Slide Title 1

SEZİ-P-ÖĞRENİ-YORUM-LUYORUM

2

ÇÖZÜP Ç-ÖZÜMÜ-SÖYLÜYORUM

3

yollarını gözlüyorum

22.9.16

söyleyemedim




Bazı anlar vardır, söyleyemezsiniz her şeyi. Sembollerle, araçlarla, mesajlarla demeye çalışırsınız. Ya da susarsınız çoğu zaman. Öyle anlarda tıkanır, müzik krizine kapılabilirsiniz. Çoğu zaman ruhunuza “geçerken uğrar” da bazen “müziğiniz tutar” aniden. Acile kaldırılmış hasta gibisiniz o anda. Müzik doktorunuz müdahale eder. Ruhunuzun bam, tiz... bütün tellerine nota asar, akor keser. Portrenin sol anahtarını bir gerdan zinciriyle asar sol böğrünüze. Sarhoşsunuz. Her şey toz pembe. İşte o an, ruhunuzda çimlenen fidanlara su serpen o büyülü nağme etkisini gösterir.

O seansın da bir ömrü vardır, her şeyin olduğu gibi …

Sonunda uyanırsınız. Ülkenin dramatik gerçekleriyle tekrar yüzleşirsiniz. Tozlarınıza gözyaşları ve öfke damlar, kap kara çamur olur; pembeleriniz solar. Tozpembeniz kara bulutlara karışmıştır artık.

Doğaüstü, normalötesi, mistik, telepati, psikokinezi, psişik fenomen… gibi kavramlar anlatamaz buradan ötesini. Yaşama dair konular bütün arızalarıyla kendini sürükler; tıpkı bozuk raylarda giden eski bir tren gibi… takır-tak, takır-tak…

***
 

Değerli iki sanatçımız Meliha Güneş (TRT sanatçısı) ve Hilal Nesin (yazar, tiyatrocu, yönetmen, müzisyen)  
bana özel olarak yaptıkları bu düet için teşekkürlerimi bildiriyorum buradan. 
Bu güzel düete, kendilerinden izin alarak, kenardan köşeden (gitarımla) iliştim, hoş göreceklerini biliyorum. İkisine de saygılarımla...

18.9.16

çarıklı aşıklar

Roman kızını romantik sözlerle anlatamam. O, romanımın ana kahramanı ve gerçeği olacak. Baba kahramnı da eklenecek yanına. Adı Bekir olacak. O'ndan çokça söz edilecek. O dindar, dolayısıyla yoksul, yasakçı ve düzenbazların has adamlarından birinin oğlu olacak; roman kızını sevecek ama, ölümüne "Bakir" kalacak...

İki yoksulun kültür çakışması yaşanacak...

Uzun hikayelere roman demişler. "Çingene aşkı" desem taklit olurdu. Oysa ben Aslı dururken taklidini değil Kerem'ini yazıyorum. Olaylar, kahramanlarının kaderi gibi alacakaranlıkta seyerdiyor. Ay ışığına "mehtap diyemiyorum çünkü, çingene kızı kıskanabilir.

Google tanığımın olsun, 18.8.2016, saat:15.50

şimdilik başlık "çarıklı aşıklar"



16.9.16

Tarık Akan'ı sevmek


“Tarık’ı herkesin sevmesini istemem. Bazılarının sevmemesi lazım. Herkes sevse kişiliksiz olurdu zaten"/Müjdat Gezen

***

“Barış Manço "Bir kişinin adı en son ne zaman telaffuz edilirse o gün ölmüş oluyor insan. Yani fizik olarak bu dünyayı terk etmek çok da önemli bir şey değil. Nasıl olsa günün birinde hepimiz terk edeceğimiz için ve milyarlar terk ettiği için... Ama adınız anılmadığı gün gerçek anlamda bu dünyayı terk etmiş oluyorsunuz."demişti.

Tarık Akan'dan geriye bakıyorsun bir duruş görüyorsun. Peki bugün iktidara şirin gözükmek için Tarık Akan gibi adamların adını zikretmekten korkan adamları kim hatırlayacak?”/Gül Ulucan Ekmen
***
Tarık Akan'ı çok ayrıntılı tanımıyorum ama, sevmek için birkaç nedenim vardır. Öncelikle hayata ve olaylara sol pencereden bakması ilk neden.

"Sol pencereden bakmak" sömürüye, hırsızlığa, yalana talana, israfa ve ayrıcalıklı statüye karşı olmak, herkesin doğa nimetlerinden eşit fırsatlarla yararlanmasını sağlayacak düzeni kurmak düşüncesidir.

Asrımızda hayata sol pencereden bakmak, iktidar artıklarından, avantadan yaralanmayı peşinen reddetmektir. Alınterine razı olmak, haksızlıklara göz yummamaktır....

Her solcunun değişik tonlarda bakış açsı olsa da, dünyaya hükümran olan ve bütün güçleri elinde bulunduran kapitalist sınıf karşısında solcu elemenin israf olduğunu düşünüyorum. Bir ucunda komünist, diğer ucunda sol Kemalizmi temsil eden sosyal demokratlara kadar, gök kuşağı kompozisyonuyla dayanışma içinde olmak şarttır.

Yoksa, kocaman yoksul kitleyi uyuşturarak, kedine bağımlı kılarak sömürü düzenini sürdüren güç karşısında armuda saplı, üzüme çöplü demenin zamanı değildir. Sömürülen kitlenin, kendi haklarını savunan bir kitleye düşman yapılmasının şifreleri çözülmeli, kurulacak yeni dünyanın içeriği acilen saf, temiz, masum, edilgen kitleye anlatılmalıdır. Fraksiyon, etnik ve ırk çatışmaları sadece sömürü sisteminin çarkını döndürür. Halkı da cennet hayaliyle avutur…

Kendi temel haklarını savunanlara düşman, kendini acımasızca, sırıtarak sömüren bir sınıfa da dost gözüyle bakan bir halkı anlamak için bir kaşık suda boğulmak yerine, kaşıktaki suyu içerek yola devam etmek gerekir..

4.9.16

FETOŞizmi patlatan darbe




“Emek ürünlerine, meta olarak üretildikleri anda yapışıveren ve bu nedenle meta üretiminden ayrılması olanaksız olan şeye Fetişizm diyorum” demiş

Bu kavramın Marxist teori içinde de özgül bir yeri vardır. Meta fetişizmi, en genel anlamda, kapitalist pazar sistemi içinde, toplumsal ilişkilerin maddi yapısal öğelerini gösterir. Belli bir şekilde ekonomik, sosyal ve düşünsel/kültürel içerimleri olan bir kavramdır bu. Öyle ki, metaların fetişist nitelikleri sonucunda, insanlar bir yanılsama ortamında yaşamakta, kendilerine ve kendi gerçekliklerine yabancılaşmaktadırlar. Böylece Meta fetişizmi kavramı İdeoloji teorisi, toplum teorisi, ekonomo-politik teorisi ve benzeri alanların merkezi bir kavramı durumundadır.

Meta fetişizmi teorisi Marx'ın değer teorisinin merkezidir ve onu seleflerinden keskin bir şekilde ayıran şeylerden biri budur. Marx'ın değer teorisi fiyat teorisinden çok daha fazlasıdır. İnsanlar arasındaki toplumsal ilişkilerin, daha sonra bu toplumsal ilişkileri tekrar etkileyen ve şekillendiren maddi biçim haline gelmesinin teorisidir."/

https://tr.wikipedia.org/wiki/Meta_feti%C5%9Fizmi

yorum devam edebilir...

21.8.16

"amele mektebinde SOYLU RÜYALAR" kitabıma bir yorum

"Zihni Örer hocamın toplumsal zihniyeti tanımlayan eşsiz eserini büyük şevk ile okuyorum.Toplumun geliştirdiği,deyim veya atasözü kategorisine giren ve halkın yaygın kullandığı cümlelerin hangi toplumsal zihniyeti açıkladığını ustalıkla tarif ediyor.Sevgili hocam'a saygılarımı,sevgilerimi gönderiyorum." demiş Halil Doğan.

"BİREYSEL BİLİNÇ DEVRİMİ
Zihni hocam'ın bu kitabını okurken Maxim Gorki'nin"Ana" kitabının merkezinde bulunan Pavel Korçagin sürekli gözümün önünde canlandı.Tabidir ki dış görünüşü değil,iç görünüşü.
Bir yazar eline kalem aldığı zaman esasında dünyada bulunan insanların tümü eline kalem almış demektir.Ele kalem almak bireysel bir davranış değil,evrensel bir davranıştır.İnsanlığın tıkandığı noktalar tüm insanlıkta ruhsal bir sıkışmaya sebep olur,bu huzursuzluk yazarda daha da yoğunlaşır ve onun doğurduğu kitap bu sıkışmanın terapisi olarak kendine düşen görevi yerine getirir.Ve bu kitap tüm insanlığın içinde bulunan sıkıntıyı temsil eder.Her kitap,okuyucunun kendisini ve çevresindeki koşulları tekrar tekrar incelemeye almasını gerçekleştiren bir amaç için doğar ve hatta yazar,kendisinin aşmakta zorlandığı noktaları aşma görevini okuyucuya yükler.Bu şekilde içinde taşıdığı sıkıntıyı rahatlatmaya çalışır.
Maxim Gorki,çarlık toplumunun sovyet toplumuna değişmesini tarif eden stili ile ölümsüzleşmiştir.Ancak Rus toplumuna spesifik davranış kalıplarını analiz ettiğinden ve de o toplumun dilinde en önemli ve kimliği oluşturan deyimleri kullandığından dolayı çevirisini okuyan üzerindeki etkileri,Gorki'nin beklentilerine cevap vermeyebilir.Örnek olarak,Zihni hocam'ın bu kitabının yanında "Ana"kitabı bir kontrol materyali olarak kullanılabilir,eğer amaç bireysel ve toplumsal davranışları anlamak ise.
Kitapta beni en çok etkileyen kısımlar,ülkemizdeki sadaka-sevap ilişkisinin kapitalizmin çıkar çelişkilerine verdiği destek ve emperyalist amaçlara toplumu hazırlama fonksiyonu üzerine olan analizleridir.Zihni hocam'ı kutluyorum ve dünya halkları ve gelecek olan nesilleri adına kendisine şükranlarımı sunuyorum."


