu yolla sanatı protesto amaçlı bir silah olarak kullanma fikrine karşı mücadele ediliyor.

Yeni bir kuşak doğuyor.
Karaağaca armut aşısı yapılabilir, ama diğer yandan armut ağacı dikmek gerekir. Yeni kuşaklar ilk günahtan arınmış olarak gelecektir. Sıradışı sanatçıların yetişme ihtimali, kendini ifade zemininin ve kültür alanının genişliğine bağlı olacaktır. Bizim görevimiz, şimdiki kuşağın içinde yaşadığı çatışmalar nedeniyle sapkınlaşmasını ve de yeni kuşakları sapkınlaştırmasını önlenmektir.

Ne resmi görüşe hizmet eden maaşlı köleler ne de devlet bütçesinin himayesini bekleyerek tırnak içinde bir özgürlük yaşayan burslu öğrenciler yaratmalıyız. Elbette yeni insanın şarkısına halkın kendine has sesiyle ahenk verecek devrimciler gelecektir.

Biz sosyalistler daha özgürüz, çünkü eksiksiziz; eksiksiziz, çünkü daha özgürüz.
Tam özgürlüğümüzün iskeleti kuruldu, tek eksik kanlı canlı bir vücut ve giysiler; onu da yaratacağız.
Özgürlüğümüz ve onun için her gün verdiğimiz mücadele kan rengindedir ve fedakarlıklarla doludur .
Fedakarlığımız bilinçlidir; inşa ettiğimiz özgürlüğün bedelidir.
Yürünen yol uzundur ve bir bölümü belirsizdir. Biz kendi sınırlarımızı tanıyoruz. 2l. yüzyılın insanını bizler, kendimiz yapacağız.
Y eni bir teknikle yeni bir insan yaratarak gündelik uğraş içinde gücümüze güç katacağız.

ERNESTO GUEVARA 
14 Haziran 1928'de Arjantin'in Rosario kentinde doğdu. Tıp eğitimini henüz tamamlamışken, 1953 yılında Bolivya'ya yolculuk etti, buradan da tüm Latin Amerika'yı kapsayan ikinci bir seyahate çıktı. Guatemala'daki devrimci sürece katıldı. Bu sürecin yenilgiye uğramasından sonra ise, Meksika'ya gitti. Burada, 2 Aralık 1956 yılında, Küba'da Fulgencio Batista diktatörlüğüne karşı gerilla mücadelesi yürütmek üzere gerçekleştirilen Granma yatı çıkartmasına katıldı. 1 Ocak 1959'da zafere ulaşacak Küba Devrimi'nde, Sierra Maestra'daki mücadelenin ilk aşamalarından itibaren askeri ve politik yönetici olarak üst düzey sorumluluklar üstlendi. 1965 yılında tüm görev ve sorumluklarından istifa ederek, komutasındaki Kübalı bir birlikle beraber sömürgeciliğe karşı yürütülen mücadeleye destek olmak üzere gizlice Kongo'ya geçti. Kasım 1966'da Bolivya'ya geçti. 8 Ekim 1967'de Quebrada del Yuro bölgesinde ordu birliklerince yaralı olarak ele geçirilinceye kadar gerilla hareketine önderlik etti. Ele geçtikten bir gün sonra, La Higuera köyünün ilkokulunda katledildi, Yıllar süren aramalar sonucu bulunan kalıntıları, 1997 yılında Küba'ya geri götürüldü.
Radikal'de Che
 
Kitabı Türkçe’ye çeviren:
Ç1ĞDEM ÖZTÜRK 1978 yılında lstanbul'da doğdu.1stanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünü bitirdi. Adam Yayınları, Pazartesi dergisi, Buğday dergisi ve Açık Radyo'da çalıştı. Barselona Otonom Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi üzerine doktora çalışmasını sürdürüyor, Roll ve Express dergilerinde söyleşileri ve çevirileri yayımlanıyor.

21.2.11

Güneş enerjisinde Sosyalizmin tüyosu var

Günümüzde enerji kaynaklarının özel mülkiyeti oldu da, kapitalizm şu Güneşi bir türlü zapt edemedi ki insanlara kontörlü olarak satabilsinler!
Bundan birkaç asır önce, belki de tek asır önce, suyun parayla satılacağını söyleyen olsa inandırıcı olur muydu, bilinmez. Şimdilerde kamunun ortak kullanım alanları olan ormanların, deniz kıyılarının, kamu arazilerinin, yağmalanmasına politik kılıflar bulunabilmekte. Son otuz yılda kamu fabrikalarının “yakınlara” özel-leş-tirme adı altında peşkeş çekilmesi bile ekonomik kariyer olarak yutturulabiliyor.

Böyle giderse, güneşin zaptı yakın!

Aslında bir anlamda güneşin özel mülkiyetini de yapmaktadırlar. Deniz kenarına kurulan oteller özel kişilerin mülkiyetine verildiğine göre, özel plaj adı altında, kontrol edebildikleri yerin güneşini ve denizini insanlara parayla kullandırmaları bu anlama gelir.
Egemenlik güç demektir. Fizik (yani doğal) yasaya göre,

• Güç=iş/zaman=kuvvetXyol
Burada işin asıl kaynağı enerjidir. Ama politikada egemenlik ya da güç bu doğal yasaya değil, kurnazlık, yalan ve doğal yasanın ihlaline göre kazanılmaktadır.
Nasıl mı?
Şöyle: Kapitalist ülkelerde yoksul sayısı her zaman varsıl sayısından fazladır. Sayısı fazla olanlar her zaman yönetecek hükümeti seçer (birçok kez söylediğimiz söz). Miting meydanlarında asla varsıl sınıf görülmez, onlar yine asla polis gazı ve jopu yemezler. Yoksul fedakar iken "Mehmetçik ya da asilTürk" olur, isterken "haindirler"!
Ya varsıl akıllı ve bilinçlidir bu konuda, ya da yoksul. Jopu ve bibergazını yoksul yediğine göre, kesinlikle bilinçsizdir hükümetler nazarında.
Çelişkiye bakın, “besle kargayı oysun gözünü”. Tayin ettiği hükümetten jop yiyen bir sınıf.
Başka deyişle, kapitalist ideolojilerde Demokrasinin temel gücü  ile servetin temel gücü ters orantılı. Demokrasilerde yoksul çoğunluğun oyu iktidar olur ama varlıklı azınlık egemen olur.
Şunu belirtelim de eksik anlaşılmasın: miting meydanlarına çıkanlar sadece kendi kişisel çıkarlarını aramıyorlar. Miting meydanlarına çıkMayan büyük çoğunluğun da bu taleplerden yararlanacağını bildikleri kesin. Ama, egemen sınıf medyası ve eğitim kurumlarıyla, beyinlerin biryerlerine sokuşturulan virüs ile, yoksulları hain ve masum olarak ikiye bölmeyi başarabiliyorlar.

Fazla uzatmayalım, siz daha detaylarını benden daha iyi anlarsınız.

Egemen sınıfın, hükümetler aracılığı ile, doğa nimetlerini ayrıcalıklı kullanma eylemleri, doğadaki bütün vahşi canlılardan en vahşi ve aşağılık olduğu söylenebilir. Bir vahşi hayvan avını yakalayıp yediğinde, doyduktan sonra uysallaşır da, insanoğlu doyduktan sonra bir de stoklama eğilimine girer ki, bu durum egemenlik dürtüsünün ve doyumsuzluğun dışa vurumu olarak kendini gösterir. Öyle bir doyumsuzluk ki, aynı varsıl sınıfın egoları K.Maxı bile yanıltarak, birbirleriyle de savaşmaktalar. Bu savaşın pasif adına “rekabet”, aktif adına da “operasyon” denilmekte. Yoksulları birbirine düşüren varsıl sınıf olduğu halde, varsılları birbirine düşüren servet biriktirme ve egemenlik tutkusudur. Böyle bir paradigmada kapıp-kaçmayanın gelecek güvencesi risktedir.

Doğal dengenin altüst olması pahasına enerji ve sanayileşme savaşı, uluslar arası sermaye güdümlü, en ciddi çatışma örneklerinin başında gelir. Ortadoğu petrolleri o yörenin halkını bu yüzden şamaroğlanına dönüştürmüştür.

 Güneş enerjisi, modern bir teknoloji ile üretilmesinin ve tekleşmeye yönelten merkezileşmesinin önleneceğinin de örneğidir. Kısaca bu teknoloji, bu gün su ısıttığımız güneş enerjisinin elektrik enerjisi olarak kişisel-ailesel olarak kullanılabileceği…

Hele dünyanın en pahalı petrolünü ve elektriğini kullanan halkımız için, böyle bir teknoloji, enerji ağaları karşısında çok önemli bir mevzi kazandıracaktır. Herkes, kendi binasının üstüne kendi elektriğinin aparatını kuracak ve evdeki hayatın bu enerji sayesinde olağanüstü değişeceği düşünülür.
Bu mevzi kazanılırsa, daha sonra, “darısı diğer tekellerden kurtulmaya” diyebiliriz.

Yazının buradan aşağısını (italik bölümü), yandaki kitabın içinden süzerek ve özetleyerek (biraz da meslek hevesimin gücüyle) hazırladım.

* * *
Güneş milyonlarca yıldır gezegenimizin başlıca enerji kaynağı olagelmiş ve binlerce türüyle hayat, gezegenin oluşum süreci boyunca güneş enerjisine hassas bir şekilde uyarlanmıştır. Nükleer enerji hariç, kullandığımız bütün enerji türleri biriktirilmiş güneş enerjisinin bir şeklinden ibarettir.
İster odun ve kömür, isterse mazot ya da gaz yakalım, biz aslında güneşten dünyamıza yayılmış ve fotosentez yoluyla kimyasal şekle bürünmüş enerjiyi kullanmaktayızdır.
Güneş enerjisine geçiş, herhangi bir büyük teknolojik yenilik gerektirmemektedir.
Bu teknolojilerin en ayırt edici özelliği, merkezilikten uzak yapılar olmalarıdır. Güneşten yayılan enerji bütün gezegene dağıldığı için, merkeziyetçi güneş enerjisi istasyonları anlamsızdır. Doğrusu onlar tabiatları gereği gayri iktisadi bir nitelik taşırlar.
En verimli güneş teknolojileri, çok çeşitli meslekler doğuran ve sonuçları bakımından şefkatli olan, yerel topluluklar tarafından kullanılacak küçük ölçekli aygıtları içerir. "Bir güneş aygıtında herhangi bir tulumba arızalandığında, (nükleer arızalarda olduğu gibi) paniği yatıştırmak için Başkanın olay yerine gelmesi beklenmez.
Halen büyük üstünlükle kullanılabilecek güneş enerjisi türlerinden birisi, güneş enerjisiyle ısıtmadır. Bu ısıtma binanın kendisi ısıyı toplayıp birleşiyorsa "edilgin" ısıtmadır, özel güneş toplayıcıları kullanılarak yapılıyorsa "etkin" ısıtmadır. Güneş enerjisi yazın binaları soğutmada da kullanılabilir.

foto- voltaik: elektrik voltajının, ışığın hücre üzerine düşmesiyle üretilmesidir.
Olağanüstü potansiyele sahip güneş teknolojisi, foto- voltaik hücreler aracılığıyla, yerel elektrik üretimidir.
Bir foto-voltaik hücre (birim), güneş ışığını elektriğe çeviren durgun ve hareketsiz bir aygıttır. Onun üretilmesinde kullanılan temel hammadde bildiğimiz kumda bol miktarda bulunan slikondur.

