24.2.17

BAHAR-lirik, melodik şiir/deneme

“Bazen böyle,
saatlerce,
alabildiğine amatörce,
ve
aradabir sevdiklerimce,
çoğunlukla da bence…
abanıyorum
derince

kendim çalar kendim dinlerim
bir de sevenlerim.
bazen böyle geçer günlerim.
gerisi bilindik şeyler.”



..

19.2.17

insan hakları evrensel bildirisi ve uzlaştırma (cmk-253) yasasının sinyalleri

Çok sayın Avukat Arkadaşım bir zamanlar demişti ki,
“avukatlık mesleği kapitalist sistemlerde para aklama mesleğidir”. O zaman açılımını da yapmıştı.

Bu aralar “Çarıklı Aşıklar” romanımın bitmiş olmasıyla (2. kontrol aşamasına girmesiyle) dinlenme moduna geçtiğim şu sıralarda, kafayı adalete yormaya başladım. Başladım değil, resmen görevdeyim. Bu nedenle şu tozlu raflardaki, 1949'da kabul ettiğimiz "İnsan Hakları Evrensel Bildirisi"nin 30 maddesini gözden geçirdim ve düşündürdüklerini irdeliyorum.
Bu arada yeni görevim UZLAŞTIRMA konusunda da bir şeyler diyorum aşağıda.

***
Bizdeki Evrensel Bildiri'nin 15/30 maddesinde ihlal olduğunu tespit ettim. Bu ihlallerin bir kısmı sistemin kapitalist değerler ölçüsüne sığdırılmasından kaynaklı. "Herkes eğitim hakkına sahiptir"/26-1
Eğitimin maliyeti hesaba katıldığında herkes eğitim hakkına sahip olsa da herkes eğitim alabilir mi?
Hayır!
O zaman bu madde yoksullara hükümsüzdür. O kadar!

Başka bir örnek, "Madde 19- Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır."
Bu konuda da takdir, objektif düşünenlerindir. Gerçekten öyle mi?

"Madde 16-1. ...evlenmeler çiftlerin özgür ve tam iradeleriyle yapılır."
Çocuk gelinlerden söz edelim mi biraz? Daha çocuklara tecavüz salgını bile çözülememişken.
..............
Fazla uzatmayayım, kapitalist sistemlerde "adalet mülkün temeli" mi, yoksa metası mı olduğunu anlatmaya çalışıyorum.
------------------------------

Nankörlük etmeyelim, Bu hükümette Adalet Bakanlığı'nın imza attığı güzel şey(ler) de var.
CMK 253/ UZLAŞTIRMA.

Davalı tarafları kısa yoldan barıştırarak raporlayarak mahkemenin yükünü azaltmak, topluma barışmanın erdemli ve uygar bir davranış olduğunu yaymak. Yeni nesillerin bilinç altına barış ekmek… falan.

Diyeceksiniz ki, bir yandan toplumu gererek suç oranını artırırken, diğer yandan cmk 253 de ne oluyor?
Sorun sorun; sormadan sorunlar anlaşılmaz.

Amerika’da ve Avrupa ülkelerinde başarılı şekilde uygulanan bir icatmış uzlaştırma. Hatta, hakimin yaptığı yargılamadan daha önemli olduğunu söyleyen hukuk profesörleri var.
Sağolsunlar bizimkiler de almışlar, getirmişler ve uyguluyorlar. 5 yıldır henüz yeni yeni fark edilen bir uygulama.

Son yılda öyle dikkat çekti ki… Yıllarca tozlu raflarda bekleyen basit bir dava dosyalarına bir de Fetö örgüt davaları eklenince adalet, “yaz duvara al bahara” noktasına gelmişti. Tam da bu noktada iken, adaletin imdadına Uzlaştırma sistemi yetişti.

Cumhuriyet Baş Savcılarının, üniversitelerde hukuk eğitimi almış kişiler arasından seçtikleri Uzlaştırma görevlileri harıl harıl çalışmaktadırlar.

Karınca kararınca bu göreve aday oldum ve 2017 yılı itibariyle, “Bilirkişilik” görevime ek olarak bir de bu konuda görev yapmaya çalışıyorum. Şu an'a kadar aldığım dava dosyalarında tarafları uzlaştırmayı başarmış olmamdan kaynaklı huzur duymaktayım. Parası da var ama, “mühim olan adalet” Diyorum.

Adalet mekanizmasında görev yapanların tarafsızlığı birinci derecede önemli olduğunu anlıyoruz. Güven duyulması için tarafsızlık ve bilgi birikimi yeterli olursa ancak o kutsal amaca ulaşılabileceğimizi de… Bu yüzden, konuyla ilgili hukuk okumaya devam ediyorum.

Bazen davalı taraflardan birisi, karşı tarafın avukatı olup-olmadığımızı soruyor. Kimsenin özel avukatı, hatta avukat olmadığımızı anlatmak kolay olmuyor. Ya nesin? Diye de sormuyor masum vatandaşım. Devletine öyle güveniyor ki, “devlet adamı ne yaparsa en iyisini yapar” mantığı içinde rahat. Çağırdığımız yere geliyorlar.
Artık bizim de bu davanın tam orta yerinde, Savcılığın gölgesinde durduğumuzu kanıtlamaya çalışıyoruz. 

Siyasi markadan ve tavırdan, veba mikrobundan kaçar gibi kaçmak zorundayız. Günlük siyaset zaten oldukça kirli bir uğraş iken, bir yandan bıraktığımıza seviniyoruz. Bir elimizde adalet, diğerinde siyaset, ateş ile barut gibi birbirine yaklaştırmadan götürmek imkansız gibi ama! Neyse... Bu nedenle birisini kenara koymak gerekiyor. Böylesi daha inandırıcı oluyor da ondan.

Beynimizdeki siyaset mi? İşte onu mevcut düzenlerin siyasetiyle yine içimizden sızdırarak rekabet ettiriyoruz. Yani, adını koymadan, adil olmakta tatlı bir rekabet. Sihri içinde saklı.

18.2.17

bilmemek ayıp değil ama cahillik suçtur

Özgürlük:
"insanın, her türlü dış etkiden bağımsız olarak kendi istencine, kendi düşüncesine göre karar vermesi durumu."
Oy verme hakkı bir özgürlük müdür?
Evet.

Her özgürlük, bir başkasının zararına kullanılabilir mi?
Hayır. 
Kendi özgürlüğümüz başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter.

Özgürlük, başıboşluk değil, özü gür olmaktır. Farkındalıktır. Dayatmalara karşı dirençli olmak, öğrenmeye karşı istekli olmaktır.

Bilmeden ve öğrenmeden oy vermek, özgürlüğün kötüye kullanılması mıdır?
Evet.
Ve hatta, inat ve nefret duygusuyla bir düşünceye oy vermek, bilerek ve tasarlayarak suç işlemenin bir biçimidir.

Bilmemek ayıp değil ama, cahillik ayıp ve hatta bir yerden sonra suçtur. Cahilliğin cezasını doğa verir, bedelini toplum öder.

Cahillik:
asgari de olsa,
elindeki imkanlara rağmen,
hayatın temel gereklerine yönelik,
toplumsal ve bireysel sorumlulukların asgari gereklerini öğrenmek için çaba sarf etmekten kaçınarak direnmektir.

Kısaca cahillik, kronik bilgisizlik ve bilgisizlikten geçinmek olarak tanımlanabilir...
"Cahilsevicilik" ise kapitalizmin karakteristik özelliklerinden biridir. 

Cahilliğin dokunulmazlığı değil, aydınlanmanın engelleri kaldırılmalıdır.

Aydınlanmak salt okullu olmakla değil, farkında olmakla başlar. Yap-boz yöntemiyle ve ustanın gölgesinde devam eder. En önemlisi, insanın 6 duyusunu da aktif olarak çalıştırabilmesi gerekir.

29.1.17

Öğretmenim Dergisi'ne röportaj..

Öğretmenim Dergisi Yayınları
1-Zihni bey, öncelikle bize kısaca kendinizden bahseder misiniz? Asıl mesleğiniz nedir, yazarlık aşkı nasıl başladı?

ZