31.1.11

öpüşmek>sevişmek-şiir kitabı

“:    
Öpüşmek Sevişmek” şiir kitabınn son sözleri:

 Kendime göre çok değildi beklediklerim
Ama “yaşam”a göre çoktu belki de.
Belki de bizzat ben çoktum hayata
Kim bilir?
        
Burada dediğim gibi, “bu başlıktaki kitabı yaşayarak, hissederek, çözümleyerek, dik durarak yazan, "mutfak yazarlığı" farkıyla bir adım önde gittiğini düşünüyorum.”
Şiirlerdeki sözler, aşk ve sevgiye tutkunluğunun sadece izdüşümleri. Yaşamanın asıl amacı da bu değil mi; yani mutlu olmanın ön koşullarını tam anlamıyla önemsemek?
Yazar, yalnızca hayalgücünün ezber sözlerini dökmüyor sayfalara. Her şiirin konusuna yerince gözyaşı da döküyor, yerince bahar mevsiminin verilerini her mevsim yüreğinde taşıyor; dörtlükteki gibi, narasını sitem paketinin arsında kendine has nezaketle atıyor.

Herşeye rağmen, “aşk” parantezine alınan “sevmek sevişmek” kavramını kendi çemberinde sorgulamayı seçiyor.
Serzenişlerinde “ihanet çıkışlı” öfkeye yer vermediğinin ip uçlarını daha çok, Nazım Hikmet’in “tahir ile zühre aşkını” refarans aldığından anlıyoruz.
“Beni sevmeyenin, kimi sevdiği ya da sevmediği umrumda değil” gibisinden düşündüğü anlaşılıyor; “ben elmayı seviyorsam, elmanın da beni sevmesi şart mı”

Aslında Edibe Birsöz, yazılarında konuşuyor gibi yazıyor. Yazdıklarının şiirselliği daha çok okurlarının uyarısıyla farkedildiğini düşünüyorum.
Edibe Birsöz’ün “öpüşmek sevişmek” kitabının malum başlık adı bilinen “erkek anlağında” erotizmi çağrıştırıyor. Oysa, ilk şiirinde insanın yüreğinde güller açtıracak bahçe çitisinin parke taşlarını nasıl özenle döşediğini görecek, bu önyargı yanılgısından dolayı mahcup olacağız.
Bir yazı erotizmi de pek ala anlatabilir erkek egosu libidosundaki yansımayı bulması doğal karşılanabildiği gibi, kitabın konusu daha çok kadın doğasının sevişmek ile sevmek arasındaki ince çizgiye, iki sözcüğün birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğine dikkat çekiyor.

Montaigne’nin, “herkes önüne bakar ben içime…” deyişindeki gibi, Edibe Birsöz şiirlerinde daha çok kendi çine bakıyor.
Aynaya bakıyor ve “seveceksin arkadaş, seviyorsan öpeceksin, bunları becerebiliyorsan sevişmek zaten kaçınılmaz olacak;  sevişmek o zaman, hayvanlardan ayrı, insana has kaliteli bir eylem olacak” demek istiyor:
 ………..
Sevişmek sıradandır, satın alınır.
Öpüşmek insanındır, sevginindir, öpüşmek kanıttır aşka.
Sevişmek ne kadar tutsaksa zamana,
Öpüşmek o kadar özgür, o kadar sonsuzdur.
Kısacası öpüşmek>sevişmektir

Edibe Birsöz’ün “Öpüşmek Sevişmek”, kitabı yazarlığının “ilk heycan ürünü” olduğundan, daha detaylı eleştirel yaklaşımın gereksiz olduğunu düşünüyorum.
Yoksa eleştirmenlik biraz da acımasızlıktır ki, “öküz altında buzağı aranması” bile muhtemeldir.

Bütün hazırlıkları tamamlanmış, ikinci kitabı olan Roman’ını buradan müjdelemek bana ait olsun.

25.1.11

moral stratejisi

buradan başlar


“iç özgürlüğümüzün yaratıcılığıyla gündemi nasıl renklendirebilirizin kritiği”
Buna kısaca periyodik moral sıtratejisi diyebiliriz

Moral kazanmak konusunda “taşıma su ile değirmen dönmez” diye düşünenler de olabilir. “Hani bazı konularda “bir kaşık suda boğulmak” var ise, taşıma suyun önemi neden ıskalansın ki!

Hayatımızda “kırık giden” bazı iş ve planlarımızın, enerjimizin tümüne müdahele edebileceğini şu söz açıklayabilir: sepetteki çürük meyveler, diğer sağlamları da çürütür.
Gündemi renklendirmek konusunda bir mucize yada yeniden bir icat gelmiyor aklıma tabi ki. Herkes tarafından bilinen ama, çok tekrar ile bilinç altında filizlenmeye zorlanan bir eylemden başka anlamı olmadığını da biliyorum burdaki lakırdıların. Yine de küçümsemeyelim, bu da az şey değil doğrusu.
Bir başka yazıda
özgürlük ten söz etmiştik. Burada ise, iç özgürlüğün moral ya da günü renklendirme ve başka deyişle heyecan yaratmadaki katıkısından söz ediyoruz.

Kişilerin özgürlük alanı da kişilerin konumuna göre değişiyor. Evli, bekar, çocuk, yaşlı, öğrenci, yazar-sanatçı ve bütün iş-üretim koşullarına göre ilgili insanların moral regülasyonları farklı nedenlerle düzenlenebiliyor. Daha başka, moral kişilik özelliğine göre de farklı nedenlerden ve farklı çaba ile etkilenebiliyor.

İnsan doğasının genel olarak temel ihtiyaçları sağlama konusunda benzer algıya sahip olduklarını da söyleyebiliriz. İşin burası “yüzde altmışlık” dediğimiz diğer kişilerinkine paralel davranış anlamına gelebilir.

Moral frekansını yüzde 10’dan 40’a doğru ivme (ani sıçrama değil) kazandırmanın tetikleyici nedenleri rastlantısal olabileceği gibi, efor sarfederk de kazanılacığı kesin.

Durgunluğun karşıtı hareketlilik olduğuna göre, hareketin de insan algısına estetik ve ilginç gelmesi konumuzun amacı bakımından ön koşuldur. Buna alışılmışın dışında davranarak, düz algıları kamçılamak demek olur ki, insan ilgisi her zaman “ilk”lere karşı uyarılmış olur.

İş olsun diye, daha açıkçası maskaralık olsun diye komik tutumlar heyacan yerine “harcanmayı” sağlar. Öyleyse heyecan dinamizminin odak noktası yararlılık ilkesine bağlı kalınmaktır.

Yararlılık ilkesinin maddi temeli hakkında Marks,

‘benim üstümde baskı yapan şey, ihtiyaç ve dürtülerin toplamıdır’ demiş. İnsan doğasını dıştaki nesneller ‘gereksinimler’inin tatmin edilmesi için hareket eden ‘eğilimler’, ‘dürtüler’, ‘öz güçler’, ve ‘içgüdüler’ bileşkesi olarak kavrar. Öyleyse, insan doğasının açıklanması insan ihtiyaçlarının açıklanmasıdır, beraberinde bu ihtiyaçları gidermek için hareket edeceklerini ileri sürer.

Marks, “baskı yapan şey”den söz ediyor. İnsanda moral titreşiminin kökeni budur demeye getiriyor kanımca. Öncelikle ihtiyaçların giderilmesi ve daha sonra yeni ihtiyaçlar yaratarak uygarlık ve teknolojinin hayatı kolaylaştıran nesne ve objelerine bir bir sahip olma mücadelesi ve ona sahip olma umudu ve ona sahip olmak.. işte hayatın dönüsel renkleri….

Din’ler ise moral konusunu “huzur” ile açıklamaya çalışırlar. Dinler moralin alt yapısına müdahale etmek yerine, ondan kaçınmayı, tıkırtının, çatırtının geldiği yöne bakmak yerine, ona gözleri-kulakları kapayarak yok saymayı öğütlüyor gibime geliyor. “Sabır” ve “şükür” kavramı “moral katlini” yok etmek yerine yok saymayı öğütler gibi bir şey… Sartre bu durumu şöyle açıklardı sanırım: korkudan kurtulmak için tüm hedeflerini karartmıştır/1

Uğraşılarımızı çeşitlendirebilmiş ve bu çeşitlerin ürünlerini çevreye sıklıkla yansıtmayı başarabilmişsek, bunların geri dönüşümleri moral frekansımızın koordinatları olacaktır.

Kısaca alışılmışın dışına çıkabilmek ve içinde bulunduğumuz konumdayken, savunma ve saldırma gücünü kendimizde bulundurabilmektir gündemimizin renkleri… masumiyeti örselemeden.

8.1.11

Gülümseyen yüz ödülü


Sevgili Aysema Öğretmen “ödül” hanesine beni de yazmış.
Ödül’ü tırnak içinde göstermemin nedeni belki de bu yazının anafikri olacak. Belki de ana fikirde “ödül” ile “gülümseme” başa baş yarışacak.

Ödül konusunda sevgili Zeyno ile,  sevgili
Ayşegül Yoldaş’ımdan af dilemiştim.

Çekimserliğim, ödülün asıl tanımından ve ciddiyetinden  kaynaklanmıştı. Bu yüzden, hiç olmazsa  ödülün gerekçesi  belirtilmeliydi demiştim.
Blog yazma konusunda  profesyonel yazarların (başta Aysema Öğretmen) emeklerine değer biçerken, değer ölçüsünü karambole vermiş olmanın kaygısını taşımaktayım.

TDK’ndaki “ödül” tanımlarından konumuzla en ilgili olan üçüne bakalım:

Ödül:
1.Bir başarı karşılığında verilen armağan, mükâfat

2. Bir iyiliğe karşılık olarak verilen armağan, mükâfat

3.Benzerleri arasında üstünlük sağlayan yapıta verilen armağan.

 Aysema Öğretmen tarafından gelen bu “ödül”ün içeriğinde “gülümseyen yüz” var. Bence de çok önemli.
Bu başlığı ifade eden 3 adet çalışmamın kısa özetini bu “ödül” konusuyla bütünleştirdiğimde bir anlam ifade ettiği düşünülebilir. Yoksa, sevgili Aysema Öğretmen’in ya da başka Blogdaşların seçtiği “on”lar, sadece iyi niyet ve sevgi-saygı belirtileri kapsamında kalabilir.


Ara sokakta yürürken, 14 yaş civarı bir çocuğun bana doğru ilgisi ilgimi çekti.
Hayır, ben O’nun ilgisini çektim; hayır o, hayır ben… hayır…
her neyse, çekiştik işte….

Bir anda oyununu terk edip, YILIŞIK bir görünümle bana doğru yaklaştı…
Acaba “spastik engelli” miydi?
Hayırdır inşallah!
Bu yaklaşımın tonunda bir ısrar vardı ki,
Israr-esrar-esrarengiz…
diyalog farz oldu artık.
-Adın ne?
-Cengiz…
….

gülümse ‘den:

Başkasına yapılan bir "fayda"nın karşılığı maddi değilse, ona İYİLİK, maddi ise "görev" deriz. Oysa iyiliğin karşılığında mutluluk duygusu da bir FAYDA değil midir?


Gül ve Gülümseme, romantik ilişkilerin, mutluluğun ve kendine güvenin soyut ve somut ikilisini oluşturur. Yaşamının “temel gerekleri” sağlanmışsa, bir de toplumsal ilişki ve sorumluluklar açısından “çevre kirliliği” yoksa, gül ve gülümseme kişinin özgüveninin sembolü olarak dışa yansıyabilir.
…..
Aysema Öğretmen’e tekrar çok teşekkür ediyorum.