Üretilme süreçleri yarı iletici endüstrisi tarafından transistörlerle ve birleşik devreler yapmak için kullanılanlara benzemektedir. Halihazırda foto-voltaik hücreler evlerde kullanılmak için henüz çok pahalıdır, fakat transistörler de başlangıçta aynıydı. Gerçekte foto-voltaik endüstrisi günümüzde yarı iletken endüstrisinin yirmi yıl önce geçtiği aşamaların aynısından geçmekteydi.
 Foto-voltaik hücreler ilkin, uzaya gönderilen uyduları yörüngeye oturtmak için elektrik sağlamak amacıyla kullanıldı ve o zaman için çok pahalıya mal oluyordu. O zamandan itibaren bu hücrelerin maliyetleri, her ne kadar piyasaları hâlâ oldukça kısıtlı ise de büyük ölçüde düşmüştür. Onlara göre halen kullanmakta olduğumuz elektrik enerjisiyle rekabet edebilmek için maliyetlerin kilovat başına 500 dolara -yaklaşık bugünkü maliyetin onda birine düşürülmesi gerekecektir, bu ise foto-voltaik teknolojiye yapı¬lacak esaslı bir ulusal yatırımla kolayca başarılabilecek bir şeydir.

Açıkça kamu fonlarından foto-voltaik teknolojiye yapılacak büyük çaplı bir yatırım, tüm tüketicilerin çıkarına olmak üzere, verimli ve yumuşak yollarla elektrik enerjisi üretecek muazzam bir endüstri oluşturabilir.
Benzeri tahminler eğer yeterli fonlar rüzgâr ulusal teknolojisine yatırılırsa, elektriğin rüzgârdan üretiminin bir an önce başlatılması gerektiğini göstermektedir.
Bu gelişmeler, hizmet endüstrisinde temel yapısal değişmeler doğuracaktır, zira foto-voltaikler ve rüzgâr jeneratörleri, tıpkı gü¬neş enerjisiyle ısınma gibi, merkezileşmiş enerji istasyonlarına ge¬rek bırakmadan daha verimli olarak kullanılabilmektedir.

Elektrik üretimindeki tekellerinden gönülsüz olarak vazgeçecek kamu hizmeti yapan şirketlerin siyasal gücü, günümüzde yeni güneş teknolojilerinin hızla geliştirilmesinin önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır.
 Güneş çağına geçişin engelleri teknik değil politiktir

Yenilenemeyen kaynaklardan yenilenebilir olana geçiş, petrol şirketlerini dünya ekonomisindeki egemen rollerini terk etmeye ve temel konulardaki işlevlerini değiştirmeye zorlayacaktır.

Güneş çağına geçişin kamusal ve özel çıkarlar arasında çatlaklar meydana getireceği sanayi sektörlerinde de ortaya çıkabilir. Yumuşak enerji yolu açıkça çoğunluğun çıkarına olacaktır. Ne var ki, güneş çağına makul bir yumuşak geçiş ancak, eğer toplum olarak uzun vadeli toplumsal kazançları, kısa vadeli kişisel kazançların önüne alabilirsek mümkün olabilir.

Güneş çağına geçiş, gerçekte sadece yeni teknolojileri oluşturarak değil, daha geniş bir anlamda bütün toplum ve kültürümüzün derinden dönüşümü olarak ta halen başlamış durumdadır.

Mekanistik paradigmadan ekolojik paradigmaya geçiş gelecekteki bir zamanda olacak bir şey değildir. O halen bilimlerimizde, bireysel ve toplumsal tutum ve değerlerimizde, toplumsal organizasyon kalıplarımızda olup duran bir şeydir. Yeni paradigma, çoğu zaman Kartezyen düşünceye kilitlenip kalma eğiliminde olan büyük akademik ve toplumsal kurumlardan çok bireyler ve küçük topluluklar tarafından daha iyi anlaşılmıştır. Kültürel dönüşümü kolaylaştırmak için bu nedenle bilgi ve eğitim sistemimizi yeniden kurmamız gerekecektir; öyle ki, yeni bilgiler elverişli tarzda sunulabilsin ve tartışılabilsin.

Eğer yeni ekolojik bilinç ortak bilincimizin, bir parçası haline gelecekse, onun kitle iletişim araçları vasıtasıyla topluma aktarılması gerekecektir. /Fritjof Capra
* * *
Ucundaki lens ile Güneş'ten aldığı ısının bir STİRLİNG MOTORUnu çalıştırması: