3.12.18

Çarıklı Aşıklar (roman) yayımlandı

Çarıklı Aşıklar

İmam Hatipli köy delikanlısı ile, üniversiteli Çingene kızın aşk, gurur ve kuruntu hikayesi olan Çarıklı Aşıklar romanımız, Öğretmenim Dergisi Yayınevi tarafından Aralık 2018'de yayımlandı.

"Ön görüş" yazısından bir parça:
Öyleyse vahşi kimdir?
 Savaştan, kuruntudan ve çılgınca rekabetten kaçarak, kendi çapında eğlence satan Çingeneler mi, yoksa savaşı kutsayarak ilkel dürtülerini okşayan “çağdaş uygarlar” mı?

Bu romanda, iki farklı kültürün ince rekabeti ve alışılmadık bir “aşk aşısı” vardır. Tutar mı? Roman bu, yazar isterse her şey olur. Ama okur istemzse, o başka…..

Araka kapak tanıtım yazısı:
Annemin, "okulu bırakırsan, pabucun dama atılır" dediği söz ile ateşlenmiş rokete dönüşmüştüm. Gözünü sevdiğim Çingene'lerin pabucu mu vardı sanki! Birden, "atın gitsin!" diye restimi çektim! Artık, yalın ayak yürümek kaçınılmazdı. Ve kendi işimin ırgatı olmaya çoktan hazırdım.

"Eskici geldiii… naylon pabuçlar, eski kitaplar, sahte hayatlar, kuruntulu tavırlar, aç kabadayılar..."

diye sokaklarda aklıma estiği gibi haykıracaktım.

Zaten yola çıktığımda, “kader durağının" bir ilerisinde inmekti hayalim. Zifiri karanlıkta hedef bulmaya çalışan, milyonlarca çarıklıdan biriydim nasıl olsa. Alacağım riskin bedeli önemli olmasa da, yürüdüğüm yolun heyecanı vardı üzerimde. Sürüngen adımlarla buraya kadar gelebilmiştim.

Biraz daha yürüdüm; az ötede bir Çingene kızın önüme kurmuş olduğu barikata takılı kaldım. Hipnotik tılsımıyla, yüreğime çengelli iğnesini vuruverdi oracıkta. O gündür bu gündür özü gürüm.
             .........................................

Yayınevine verilecek siparişler en uygun indirimlerle, adrese teslim yapılır.
Yayınevi sipariş telefon numaraları  üst ekranda yazılıdır:

Online kitap satış ağı listesi:

1-Öğretmenim Dergisi Yayınları
 2-D&R
 3- İdefix
4-Kitap Yurdu
 5-Babil
 6-KiDeGa
7- Eganba
8- Kitap Sahaf
9- ilk nokta dağıtım
10-   KitapSeç dağıtım
11-Sözcü
12- kitapjoy
13- eflatun dağıtım
14-  Eflatun Kitap
 15- kitabına bak/blok dağıtım
16-  bKm kitap
17-  Arkadaş Kitap

ve devam edecek...

9.10.18

bazı kadınların erkek istismarı

Resim yorumu:şiddet sağ'da, adalet sol'da


"İntikam tatlıdır" ama,
Filozof Francis Bacon, ‘’intikam beslemek, normalde kısa sürede iyileşecek bir yarayı (o anki  haz ile) kaşıyarak açık tutmaktır’’ diyor
----------------------------------------

2 Yıldır görev yaptığım bir alanda (adalet mekanizması) gördüm ki, “kadına şiddet olayına karşı tepkileri” sömüren bir kadın tipi çıktı ortaya.


Kadına şiddet konusunda toplumun bir kesimi ölü taklidi yaparken, diğer diliminde ciddi duyarlılık oluşmuştur.

Olaylar ulus aşırı boyutlara ulaşınca, mahkemelerin önemli bir bölümüyle, polis teşkilatı da bu eleştirilerden etkilenmiş olmalı ki, en basit şikayette bile detaya bakmadan işlem yapılabiliyor. Bir kısım kadının (özellikle aşksız/sevgisiz/evliliği veya birlikteliği sosyal güvenlik kurumu gibi gören kadınların) bu duyarlılığı sömürmeye başladığına tanık oluyoruz.

Bu durumun kamu oyuna yansımadığını anlıyoruz.
Tamam, kadına şiddete karşı duyarlı olmak önemli ama, bir erkeğe evinden uzaklaştırma, hatta hapis kararı verirken, ana konudaki gürültüden etkilenip, erkeğin sesini duymamak adalet sayılmamalı.

Bir kadın karakola gidip de “uzaklaştırma istiyorum” dediği zaman anında, sorgusuz sualsiz işleme konuluyor. Erkek, aile içi ufak bir tartışma ve kızgınlık sonucunda ya da nedensiz şikayetle evinden uzaklaştırılınca çocuklarından, iş performansından ve otelde veya ayrı evde kalması durumunda, ev ekonomisini ve genel çıkalararı kontrol imkanından da uzaklaştırılmış olunuyor.

O evlerde 15-17 yaş aralığındaki kız çocukları genellikle “baba otoritesinden/gözetiminden" uzak kalmayı tercih ederek, "anneci" davranabiliyor, annenin şikayetinde tanık olarak dinleniyor ve anne bu çocuğun o gizli amacına alet olabiliyor.

“Sorumlu baba otoritesini”, o çocuğun özgürlük ile başıboşluğu birbirine karıştırdığını bilen, kadın cinayetlerinin kökeninde bulunan tehlikeleri görebilen babalar tavrı olarak anlamalıyız.

Sorumsuz ve bilinçsiz anne ise, eşi ile kavgasında baskın çıkmak uğruna çocuğun çıkarını görmezden gelerek, istismar etmeyi göze alandır.

Oysa, taraflardan gelen şikayette ilk başvurulması gereken yer pedagog olmalıdır. Pedagog tarafları dinledikten sonra, uzaklaştırmanın gerek olup olmadığına kanaat bildirmelidir. Bu tür kadınları, içinde bulunduğumuz ekonomik krizlerde ortaya çıkan “fırsatçılar”a benzetebiliriz.

24.8.18

Yazıda ve konuşmada dil sorunu

Sosyal medyada  bireyler en çok yazı ile, sonra resim gibi görsellerle varlıklarını gösteriyorlar. 
Herkes yazar da okuyan yazandan daha az sanki. Ya da bana öyle geliyor. Aslında yazmak da okumak da önemli bir uğraş. Ancak, başkalarının yazdıklarını kendi üretimleri gibi gösterenlerden sakınmak gerek. Çünkü, imaj hırsızlığının da diğer yüz kızartıcı hırsızlıklardan farkı yok. 
Madem ki yazı sosyal medya faaliyetimizin önemli bir parçası, şu kullandığımız dile önem versek de, daha özenli yazsak diyorum?

Dil, iletişimin bir numaralı aracıdır. Her araçta olduğu gibi dilin de bakıma, korunmaya ve geliştirilmeye gereksinimi vardır. Buna dilde özleşme diyoruz ve özleşirken kendi doğal seyrine katlanıyoruz.
Ancak, ani ve gereksiz müdahalelerle piyasaya salınan sözcükler, hormonlu domates gibi göze/kulağa hoş gelse de, tadı/anlamı aklımızı bulandırmaktan kurtaramıyor.

Bir zamanlar, (internetin ilk kullanıldığı yıllarda) msn dili diye özenti budalalığı bir dil türetilmişti. Yabancılar ülkemize geldiğinde, dilimizi bir miktar öğrenip de kendi öz dillerinin aksanıyla karıştırınca tuhaf bir telaffuz çıkardı ya? “Ben var yapmak…” gibi. Bizim msn'ci tayfa da kendini yabancı gibi sunma kaygısıyla olsa gerek, öz dilini (aşağıdaki örnek sözcük kırıntılarında görüldüğü gibi) yontmayı dil sanmaktaydı.
Tarkan’ın bir şarkısında dediği gibi, “başkası olma kendin ol” sözü bu tuhaf, özentili sınıfa yönelik bir çağrıydı sanki. O özentili tayfa dediğimiz sınıf şimdi çor-çocuk sahibi ve tarzlarını yeni nesillere çoktan aktarmışlar.
Birbirimize sağır, kör, yabancı, gizemli, tehlikeli, güvenilmez, anlaşılmaz…. ve hatta düşman olarak bakmamız aynı dili konuşamadığımızdan, anlaşılmamaktan dolayı olabilir mi?

Aşağıdaki sözcükler Türkçe’nin hurdalarıdır ve bunları yazanların en çok lise ve daha sonra üniversite mezunu olduklarını biliyorum:
bi yardım (bir yardım)
gircek (girecek)
cıkcam (çıkacağım)
göndercek (gönderecek)
vercem (vereceğim)
yollatıcam (göndereceğim)
cvp gelcek (cevap gelecek)
yollucam (göndereceğim)
yapıcaksın (yapacaksın)
yapıorum (yapıyorum)
saol (sağol)
gitsende kalsanda (gitsen de kalsan da)
izlicem (izleyeceğim)
alıcaksınız  (alacaksınız)
kırılıcam (kırılacağım) 
konusmucam (konuşmayacağım)
diyer (diğer)

------
“Yorum atanları Retweetliycem” (bu sözün İngilizcesi doğru, Türkçe eki yanlış yazılmış. Bunu yazan 62 bin 200 takipçisi olan bir Türk) (Retweetleyeceğim veya paylaşacağım)
…..
Köpeğine “oğlum-kızım”, çocuğuna “anneciğim”, yeğenine “teyzeciğim”, kızına-oğluna “aşkım”, kadına "abi"… gibi söyleyişleri, dilimizin edebi ölçülerine vurursak, s/empatiyle karşılamak mümkün mü?


Toplumun ortak dilini kim daha kullanışlı hale getirir de periyodik bakımını ve yabancı istiladan korunmasını sağlar? Başta edebiyatçılar, diğer sanatçılar ve üniversite(li)ler. Üniversitelerin sayısal bölümlerinde neden felsefe ve psikoloji dersleri yok? Oysa onlar da mezun olduklarında bir kurumun başına geçerek yönetici olmaktadırlar. Yönetici olduklarında çalışanlarla ve müşterilerle iletişim kuracaklardır…

21.8.18

Engai ilkel toplumu ve ileri (dedikleri) uygarlık

Ne kadar da ortak yanımız varmış!

"Şekeri bilmeyen, inek kanı içen kabile!

Engai ismi verilen tek tanrılı inanca sahip olan, toplum kurallarını yaşlıların koyduğu, aralarında anlaşmazlık çıktığında kavga etmek yerine küçükbaş ve büyükbaş hediye etmekle sorunlarını çözebilen, özel barış yapma ve özür dileme seremonilerinin olduğu(cmk:253-254-255), hayvanlarının göç ettiği zamanlarda diğer bir ülkeye göç eden, küçük çalı-çırpı ve sığır dışkıları ile yaptıkları evlerinde turistleri ağırlamayı seven, ilkel bir kabile Masailer.

Evlerinde tek göz odada anne, baba, çocuk yatarken, evlerinin girişindeki küçük boşlukta da hayvanları kalmakta.


Dini törenlerde hayvanlarının kanını içen (bizde sokakları akıtma farkıyla) kabile, turistlerin ziyareti esnasında son derece cana yakın ve insan canlısı (misafirperverlik şanı) bir yapıya sahipler. Kadınları daha çok evde incik boncuk işleri, evlerin inşasını üstlenirken; erkekler ok, mızrak ve avcılıkla ilgileniyor.

Masailer bir tek tanrıya inanırlar. Enkai veya Engai ismini verdikleri tanrı bunlardan biri Engai Narok olan cömerttir Engai Nanyokie ise kincidir (bizde tanrı iradesini yansıtan şeytan ve melek gibi).

Yuvayı dişi kuş yapar:
Masai evleri kadınlar tarafından yapılıyor. Bir kadın evlendikten sonra evini tek başına kendi çabasıyla inşa ediyor (biz bu konuda daha ileriyiz çünkü kadın inşaatta çalışmasa da, evde 7/24 hizmete hazırdır). 10 metrekareyi geçmeyen içinde oda olarak nitelendirdikleri 2-3 bölmesi olan, tuvalet ve mutfağı olmayan, odanın tam ortasında ateş yakılan bölümü mutfak olarak kullanan ve minicik 2-3 ufak göz camları olan evler buralar.

Masai erkeklerinin ne kadar çok ineği varsa hayvan oranında birden çok kadınla evlenme hakları oluyormuş. (nispeten benzeriz).


Kenya’daki Masai kabilesi yardımseverdir; 11 Eylül saldırılarını öğrendikten sonra ABD’ye yardım olarak hangisinden 14 tane bağışlamıştır? (kim milyoner olmak ister sorusu)
Sorusunun Doğru Cevabı : İnek

--------------------------------------------
/Googleden bazı kaynaklardan derleyerek özetlemedir.
https://www.sabah.com.tr/turizm/2013/02/13/seker-tadi-bilmeyen-inek-kani-icen-kabile
http://www.gezgincift.com/afrika-masai-insanlari
http://www.milliyet.com.tr/afrika-da-modern-hayati-reddeden-kabile-gundem-1440854/

16.8.18

umutsusuzluk yakmıyor beni


bir rüzgar eser, içinde polen saklı
bir rüya görürüm, rengi pembeye çalar
bir bahar belirir mevsimin ortasında
bütün renkler çıldırırken moda illüzyonuyla,
gaspotizm yeryüzüne ölüm kusarken,
kırılırken gökyüzünde gerçekler,
ütopyamda herşey tozpembe/z.örer

4.8.18

YARDIM /bir öykü/

   Gururlu ve yalnız bir kadın apartman merdiveni temizleyerek, iki çocuğunu okutmaya çalışırdı. Çocukları lisedeyken kıt kanaat geçinseler de, üniversiteyi kazanınca zorlanmaya başladı. Düşündü, site yöneticisinden ücretine zam yapılmasını istedi. Yönetici bir toplantı yaptı, zam konusunu apartman sakinleriyle görüşmeye açtı. Toplantının açılış konuşmasında temizlikçinin durumunu, ücret talebinin gerekçesini anlattı.
Konut sahiplerinden sadece bir kişi ücretin artırılmasına, diğerleri aynı kalmasına görüş bildirdiler. Konu kapandı, ücret artış talebi red edildi.
Ücretin artırılmasını isteyen kişi temizlikçi kadınla özel görüştü.
“Ben bir emekliyim, kabul edersen çocuklarının eğitimi için küçük bir yardım yapmak istiyorum” dedi. 


Kadın, “hayır ben yardım değil, zam karşılığında temizliğe ek olarak çöp toplamayı da görevime eklenmesini istemiştim, böylesini kabul edemem” dedi.
Adam, “öyleyse çocuğunun hesap numarasını ver, ona burs şeklinde verelim. Nasıl olsa bütün burslar yine bir yardımdır”. 


Kadın tereddütlü olsa da aklına yatmıştı, teklifi kabul etti ve hesap numarasını verdi.
Gel zaman git zaman, çocuklar okullarını bitirdiler, işe yerleştiler.
Emekli adam bir hastalığa yakalanmıştı. Kadın bu haberi duyunca hemen çocuklarına bildirdi. İki kardeş tarif üzerine hastayı hastanede ziyaret ettiler. Hastanın derdine derman olacak ilacın, adamın 2 yıllık maaşına denk geldiğini, doktorundan öğrendiler. Bir hafta aradan sonra hastayı tekrar ziyaret ettiler, o pahalı ilacı masanın üstüne koyup oradan sessizce ayrıldılar. Adam şaşırdı. Bu kadar pahalı ilacı getirenler kimdi? Doktorundan sordu, cevap alamadı. Çünkü, hasta mahcup olmasın diye doktor tembihlenmişti.
Hasta ilaç ambalajını açtı, içinde bir mektup ve şöyle yazıyordu: 

Sayın amca bey, bizi hiç görmedin ama, senin gönderdiğin burs parası olmasaydı, son sınıfımda harç parasını ödeyemezdim ve okulumu da bitiremezdim. Oysa ben şimdi doktor oldum, kardeşim de subay oldu. Bu ilaçları bulmak bizim için zor olmadı. Umarım sağlığına kavuşursun.
Not: eğer ameliyat olursan ve kan ihtiyacın olursa, lütfen şu numaraya mesaj atabilirsiniz. Bir tabur askerle geliriz.

Mutlu son.


***
Bu sözcüğü ikiye bölüyorum. YAR-DIM. Yar bildiğiniz gibi iki anlamı vardır. Birincisi dere yatağının uçurum dediğimiz kenar kısmı. İkincisi ise, “sevgili”. Yar saçların lüle lüle.
“Dım” ise, damla anlamına gelir. Dım dım akıyor, damla damla akıyor demektir.
İnsanoğlu-kızı hayatta ya uçurumun kenarında risk altında, ya da bir yârin kolları arasında güvende yaşar.
Yardım için, “sevgiye çalan damla” diyoruz. Damlaya damlaya göl olacağına göre, yardımın istikrarlı olması hayat kurtarabiliyor.
Hacda şeytan taşlamaktan ve bir haylaz dilenciye sadaka vermekten daha sevap değil mi? Takdir sizindir, sevgiler ve saygılar…/zihni örer

2.7.18

tecavüz sapıklığı ve ceza kavramı


Doğduğum yörede Çerkezler gelişmiş kültürü diğerlerinden daha duyarlı/yatkın yaşarlar. Rahmetli Babamın, işi gereği onlarla sık muhabbetleri olurdu. Çocukluğumda duyduğum şu söz onlara aittir:
"Türkler çocuğun eline cam bardağı verirler, çocuk bardağı kırınca da onu döverler".

Kaçırılan, tecavüz edilen ve öldürülen kız çocuğu tüm toplumun değilse de, politikacıların ortadan ikiye böldüğü bir parçanın yüreğini parçaladı. Sosyal medyadaki lanetlemeli tepkilerden anlıyoruz. Diğer parçanın bu konuda ne düşündüğü, hatta düşünüp-düşünmediği merak konusu?


Böyle bir çetrefilli/çok yönlü bir olayın köküne inildiğinde, toplum olarak benimsediğimiz, hatta karşıtlarıyla yarıştırdığımız kültür mayasının çıkacağını bilirler. Şu anda onlar mahcup, utangaç ve hatta bir ihtimal üzgündürler. Ama dışa vuramazlar. Çürük meyveyi misafire ikram eden ev sahibi gibidirler.

Bütün suç tek başına o sapık caninin sırtına yüklenmiş, "onu idam edersek bu cinayetler önlenir" gibi düşünüyor olabilirler. Gerilmiş tepkilerin gazını alalım, gerisi kaldığı yerden devam etsin modundalalar....

Oysa, bireyin işlediği bir suçu tanımlamak için bir çizgiden yürümek vicdana/adalete götürmez bizi. Birey üzerinde toplumun, kurumların ve seçilmiş olan yönetim ve kültürün payları da vardır. Yani birey %50 oranında kendi iradesiyle toplum içinde davranış normunu yönetiyorsa, geriye kalanını da içinde bulunduğu çevre yönetiyor.
Dolayısıyla, bireyin işlediği suça idam cezası vermek, bireyin dışındaki sorumlulukları görmezden gelmek demektir. Kaldı ki, yaşam kalitesi bakımından bizim gibi 3.4. sınıf toplumlarda idamın suçu önleyecek tek yöntem olarak benimsenmesi de normal sayılır. Bunun tercümesi başka anlamda şudur:
vahşi doğa kanununda en geçerli kontrol yöntemi KORKUTMAK ve korku salmaktır. Bunu anladığımız gün sınıf değiştirmemiz bu kadar zor olmaz.

25.6.18

robot seçmenle vatan kurtulmaz



Oy verecek robota değil, düşünen özgür insana yatırım yapmak.
Demokrasinin kalitesini belirleyen seçime katılım oranı değil, oran ne olursa olsun katılanların BİLİNÇ düzeyidir.

Dünya toplumlarının uygarlık yarışında kullandıkları yöntemi bilim adamları/uzmanlar/aydınlar üretirken, bizde politikacıların belirlemesi şaşırtmıyor.
Bizde yaşam kalitesini artırmak amacıyla proje üreten öncüler spor takımları modunda tutulunca ve politikayı da bir eğlence gibi görünce, bu seçimi şöyle yorumlanabiliriz:


Gri ve KoyuYeşil sermaye takımlarının lig ve kupa maçını izledik.
Lig Sonucu: GS:0-KYS:1
Kupa sonucu GS:0-KYS:0, averaj farkıyla KYS galip ilan edildi.
Bu kadar sıradan ve basit.

Oysa hayatı zehir zindan olan bir yığın insan ya çöplüklerde, ya da birilerinin sırtında kene gibi hayatını sürdürmektedir. Toplum tamamen tembelliğe, dilenciliğe, hırsızlığa ve beleşçiliğe alıştırılmıştır. Eğitimin ve meslek edinmenin gereksiz bir uğraş olarak empoze edildiğini görüyoruz.
Özellikle halkın önemli bir kesiminin etnik kodundan dolayı moral katsayısı tehdit altındadır.
Yalnızca bu iktidar dönemi değil, eskiden de bir halt olmadığını biliyoruz.

25 yıllık iş hayatımda ve sonrasında, bütün "sözde demokratik" eylemlerde tanık oldum. Örneğin, bir sendikacı kadro iktidara yerleşmişse, onlar ya ölene kadar, ya da o iş yerinde işçi lehine, işveren aleyhine en küçük bir adım atana kadar, o kadroyu "felek apdo" bile sendikacılıktan indiremez.
Kooperatif yönetimlerinde de böyle, site-apartman yönetiminde de, muhtarlıkta da.... ve dolayısıyla siyasette de aynısı.
Bir aşamadan sonra o kadroyu değiştirmek yerine, o kadronun yalakası olma yarışı başlıyor.
Bir kısım bilinçli kesim "daha iyisi olabilir" öngörüsüyle davranarak yönetimi değiştirmeye kalkışırsa da, yalaka takım dengelerin en kritik yerinde sonucu belirleyen oluyor.

Bu son seçimin belirleyici en temel faktörü, bilinçlerin bastırılması taktiğidir.
Muhalefet kadroları şu andan itibaren, önceden programlanmış robota komut vermek yerine, kitap okuma seferberliği ilan ederek, özgür insan modeline yatırım yapmalı ve bu ilanı işleterek dip dalgası yaratmalıdır.
Bu konuda beyin fırtınası estirmek, bir sonraki yazımın konusu olsun.

24.5.18

bilgiyi bilekten güçlü kılan alıcısıdır






Muharrem, heykel yapacağı kocaman mermerden bir parça koparmak için çekiçle tık tık vuruyordu.

Onu seyreden Erdoğan balyozla yıktığı eski duvarları hatırladı.

Muharrem’in bu nazik vuruşlarını izlerken dayanamadı, usulca yaklaştı; elindeki çekici kaptığı gibi, mermere hızlıca bir darbe indirdi. Döviz fırladı, tl. yere düştü. Kahraman edasıyla sanatçıya dönerek:

"bak öğretmen efendi, sen bu taşı 99 çekiçte kıramadın, oysa ben tek vuruşta kırdım. Gel bana, ders vereyim sana" dedi.

Muharrem, Erdoğan’ın yüzüne baktı, gülümseyerek:

“usta, ordan bakınca öyle görülüyor da, gerçek öyle değil” dedi.

“Nasıl öyle değil Hoca, gözünün önünde kırdım ya?”

"Usta, bazı şeyleri gözle göremezsin, hesap kitap ve toplamda diploma şart. Oysa sen hesapsız ve öfkeyle vurdun, heykeli ortadan ikiye çatlattın.

Kaldı ki bu ucube parçayı kıracak olan son darbe değil, ondan önceki İNCE vuruşların toplamı olacaktı"./zihni örer




13.5.18

anne mi eş mi?

Önce "eş mi, anne mi?" diye sorarlar,
elmalarla armutlar toplanır mı hiç!
Diyelim ki matematik çıldırdı anlağınızda,
yürekler tuzak soruyla kaplanır mı hiç!
"Önce eş mi, anne mi?" diye sorsunlar.
Ben açarım köşeli köşk parantezimi,
"sevgili" çarpanını koyarım sol yanıma.
Biri benim annem olur, diğeri çocuklarımın
/zihni örer/

10.5.18

hangisi öküze benzedi

hangisi öküze benzedi

Kurnazlığın zekayı bozduğu bir ülke/toplum düşünün

İmam ile öğretmen, rakip partilerden Cumhurbaşkanlığına aday olur. Rekabet kızışır. Seçmenin ilgisini çekebilecek ne varsa ortaya dökmeye çalışırlar. Doğal olarak her aday bildikleriyle seçmenin nabzına hitap eder.

İmam, cennetten cehennemden, sevaptan, günahtan... falan söz ederken, öğretmenden daha önemli şeyler söylediğini iddia eder.

Öğretmen de buna karşılık, bu dünyadan, bilginin öneminden, quantumdan, meşru kazançtan, yaşamın zorluklarından, adaletten, işsizlikten, üretimden... falan söz eder.

Propagandanın son günü imam işi sağlama almak için öğretmene haber gönderir. Halkın huzuruna birlikte çıkmayı, hatta halkın hakemliğinde imtihan olmayı önerir.
Mesela der, her ikimiz de tahtaya "öküz" yazacağız, sonra da cemaate danışacağız; cemaat kiminkini onaylarsa, diğeri adaylıktan gönüllü çekilsin.

Öğretmen bu teklifin konusunu gülünç bulsa da, aksi propagandaya fırsat vermemek için kabul eder.
Okuldan bir kara tahta, bir kaç renkli tebeşir getirtir, tahtayı meydanlığa dikerler. Halk toplanır.

İmam, "yaz bakalım öğretmen efendi" der kinayeli ses tonuyla.

Öğretmen renkli tebeşirlerle süsleyerek, resimdeki gibi, gölgeli, yazım tekniğine uygun "öküz" yazar. Bu iş 5 dakika gibi bir zaman alır.

Sonra imam tahtanın başına geçer, toplam 20 sn.de bir öküz kafası çizer. Sonra cemaate dönerek yüksek ses tonuyla sorar,

EY CEMAAT-İ MÜSLİMİİN, ikimiz de buraya öküz yazdık, BAKIN BAKALIM, HANGİSİ ÖKÜZE BENZEDİ?

Okur yazarlığı olmayan halk ne desin?

22.4.18

aşk ve ölüm





-benden nefret et e mi?
Neden?
-ölürsem kahrolmazsın
Siparişle sevmedim ki, emirle nefret edeyim.
-ama kahrolursun!
Öyleyse yalnız ölme.

--------------------------/zihni örer

 
resim google'den

17.4.18

Aşk Sanığı


Fayans çamurunu sıvarken,  hız ile kaliteyi  tatlı bir rekabete sokardım.  Mola,  sadece tuvalet ihtiyacıma bağlı,  kısacık  bir zaman dilimiydi.  Yüzüm hep duvara,  sırtım dünyada olup bitenlere dönüktü.  Son fayansı döşedikten sonra,  kasılan boynumu kütürdetmek için bir sağa,  bir sola döndürürken, balkonun ucuna yakın yerde  bir tuğla ve üzerinde katlanmış bir gazete gördüm. Önünde bir eldiven, yanında ağzı  yere dönük bir çaydanlık, etrafta sigara izmaritleri...
 Dedim ki,  “ulan Hanifi, herkes götünün dahi  kıymetini  biliyor da, sen neden zamana meydan okurcasına hep çalışıyorsun!”
 "O başka, o başkaydı". Fayans doçenti olacaktım ben. Profesörlük bir tık eşikteydi. Bunları düşünürken, merdiven başına doğru bir göz attım ki...  atmaz olaydım” diyeceğim  günlerimin  tetikçisini  karşımda bulmuştum! Bana bakıp, gül yaprağı yumuşakalığında  gülümsüyordu. Oysa Songül'en iyi gülecekti.


31.7.17

modernliğin perdesi


Kadın Temmuz sıcağında bir kanadı açık pencerenin ağzına sinmiş, kitap okuyordu.
 "Ne güzel; şu yağmura gebe kara bulutların altında okuyan bir kadın görüyorum".
 Kadın, kitabın açık sayfaları arasına işaret parmağını sıkıştırarak kapattı, başını odanın görünmeyen tarafına doğru çevirdi, "kızım, dış kapıyı aç da ceyran yapsın" diye seslendi. Belli ki evde ne bir vantilatör, ne de klima çalışıyordu. "Olabilir; geçim derdi bu memlekette yalnızca kişinin kendi haylazlığına bağlanamaz ki. Allahın yeli bedava nasıl olsa demiştir" diye geçirdim. 
Kızına seslenirken bu yana kaykılan kitabın ön kapağı çarpıverdi gözüme. "Yasin-i Şerif". Kitabın sayfasına odaklandı tekrar. Sayfa ile gözü arasındaki mesafe taş çatlasa bir karışı geçmezdi. Satırlardaki sözcükleri "okurken", yüz profili boynundan esneyerek, satır başından sonuna doğru salınıyordu. Göz bebeği esnekliğinde bir sorun mu vardı yoksa? Hani, bir kazadan sonra boyun diski takılınca da göz esnekliğinden yararlanmak gibi. Hayat bu, ikame organlarla eksikler giderilebiliyor. İnsan insana, organ organa muhtaç.

Komşu olsak da ne bir konuşmuşluğumuz, ne de selamlaştığımız bir an olmuştu. Ama, karşılıklı imaj paslaşması yapıyorduk sanki. Oysa beni karşıdan gördüğünde anında pencere perdesini "caaarrttt" diye çekişi kanıma dokunurdu, kendimden şüphelenirdim bazen! Erkekten kaçmanın "namus" göstergesi olduğuna inananlar az değil şu toplumda. Ama bu kadınınki oldukça abartılıydı. Dedim ya, perdeyi bir agresif çekişi vardı ki, onun karşısında kendimi sapık sanmaya başlamıştım.

Evet evet o kadın mahallede yaşlı, özürlü bir adamı "sapık" ilan etmişti daha önce.  Ünü aşağı mahalleye kadar yayılmıştı "sapık adamın". İtham tek kaynaktan çıkınca, duyan da inanıvermişti sorgulamadan. Yan sokaktaki bir kadın adamı tarif ederken, 
"şu arka sokataki sapık mı...?"  
"onun sapık olduğunu kim söyledi!" 
 "nebiliim anam kendi komşusu falan kadın". 
"Yalan anam, adamcağız 75 yaşında, ayakta zor duruyor, kalbi çeyrek çalışıyor, nefes darlığı yaşıyor, merdiveni bastonsuz çıkamıyor, adeta ölüm gününü sayan  birinin sapıklık ve çapkınlık neyine.... Sadece çok konuşkan ve konuşma isteği dolu olan bir zavallı, o kadar... Zaten mahallede adamı muhatap alacak erkek de kalmadı. Ya öldüler, ya kahvehanelerde okey taşı kırmaktalar, ya da işinde gücünde hepsi. O zavallı da ancak kadınlarla karşılaşıyor ve onlarla konuşmaya çalışıyor". 

Penceredeki kadın, yasin-i şerif okumaya devam ediyordu. Durun bi dakka, yahu kadın on dakikadır aynı sayfaya bakıyor. "Sana ne!" Diyebilirsiniz. Evet, "bana ne" olamaz! Sonuçta, pencerede kitap okuyan bir kadın görüyorum. Hem de Türk. Hem de çevreye anlamlı mesajlar yayıyor. Az görülen şey merak uyandırmaz mı? Hem liberal takılıyoruz, hem de az sayıda kitap okuyan birini görünce fiyatını küçük görüyoruz. Olamaz! Arz talep meselesi. 

Ne diyorduk? Okunan kitabın sayfası henüz değişmemişti. Önünde yazı değil de resim mi vardı yoksa? Bulmaca çözüyor desem, buna kitabın kapağı uygun düşmez. Satırlardaki sözcükleri izci gibi sürdüğünü görüyordum. Öyle bile olsa, bir sayfa taş çatlasa iki, bilemedin üç dakikada bitmesi gerekirken…. Anladım, kadın okuyor gibi yapıyor. Başının arada bir çeyrek açıda da olsa bu tarafa yaylandığından belli. Olsuun, en azından bilim kurgu gibi bir manzara. Okuyor gibi durması da çok şey ifade ediyor değil mi?

"Ey adam", dedim kendi kendime, "sen pencere ağzında Kapital gibi heybetli bir kitabı okursun da, yorulunca onu bırakıp gitar çalarsın da, sonra da Karın ile şakalaşıp onu kahkaha ile güldürürsün de, sesi ve neşesi karşıdan duyulur da, komşuların öyle ya da böyle kitap okumasını neden yadırgar ve sorgular ve şüphelenir ve mıdıklanırsın!"

Haksızlık ettiğimin farkına vardım! Kadıncağız okuyor ve kimin ne niyette (sapık) olup-olmadığını ondan daha iyi kim bilebilir?

Kitap, sayfalar çevrilmeden bitti; kapatılarak yandaki kanepenin üzerine konuldu. Kalktı, içeri girdi. Az sonra elinde bir tabak ile çıktı, pencerenin ağzına dikildi. Aşağıya, fayans döşeli bina girişine doğru bir kaç yiyecek parçası fırlattı. Yemek artığı kemik olabilirdi. Ekmek kırıntısı da.... Gölgede yatmakta olan bir kaç kedi koşuştu, yiyeceklere çullandılar. Kadın mutluydu. Beni görünce perdeyi yüzme karşı "carrttt" diye çeken, bu kez bir tebessüm ile yüzüme kısa bir bakış attı, hemen geri dönüp mutfağına doğru yöneldi.

Helal olsun, hem kitap okuyup kültürüne kültür katıyor, hem de sokak kedilerinin beslenmesine karşı oldukça duyarlı. Demek ki okuduğu kitap işe yarıyordu. Aslında hayvan sever olmak için okumak şart mı ki? Diye sorduğum da olmuştur... Ancak, okumanın bazı etik davranışları beslediği de söylenirdi.

Bir gün duydum ki, kadının eşi hastaneye ameliyat için yatırılmış. Kadınlar arası sohbetlerde itiraflar ağızdan fırlar ya? İşte onlardan biri... Kadın demiş ki, "şu sizin binadaki dullara özeniyom. Ne güzel erkeksiz yaşıyolar. Allah bana bir fırsat verdi ki... Bende şans mı var! O domuz yine kurtulur bir şekilde..." Kadın daha neler neler demiş de, aklımda kalanlar bu kadarcık. Neyse, sözüm ona adamın kalp damarlarından irili ufaklı 4-5'ini değiştirmişler. Adam kurtulmuş. Bir hafta sonra taburcu edilecekken, önü pazar gününe denk geldiğinden çıkarılmamış. Bir hafta aradan sonra duydum ki, kadın kocasına boşama davası açmış. Nedenini bilmiyorum ama, sanırım kocasını hurdaya çıkmış bir makine gibi görmüştür. 

Eyy "kitap okuyan, kedi besleyen kitap/hayvan seven çağdaş, modern, kültürlü kadın", eşin yarın taburcu olacak, o gününde yanında olmak varken, boşama davası açarak onu kutlamak için piknik gezisinin imaj kurtardığını hangi kitapta okudun?

“Hayvan sevmeyen insan sevmez. Hele de kitap okuyandan hiç zarar gelmez”





28.7.17

uygarlığın iki yüzü


otantik okumalar

Kent uygarlığında su bardağı ile yemek tabağı ya camdan, ya da porselenden yapılmış.

Yer, ya betondan ya da kaygan fayanstan....

Bu hayatta ilgi alanı binbir çeşit. Zaman su gibi akıp gidiyor; uygarlık, saatin djital göstergelerinde saniyleri hesaplıyor. Gerçeklerin gizlendiği detaylara bir türlü yetişemiyorsunuz. Aceleniz hep var. Son lokmayı yutmadan sofradan (pardon masadan) kalktınız ve telaştan ayağınız kaydı; bardak-tabak elinizden sert fayansların (tuzağına) düştü. Cam bardak -mı tabak mı neyse- parçaları her bir yana yana fırladı. İçinden sıvışan su yerin kayganlığını iyice kışkırttı. Islak yerde cambaz gibi yürüyebilseniz de, beyniniz normalden daha fazla enerji yakacaktır. Düpedüz stres nedeni!.. Hain cam parçalarını bir yıl boyunca toplasanız bitmez. Hatta velakin topladığınız parçacıkları tartsanız ilk halinden ağır geleceğini düşünürsünüz. O kadar yani! Kızdığınızdan böyledir bu.

Öyle ki, insan "kızınca kıyamet" koparabiliyor değer yargılarında.

içmelikler

***

Taşra kültüründe su tası ile yemek tabağı bakırdan yapılı. Dışı vayvaylı olsa da içi kalaylı. Yer, toprak ve çimen.

Varsayalım ki tas/tabak elinizden düştü. Hatta velakin içinde su vardı. Su yeri ıslattı, ince tozları hapsetti.  Ya da yerdeki çimenler kaptı. Körün aradığı bir göz... Boşa giden bir şey yok. Stres/kızmaca yok. Yenisi sudan ucuz. O kadar yani.

***
Aaahh ahhh! Kitap, "fayans ile cam"a bu kadar yakın olacağına,

(özünden doğan ağaç gibi) bakır tas'a, tahta fıçıya bu kadar yakın olsaydı,

hayat daha otantik olmaz mıydı? Herkes kime ne için oy verdiğini bilmez miydi? Hayat bayram olmaz mıydı.......

Karşıdan bakınca, "çağdaş uygarlığınız batsın" diyesi geliyor insanın!

8.7.17

bir deneme denemesi

Şeytanın kulağına kurşun, şu sıralar kendimi epeyce yakışıklı hissediyorum. Aslında uzun zamandır öyle olmadığımın farkındaydım. Fakat şu sıralar, arada bir kapıldığım anlardan biri. Sağolsun bunda berberim Memedin de payı var. Ama çok uzun sürmüyor. Saç dengeleri değişince, ölçüler de çığırından çıkıyor. Fiziki ölçülerimin dengeleri pek bozuk sayılmasa da, kafa kemiğimi ve bacak yapımı yeniden tasarlamak ve daha estetik yapmak isterdim doğrusu. Saçlarımın kafa coğrafyasındaki sınırları, saç teli kaçakları… ve diğer organların koordinatları tam estetik tamire muhtaç.

Tedavüldeki kültür diyo ki, “Allah öyle yaratmış, bozarsan isyan sayılır”. Biz de inanı-yoz... Dolayısıyla toka dahil hiçbir şey takmıyoz kafamıza. Desem de pek inanmayın. Tıraş, parlatıcı, şampuan, losyon, rolon, pafüm… vs gibi malzemeler metroseksüelliğe girmediğinden, rahatlıkla değerlendirebiliyorum. İşte bu noktadan sonra sözünü ettiğim sanal his peydahlanıyor içimde. Yakışıklıyım hissi…

Yakışıklı olmak önemli mi?

Geçenlerde feminist gurupta “güzellik” kavramını tartışmıştık kısaca. BURADA "Güzellik nedir"
 konusunu işlemiştim felsefi açıdan. Bilindiği gibi, güzellik deyince kadınların estetik ve magazinel kültür kompozisyonu akla geliyor; yakışıklılık ve karizma da erkeklerin….

Nasıl bir durum derseniz? Mesela caddede dik yürüyorum. Omuzlarımı az yukarı kaldırıp, hafiften öne doğru kasıyorum. Göğsümü kabartıyorum. Vücut kitle endeksim 3 kg. daha vermem gerektiğini işaret ediyor ama, bu anlık değişimleri dikkate alınca bişeyciklerim kalmıyor kaygı adına. İrademe ve bilincime güveniyorum. Sigara içmediğimden belli değil mi? Göbek konusunu tamamen hallettim sayılır. Yukarıdan bakınca, eğilmeden diz kapağımı sıfırdan görebiliyorum. O kadar yani. Yüz coğrafyamdaki organlarımın esnek bölümlerini de moral katsayıma güvenerek, kolay ayarlayabiliyorum.

Vücut koordinatlarınız nasıl olursa olsun, içten gelerek gülümsemek güzelliği otomatiğe/garantiye almaktır. İçten gelmezse sırıtmak olur. Mesela takırdarken (kahkaha) boğazdan çıkan sesin bir de az frekanslı geri yansıma dalgası olmalı. Yoksa, o zorlama ve gösteriş gülmesi olur ki, yavan kaçar.

Bunların farkındasınız ve hileli tavırlara tenezzül etmiyorsunuz. Güzelleşiyorsunuz, karizmanız coşabiliyor. Kaşlarınız yukarı kalkıyor, gözleriniz de buna paralel irileşiyor. Geriye ne kaldı? Moral, moral moral ve ulusal kolektif düzenin radyasyonundan korunabilme cephanesi.

Kişisel bir durum aslında... Desem de, buna da inanmayın. İnsanın kendini güzel ve yakışıklı bulması moral açıdan hem ailesel, hem de (olumlu yansımaları bakımından) çevresel olabiliyor. En azından hayata ve olaylara daha yapıcı, uzlaşıcı ve esnek bakabiliyorsunuz. Özgüven kaçağınız olmuyor. Toleransınız ve çözümleyici niyetiniz yüksektir o anda. Karşınıza çıkan “cahil bilgiçliğiyle” örselenecek olan kişiliğinizin savunma mekanizması iyi çalışıyor. Öfkelenmek, sigortaları attırmak yerine, ukalalarla en fazla alay ederek başınızdan savmayı başarıyorsunuz.

***
Birkaç gün önce Kızımız tatil için geldiğinde beni tepeden tırnağa inceledi. “Babacığıımmm, gittikçe gençleşiyorsun bakıyorum da… bunu neye borçlusuuunnn…” derken boğazımın altına, ellerimin derisine, yüz mimiklerimin estetiğine… falan bakarak, inceledi. “Hiç sarkma, buruşma, pörsüme yok… ne güzel. Hem de çok fitsin. Bak sana neler aldım, hepsi genç işi” diyerek, hediye bohçasını gözümün önüne döktü… Cicili bicili renkli renksiz desenli bir sürü yaz giysileri… Hadi diyelim ki renk ve biçimlerine hatırın için katlanacağım, bunları ne zaman eskiteceğim? Ve ardından aynaya bakıyorum. Gerçekten de kuru iltifat olmadığını fark ediyorum.

Daha ne olsun; memleketin gidişatından başka, kişisel ve ailesel derdim yok . Ancak, "alan almış, satan satmış” ayaklarından paça olmaz, biliyorum. Bu kapsam alanında çizgili picamayla misafir karşılayanlara iki çit lafım var: ayda iki gün, en az on yıl semt kütüphanesine uğrasalar fena olmaz aslında. Ben zamanında uğradım ve şimdi akşamları da evde giyimime özen göstermeye çalışıyorum. İnsanın önce kendine, sonra yakınındakilere ve daha sonra uzaktakilere de saygısı olmalı.

Bakımlı olmak iyidir. Her zaman öyle miyim? Hayır! Bazen sallapati durduğumuz anlar da olabiliyor. O durumlarda insan görmemeye, yakınımızdakilere de mazeret üretmeye çalışıyoruz. Bir de sallapati yakalandığımız anlarımız var ki, ayda yılda bir görüştüğümüz ve değer verdiğimiz insanların fotoğrafik hafızasında öyle kalmak ne tuhaf! Oldu böyle anlarımdan….

Araya şunu da sıkıştırayım:Parası olduğu halde mağazadan yırıtk kot alıp giyenlere valla bila gıcığım! Onlar Sosyalizmin yoksul savunuculuğunu istismar edenlerdir. Dolayısıyla da düşünen ve farkındalığı olan yoksullarla alay etmenin daniskası olduğunu düşünüyorum. Elimde değil!

Şu sıralar kendimi yakışıklı hissedişimin nedenleri yalnızca tepeden inme psikolojik (his) değildir elbette. İnsanın duygu durumunun maddi alt yapısı mutlaka vardır. Özellikle hayat ve hayatötesi Arkadaşınızın … (Ona sevgili diyor romantik edebiyat. ben daha fazlasını...). Ardından emek ve bilgi…. Yoksa kendimizi avutmuş oluruz ki, "kendi gibi inanmayan insandan nefret ederek, bazen öldürerek ve bunu allah için yaptığına inanarak cennete gideceğini sanan insan konumuna düşeriz; Allah korusun.