Demiş sevgili Dostum DR. Halil Doğan. Muhteşem bir yorum:)
Emekli Dr. Halil Doğan

19.7.16

Yaz-ı aşkım


akdeniz akşamları


Fırtınalı mevsimlerde Bahar rüyasına yatarken huzuru  sayıklamışız yıllarca. Ayların on ikisi de üstümüzden silindir gibi geçti gitti acımasızca. Toz bulutları gerçeklerimize perde tutsa da, özümüzde matlığa boğmadık onu.  Öldürmedik, soldurmadık. Oysa dışımız dışa bağımlıydı, dizginleyemedik! “Gülümsemek sevgidendir” dediler, biz ancak sırıtabildik dudak payımızla. Milletçe sevgiyi nefrete kurban ettik ister istemez. Atmosfere nefret üfleyenlerin kurdu düştü ciğerlerimize de ondan. Meğerse kurt bulanık havayı severmiş...

Aşk şarkılarına yabancı kaldık çoğu zaman; aşkımız  pas, sevdamız yas tuttu hasretlikten. Top, tank ve toma paletlerinin seslerinden  metal müzik yaptık hayalen. Eskiden arabeskin ağıtlarını kahpe feleğe bağlardık, son zamanlarda metallerin bestelerini serseri ölümlerin cenaze marşına bağlıyoruz!
Tarihin en arka vagonunun tekeri de kırıktı; hızlandıkça "takır-tak" sesinden ritim üretrdik. Ve dans ederdik alafranganın taklidine binaen. Anıları da tarihin ileri vagonlarına yükledik ister istemez.  
20 Temmuz 2016. Baharın büyüsüyle “ful şarj” olarak yaza girmiş bulunuyoruz. Oysa, “girmez olaydık” diyecek kadar nedenlerimiz birikti son zamanlara! Biriken öfkelerin bendi kim bilir kaç şiddetlik deprem biriktirecek  ileriki yıllara. “Kara günleri” başka renkte düşünmek mümkün mü!  
Bahar nergiz kokulu aşktır da, yaz yanığı nedir, bilen var mı?

Ne baharlar gördük de hepsini görmezden gelip, tarihe gömdük belki çimlenir diye. Hep öyle olmaz mıydı? Biri gider, biri gelirdi; ancak en sonuncusu kalırdı aklımızda. Bir de kopardığımız taç yaprakların parmak ucundaki “seviyor-sevmiyor” lekecikleri. Toy zamanların palavra yüklü aşk mektupları başımızı döndürürdü aynı yönde.  Anlamı  içinde yüklüydü de hayal gücümüze tırmık çekerdi bütün gizemiyle. Tamamı edebiyat ürünüydü o zamanlar; yani  cep telefonuyla internetten birkaç zaman önce:
“ey sevgili, bütün denizler mürekkep, ormanlar kalem, gökyüzü kağıt olsa, sana olan aşkımı yazmakla bitiremem” diyesi gelirdi insanın. Yıldızlara kulp takardık, mehtaplara şiirler asardık. “Seni çok seviyorum”un  usturuplu yolunda aşk nağmesini bir başka notadan çalardık. Sonra, Divan Edebiyatının “süslü nesir” yığıntıları arasında, aç karnına bile aşk sayardık.

Yoksulun aşkı, zenginin hesabı olurdu her zamanki gibi! Hesapta  para, aşkta karavanaydı platonik türünden.  Platonu eflatuna çalardı soldukça, toniği cin olup çarpardı. Koşulların tam takır sevdası aşka boyun eğdirirdi de ondan…
Yaz sıcağı, deniz serinliği, orman gölgesi, gökyüzü mavisi ve bunlara paralel yaz ve yazı aşkı… “Her paralel kötüdür” demek ayıptır efendiler. Aşıklar paralel yürüdükçe aşkları karşılıklıdır da ondan.

***
Yaz aşkı yazı aşkının üzerinde ağırlık yapınca, nefes almak zorlaşabilir bazen.  Zira, her Ekim bir sonraki Bahar’a gebedir devrimler gibi. Sonra, “hazan” mevsiminden “hasat” mevsimine ne kalır ki oracıkta. O zaman yeni bahar yeni bir anlam kazanır aşkla.

20 Temmuz Akdeniz Akşamları. Gökyüzünün en duru mavisine serpiştirilmiş yıldızları sayıyorum. Onların en parlaklarını bir bir sevgilinin saçlarına  Divan edebiyatı kıvamında takıyorum. Akdeniz otellerinin yıldızlarıyla mehtabının yıldızlarıysa “yıldızlar savaşında” her akşam.


14.7.16

VATANDAŞLIK AZ GELİR SINIRLAR KALKSIN!






Suriyeliler Baas Partisinden kaçıp, liberal kılıflı yeşil feodal partiye sığınırken, ülke 3'e bölündü.

-Milliyetçi ve uluslacılar "istemezük, zaten bize kıt kanaat yeten adalet, milli gelir, plajlar, tavernalar... Vs." diyorlar. Buna bağlı Kürtler mevcut orantıyı bozmamak için mi neyse, onlar da "gelmesin" diyenlerden.

-İslamcı feodalistler, "gelsin, nasıl olsa taze burjuvazimize taze kan-ter lazım. Yoksa gri liberaller bizi kanter içinde koyacak" diyorlar. Müritlerinin kulakları en yukarıdakinin fetvasında.

-Sosyalistlerimiz de hümanizmin gözüne vuruyorlar yetmişlik rakı gibi. "Gelsinler, adamlar sokaklarda mı kalsınlar! Vatansız insan orospuya benzer, gelen ezer giden ezer, gerisi teferruat..." der gibiler. Konunun felsefi boyutunu ihmal etmiyorlar tabi sosyalistler. Biri soruyor, "ya adamlar Baas Partisinin gölgesinden kaçıyorlar da faşizmin kapanına düşüyorlarsa neden gelsinler ki?

Diğeri soruya soruyla karşılık veriyor, "yoldaşlar, Baas Partisinin kimliği nedir, bilen var mı?" Başka yoldaş cevap veriyor, "hani kaddafinin de vardı böyle bir partisi ya, islamcıydı o bildiğim kadarıyla". Bir başkası Irakta da vardı öyle bir parti….” diyor

Burada aklıma "islam sosyalizmi" diye bir deyim takılıyor. Memleketimizin Müslüman koministleri de baascıdır sonuçta. Fikir babaları ise, kitaplarını yıllar önce okuduğum, kendine hayrı olmayan mısırlı seyyid kutub ve pakistanlı yazar mevdudi tayfasıdır.

Ana fikri nedir islam sosyalizminin (ya da baas partilerinin)?

Şu:

"Mal-mülk Allahındır, öyleyse özel mülkiyet yoktur" demsine rağmen, bazı hadis ve ayetlerin işaret ettiği bazı durumlar özel mülkiyetin olduğuna açıklar. Mesela hadis, "hayırlı kazancın onda dokuzu ticarettir" ve miras. Allahın mülkünü yine kişilerin eşitsiz (ona adalet diyorlar) kullandırmaları gibi.... Mesela üretim aracını devlet birine veriyor, dilediği kadar kar ediyor ve vergisini veriyor, kalanı yine üretim aracına dönüşünce miras olarak gelecek nesle kalıyor.

Üretim aracı her durumda egemenlik aracına dönüşür oysa! İran Şeriatının Sencarisini, Zarrabisini gördük. Gel de anlat bunu iman kütlesine!


İran dedim de... İranlı politikacı Ali Şeriati "insanın 4 zindanı" kitabında şuna benzer bir yorum atıyor:"Karl Marks bütün fikirlerini Kuranı Kerimden almıştır, onda eksik olan imandır" gibi...

"Gett lannn!" diyesi geliyor insanın! Demiyorum, fikir fikirdir yanlış da olsa. Kuranı da Das Kapitali de, hatta Alaman İdeolojisinin özetini de okumasaydım, tarafsız kalabilirdim bu yalana.


“Suriye göçmenlerinin vatandaşlığı” diyorduk.

Yaşama hakkı elbette "amasız"dır da, sosyalizmin emek-değer teorisine göre,

1-Suriyeliler kendi diktikleri ağacın gölgesinde otursalar daha iyi olur.

2-Kapitalizmin koyduğu sömürü kuralının masumiyeti olmaz. Yağmurdan kaçıp doluya tutulmalarını istemezük. Çünkü, burada da gelecekleri karanlık. Karanlığımız geniş yüreğimiz gibi, sığarız ama, birbirimizi göremedikten sonra….

Ha, bir gün Enternasyonalizme doğru yol alırsak, o zaman bütün sınırlar kalkmalı...

Şimdilik diyeceklerim bu kadar.

12.7.16

para, edebiyatın genetiğini bozar

Bir zamanlar, Cem Mumcu’nun keşfettiği “diz üstü edebiyat” vardı. Tam 1 yıl koşmuştum yayınevinin peşinden. Nezaketen, “he hı…” diyerek oyalamışlardı. Oyalandığım dönemde “diz üstü dil altı” (pardon o tansiyon hapıydı, doğrusu “diz altı” olacaktı) çok farkında olduğum bir tarz değildi. Ben yazmıştım, onu da edebiyat sanmıştım. Sevgili Fatih’in Apaçi serileri aklımı çelmişti de, O’nun torpiliyle muhatap alınmamı sağlamıştık. Yayınevlerinin bir yazar adayını eseriyle muhatap alması ille de sanasasyonik çabayla mümkünmüş. Onu öğrendim.

Neden diz üstü dedi buna Cem Mumcu? Nedenini sormadım elbette. Ama soran olmuş ve şu cevabı almış:
"Yazar olan insanların birçoğu hedef kitleyi düşünmeye başlar. Bir metni yazarken onun beğenilip beğenilmeyeceğini ya da satıp satmayacağını düşünmek o metni çuvallatır. Benim bloglarda gördüklerim bu tuzağa düşmemiş metinlerdi."

İnansak mı? Önemli olan okur adayında ilgi uyandırmak mı, bilgi uyandırmak mı? Bu soru burada kalsın öylece.

Diz üstü-diz altı, irticai-dinticari, iki bilinmeyenli denklem gibi mübarekler. Çok satarlar. "Tavşana kaç, tazıya tut" diyen bir sistemin figüranları iş başında. Biri töresel yasaklardan, diğeri bilinmeyen ve hiç bir zaman da bilinmeyecek gizemlerden yola çıkarak sektörünü oluşturmuş da adına edebiyat demişler….

Bütün sanatlar ve hatta ideolojiler için de geçerli bir durum bu. İşin içine ticari kaygı girdi mi, al onu çal başına. Bütün sinsiliğini, ucuza mal ediliş şifresini, cılasını boyasını… içinde taşır. Başkalarının iç hesabı (ona ego tatmini diyenler var) bana ne! Edebiyat ve sanat dediğin şey, insan gizlerine dokunan şifreyi çözmektir. Çözebilene sanatçı denir sonuçta. Servetini artırma çabası içine girip de müşteri çoğaltma tutkusunun örtüsü ticari amaçsa kalsın.

Ancak, eserlerini okuduğumuzda gerçekten de diz üstünde olduğunu anlamak zor değil. Tam adresini sorarsanız, diz ile belin arasında bir yerde. Hakkını yemeyelim, oradan libido çakrasına uzanan bir hat var. Beyninin potansiyel enerjisini biraz da bu alanda yakıyor belli ki. “Ne gider bu yoldan” diye soracak olursanız, msn tipi katledilmiş liberal cümlelerden tutun, abazanlıklara, küfürlere, argolara, yasaklara, itiraflara, fantezilere… kadar uzanan bir yığın gizemli mermilerle ateş edildiğini anlarsınız. Bu mermilere karşı savunma mekanizması , “terbiye patriotundan” dolayı uyku halinde yakalanıyor ve okurun bütün dikkatlerini üzerinde toplamayı başarıyordu. Hani insanda bir merak atraksiyonu var ya? Zaten bilmeyen yoktur başımıza ne gelirse….

Tatmin olan her organ sinmeye koşulludur zaten. Merakla okunan, duyulan konular merak giderilince bir hayalet gibi uçup gitmesi bundandır. Oysa sanatın bilince girmesiyle, orada ne kadar kalacağı ile, nasıl bir değişime neden olacağıdır. Değişim ruhu taşımadan nasıl gelişebiliriz? Aksi durum insanı robot yerine koymaktır ki, bunun alıcısı da yine tüccar kafalılardır. Afedersiniz de ben mal değilim!

Diz üstü bel altının zararı nedir? Valla bana hiçbir zararı yoktur. Hatta stres savama modunda okunurken işe yaradığını da gördüm. Stres gidince o da ardından gidiyor o başka. Asıl hayat ordan sonra başlıyor. Ordan sonrası? Uzun hikaye.

Edebiyat dediğin cinsel tatmin gibi dolunca boşalan ve öylece devridaim olan bir ilgi alanı mıdır? İnsan insana ve insan-doğaya karşı bütün ilişkilerde edebi tutum ardından tekrarını mıknatıs gibi çeker de o yüzden demirbaş.

Klasik Edebiyat, organik sanattır.


13.5.16

8 Kocaeli Kitap Fuarına davet

8. Kocaeli Kitap Fuarı'nda "amele mektebinde SOYLU RÜYALAR" kitabımı imzalamak umuduyla,

14-15-16-17 Mayıs günlerinde, saat 13-15 arası, A-92 Standı'ndayım.


Kocaeli'de 7 adet (toplam 600 öğretmeni ve 9000 civarında öğrencisi olan) teknik ve endüstri meslek lise okul müdürlerine, standımızı ziyaret etmeleri için hem telefon, hem de e-posta ile özel davetiye gönderdik.

Ayrıca, Kocaeli ve civarında bulunan herkes özel davetlimdir. Tanışmak, sohbet etmek, gerektiğinde kitap hediyesi ve imza, hatta "görçek" usulü anı paylaşımı.... KOCAELİ'NİN KOCAMAN YÜREKLİ kitapseverlerini BEKLİYORUM:)


2.4.16

cahilliğin arz-talep eğrisi

“Bütün kötülüklerin başı cehalettir” demez miyiz zaman zaman?

İnkar etmeyelim şimdi, deriz valla. Deriz de, laftan öteye gidemezsek, köşeye sıkıştırılmış kedi gibi, bize çarpacak kötülüklere korkuyla baka kalırız hep.

Cahillik! Altınyıldız kumaştan olsa kimse üstüne almıyor “dilenci kılıklılar”dan başka.

Diplomalı ya da diplomasız cahilliğin bir ölçüsü olmalı değil mi? Şahsen kendim, cahil miyim aydın mıyım bilmek isterdim. Bu iş iltifatik sözlerle ya da hissetmekle olmuyor! Herkes egosunun kışkırtmasıyla kendini birşeyler sanınca, itiş-kakışlar, budalalıklar ve ukalalıklar tavan yapıyor.

Şarkıcıdan akıl hocası, futbolcudan kanaat önderi, profesörden fikir suçlusu, veteriner-imamdan TÜBİTAK başkanı... her şey arap saçı gibi. Tabi ki yalan ve kurnazlıklar, bu ortamın arz-talep yasasına göre revaçta kalıyor!

Herhangi bir okul diploması ile aydınlanmayı karıştırdığımı düşünmeyin. Diplomalar meslek için, genel okumalar aydınlanmak içindir. (bu tespitimi farklı bakış açınızla geliştirebilirsiniz)

Hani kan değerlerimiz ölçülür ya? İçinde toplam 15-20 çeşit başlıkta sayabileceğimiz karışımlar vardır. Her değerin sağlıklı insanda, rakamsal olarak belirlenmiş alt-üst sınırları vardır. Bu değerlerin o normal aralıklarda kalması için beslenmemize ve davranışlarımıza dikkat etmiyorsak, hastalanıyoruz. Hatta ölüyoruz da...

İşte, insanın kültür mozağinin de rakamsal bir alt-üst sınırı belirlenmeli.

Her birey ona göre kültürel değerlerine dikkat etse, her makam-mevki, ün, saygınlık… hak edilmiş olmaz mı? Buna “ilişkilerin akordu” diyorum.

Hükümetin yerinde olsam, her şeyi bir yana bırakırım, Üniversite senatolarını harekete geçiririm, cumhurresinden (hatta eşinden ve çocuklarından) sığır çobanına kadar, kategorik türlerde kitap okuma seferberliği başlatırım. Ayda en az bir kitap okumayanı ya kara listeye, ya da "empatik-tedavi" sırasına alırım.

İşe, buradan başlarım memleketimin harabe görüntüsünü onarmaya. Arkası çorap söküğü gibi gelmezse sözümü geri alırım, yeni bir öneriyle tekrar çıkarım.

"Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım!


Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım;


Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım".



Yapar mıyım yaparım:)

Devlet ne kaybeder? Belki bu an’a kadar harcadığı kitap masrafını kaybeder, ondan da önemlisi iktidarını kaybeder. Demek oluyor ki bu ülkede kör gider, yol gider.


Okumuş cahil ile okumamış aydın arasındaki farkı anlatan bir öykü dinledim birinden. Onu, “Nar Kırığı” Romanım yayınlandıktan sonra yazacağım öykü kitabına saklıyorum.

5.3.16

İstanbul cnr expo kitap fuarında imza günümden resimler

"Güzel günler göreceğiz çocuklar"

Pazar günü saat:11-12 arası,
Pazartesi günü saat:12-13 arası

1.salon B-20'deki standımızda sizin için imzalamaya devam edeceğim/

Öğretmenim Dergisi Yayınevi
İstanbul, 2016 cnr kitap fuarı








3.3.16

4-13 Mart 2106 CNR İstanbul Kitap Fuarına DAVET






Daha önce gerçek ortamda tanımadığım, "Nar Kırığı" parolasını söyleyen ilk 2 ziyaretçime birer adet kitabımı hediye edeceğim.

Ziyaretçilerimin hayata dair en önemsediği 3 konuyu en fazla 5 cümle ile, ziyaretçi defterime özetlemesini isteyebilirim.

Yazılacakları, Mart sonunda çıkabilecek 2. Kitabımda (izninizle) yayınlayabilirim.


5 Mart, saat 12-13 arası.
6 Mart, saat 11-12 arası
7 Mart, saat 12-13 arası

Stand B20 hol no:1'de Őğretmenim Dergisi Yayınları masasında bekliyorum.
İmzalayacağım kitabımın ara başlıkları:


İÇİNDEKİLER

Ne(den) yazdım

ÇOCUKTAN AL HABERİ

1-Ön yargım

2-Çocukça

3- Ananın kutsal emeği cennetin neresinde

4-Doğur(t)makla bitmiyor

5-Toprak kullananın zenginlik kurnazların!

6- Çerkezlerin kültür farkına cinsel hayranlık

7- Saksıma kitap damlası düştü

8-Açlık-sadaka-sevap üçlüsü uyum içinde

9-Üzerimdeki Din Kültürü temeli

10- Çocukluğuma yetişkin maskesi

11-İlk Okul sevdam filizlenirken

12-Sanattan aşk sağmak

13-Hayallerime kurt "düşüncesi"

14-Bütün doğruları götüren zoofili öyküler

15-Ekmek davası

16-Kurtuluş bilgide, bilgi şehirde

17-Bekara ev bulmak karı boşamaktan zor

18-Ergen öğrencinin soğuk teri

19*-Amele mektebinde soylu rüyalar

20-Aşk sandığım


BÜYÜDÜK KİRLİYDİ DÜNYA

1- Okul atışım karavana çıktı

2-Önce İş sonra vatan

3-Şeriatın cartlak yeşili

4-Din karşısında yeni paradigmam

5-Bir aşk kokusu

6-Kamuda egemen kültürün vatan aşkı

7-Çapkınlık ve masum aşklar

8-Askerizlik öyküsü

9-Din'lemek başka anlamak başka

10-İş ararken bela bulmak

11-Herkesin çıkarı kendi egosunu besler

12-Aşk aranmaz, bulunur

13-Fabrikasyon günlerim

14- "+18lik" Vardiya sohbetleri

15-Selam'dan torpil, diplomadan kese kâğıdı

16-Liberal karizmayı çizen İsdemir Grevi

17-Grev sonucunun vitamin etkisi

18-Özel-leş-tirmenin altındaki bomba

19-Tembellik hakkıma bir tatil sıkıştı

20-Sonuç bildirgem

21-Kendinize iyi bakın

9.11.15

iki hayat ve farkın sırları

köylü ve şehirli kadın farkı



3- Ananın kutsal emeği cennetin neresinde
4-Doğur(t)makla bitmiyor
..............

Çocukları analar doğurur da köylerde, başkaları biçimler. Piyasaya hakim olan başkaları. Gizli güçler ya da güçsüzler. Düzenin resmi ve serbest diyaneti. Akıl daneler... İhtiyaç halinde komando ve jandarma komutanlarının gölgesi...

Bebek bir yaşını bulunca büyük abi ve ablaların sırtına bir bez ile sarılıp sokağa salınır. Sokakların boşluğunu boş vermişlikler doldurur oralarda. Ana, diğer aile bireylerinin özel hizmetlerine kaldığı yerden devam ederken, yövmiyesi kesilecek taşeron işçisi gibi tedirgindir kendi yuvasında./s:20
.................
"Otomobil kullanmak için ehliyet eğitimi zorunlu da, anne-baba adaylığı için neden değil?" diye sorduğumda, "devletin işine karışılmaz, Allah zeval vermesin" dedi bir büyük. (Karışmadık ama Allah zeval verdi, o başka)

Şehirli bir kadın demiş ki, "kocam bana otomobiline gösterdiği özeni göstermiyor". Kocası da bu söze karşılık kontratak yapmış,
"karım, mobilyasına gösterdiği özeni bana göstermiyor".

Gösterilmeyen özenler, karı-koca arasındaki, ehliyetsiz kavganın fitili olmuş. Çocukları bu kıvılcımları görünce, krizi fırsata dönüştürmüşler, işi ticarete dökmüşler. Ne kadar harçlık, o kadar sevgi demek istemişler. İki tarafı da sağmışlar. İlgi rekabetine sokmuşlar onları. Sevgilerini alacaklarıyla ölçmeye kalkışmışlar. Kazalı aracın parçalarını söken hırsız gibi davranmışlar....../s:23

8.11.15

doğu gerçekleri-bir öykü



ölümsüz umut

 Bir rüzgar eser, içinde polen saklı 
Bir rüya görürüm, rengi pembeye çalar 
Bir bahar belirir kışımın ortasında 
Bütün, renkler çıldırsa da modada, 
Bombalar doğu'mda ölüm kusarken,
 Kırılırken Gözlerimde gerçekler,
 Ütopyamda herşey tozpembe / z.örer 







Nilüfer Belediyesi 2015 Yılın Yazarı Aziz Nesin Etkinlikleri,
 Öğretmenlerden Aziz Nesin’e Mektup Yarışması – Birincilik Ödülü
Bursa Seçici Kurul


***
KİRPİ YÜKÜNCE

Sevgili Aziz Nesin,

Uçağım birazdan Yüksekova’dan havalanıp Zap’ın kollarından kurtulacak, Geverok Vadisi’nden, Ciloların Reşko Doruğu’ndan, Sümbül Dağı’ndan süzülerek yaklaşık iki buçuk saat sonra İstanbul’a iniş yapmış olacak. Kabataş İskelesi’nden Mudanya’ya varmam da neredeyse iki saatimi alacak. Sabırsızlanıyorum.

Ömrümün bir yılını işte böylece Hakkâri’de geçirmiş, mesleğimle ve öğrencilerimle kucaklaşacak olmanın ilk heyecanını da bu şehirde duymuş oldum. Aylar önce derin bir korku ve şaşkınlıkla geldiğim bu yerden, o sıralar sandığımın aksine ne bir mermi yarasıyla ne de onulmaz gönül kırgınlıklarıyla dönüyorum. Bavulumda biraz kaçak tütün, biraz safranlı çay şekeri var. Yirmi üçüncü yaşımda bugün, yeni bir dille düşünürken yakalıyorum kendimi, kendime gülüyorum.

Burada küçük bir ev tuttum, tek penceresi meşhur Cengiz Topel Caddesi’ne bakıyor. Haftada en azından bir sefer, penceremin önünde oturup gün boyunca bu caddeyi ağzım açık izliyorum. Hele ki elektrik de kesilmişse zaten yapılacak en cazip şey, o gün için bu oluyor. Toplumsal olaylara müdahale araçlarının önünde ara sokaklara kaçışan çocuklara bakıp kendi öğrencilerimi seçmeye çalışıyorum. Limon yiyorum tuza banıp, çekirdek çitleyerek seyreden komşularım da var. Dışarıdaki gürültü bir şeyler okuyarak, bir şeyler dinleyerek vakit geçirmemize asla izin vermiyor. Yan komşum Çilem Hoca, bülbül tükürüğü bebek battaniyeleri ördü; süt mavi ile mürdüm rengi. İmrendim; ben oldum olası beceremem bu işleri.

Evde mutlaka makarna ve su bulunduruyorum. Tuhaf fakat günlerce ekmeğe veya içme suyuna ulaşmak için sokakların durgunlaşmasını, kepenklerin açılmasını beklemek zorunda kalabiliyor insan. Söz konusu zamanlara maazallah dışarıda da yakalanabilirsin. O durumda adamın canını ciğerini yakan biber gazı bulutları arasında mümkün olduğunca az soluyarak sığınabileceğin en yakın yere doğru mümkün olduğunca hızlı, koşacaksın. Başını kollayacaksın taştan, sopadan, gaz kapsüllerinden. Ansızın herhangi bir yerinde duyduğun sızıyla vurulduğunu zannedip kendini küt diye yere atmayacaksın, avaz avaz bağırmayacaksın. Muhtemelen plastik mermidir; kendine güldürmeyeceksin. Tabi, ben bunları hep şu bir yılda öğrendim. Kuşlara üzüldüğüm oldu, mevsimlere de gücendim. Kış boyu yerden kalkmayan karın üstünde yürümek ince işmiş mesela, bunu düşe kalka bildim. Hatta bir keresinde enikonu sövüp saydım bile. Sonra yaşamanın türlü adabı var kızım dedim, adap öğreneceksin. Burada yaşamanın adabını erkânını nihayet yürüdüğüm kaldırımdan oluk oluk kan akarken öğrendim.

Öğrencilerime isimleriyle hitap edebilmem çok zaman aldı. Lezgin’e mezgit diye seslendiğim oldu, Mizgin’e de bir tek zılgıt demediğim kaldı. Bir gün bilmem nasıl bir gafletle kürsüde Fuzuli okumaya dalmışken, Lezgin başını sırasından kaldırıp “Hocam” dedi, “Bu ders karpuza döndü.” Öğrencimin aslında kâbus demeye çalıştığını anladığım o gün, tüm sınıfı bahçeye çıkarıp onlarla bir güzel halay çektim. İşte bu halaydan kopup Nevroz halayımızda bize omuz veremeyen öğrencim Mehdi, o gün dağları mesken tuttu. Hemen ardından Velat, sonra Neçirvan, Baver, Şirvan… Hepsi gittiler. Bazen var gücümle ama en doğru telaffuzlarıyla bağırıp isimlerini, hepsini son bir kez daha çağırmak istiyorum. Hepsini, mutlak bir barışı özlediğim kadar çok özlüyorum.

Bu yıl Şemdinli’ye yaptığım bir gezi sırasında Bağlar Köyü’ne, buradaki halkın deyimiyle Nehri’ye uğrama fırsatı buldum. Kelat ve Kayme Saraylarını gezdim. Seyyid Tâhâ ve amcası Seyyid Abdullah’ın türbelerinin bulunduğu tepeye tırmanırken mezarlıkta yalınayak saklambaç oynayan çocuklar ilgimi çekti. Koşup oynarken bir taraftan da ellerindeki uçkunları kemiriyorlardı. Yanlarına gidip, henüz sadece çocuklarla konuşmaya cesaret edebildiğim Kürtçemle biraz sohbet etmek istedim. Öğretmen olduğumu anlayınca beni alelacele az ilerdeki köy okuluna götürdüler. Okul tek odadan yani küçücük bir derslikten ibaretti. Bahçesindeki dut ağacına bağlı iki cılız at vardı. Uzun uzun konuştuk, atlardan ve çocuk oyunlarından bahsettik.

Nehri’nin bir avuç öğrencisi, kendilerine o gün sorduğum tüm Türkçe bilmeceleri biraz ipucu yardımıyla doğru yanıtladılar. Bana yönelttikleri bilmeceyse, sonraları hep içimi burktu.“ Apê min tê ji deştê, barek strî li piştê. ” Anlayamadım. Yarım yamalak Türkçeye çevirdiler. Dağdan amcamız geliyor, dediler. Sırtındaki yükler dikendir hoca, dediler. Ürperdim. Başımı kaldırıp karşı tepelere baktım, hiçbir şey düşünemedim o an. Bilmiyordum. Yollar daha çok uzuyordu, giderek uzaklaşıyordum sanki her şeyden. Düşüyordum; derine, daha derine. Çocuklar yanı başımda kıkırdayıp duruyordu. Bilmiyordum, neredeyse ağlayacaktım. Evet, hüngür hüngür ağlamak geliyordu içimden. Utanıyordum. Korkuyordum. Kirpi hoca, kirpidir, diye bağrışmaya başladılar. Sesleri giderek birbirine karışıyordu, koca bir uğultuya dönüşüyordu her şey. Gülümsemeye çalıştım. Kirpi dedim, sustum. Schopenhauer’in şu ünlü kirpi metaforu geldi aklıma; birlikte ısınmaya çabalasak canımız acıyor, uzak düşsek üşüyoruz. Mutedil bir mesafe acaba daha ne kadar uzakta?

Aziz Nesin,

Uçağa çağrılıyoruz. Sözün kısası, çetin bir yıl geçirdim ve bütün dağ türkülerini oturup yeniden dinledim. Dağdan kasıt buralarmış, zordan kasıt hep yabanlıkmış. Gurbet dedikleri ta şura, sıla dedikleri işte oraymış. Şimdi babamın elini tutup o sevdiğimiz türküyü mırıldanarak tüm Bursa’yı adım adım yeniden dolaşmak istiyorum. “ Yüce dağ başından indiremedim. Yönünü yönüme döndüremedim. Bir güzelin aklın kandıramadım. Dividim, kalemim, yazarım. Böyle bir yavrunun derdi var bende, yâr bende, oy bende…

Huzurla, barışla…

Kader KÜÇÜKÇAKIR



not:Bu yazıyla ilgilenmemi isteyen Leyla İzci'ye sevgilerle...

5.11.15

ÇOCUKÇA


2-ÇOCUKÇA
Çorak topraklarda doğanlardan, herhangi biriyim. Çatlak yumurtanın civcivi gibi, erkenden çıkmak için tırmalıyorum kabuğumu. Oluşumda bir şeyler eksik. Yalnız değilim ama, aklım rastlantılara sığmıyor. Çelişkilere çomak sokmak geliyor içimden. İçimdekilerle dışımdakilerin anlaşmazlığı ayrı bir dert.
......................
Hayallerimi saksıya, gözlerimi uygarlık ışığına diktim. Çocukluğum kabıma sığmadı. Büyüdükçe küçüleceğimi görmeye başladım. Artık buralarda kalamam! Yerin yedi kat dibinden, yer yüzüne kaç milim çıkılabileceğinin gizlerini çözmek için çıkıyorum yola. Kendimi arıyorum; bir de benzerlerimi./sayfa:14
......................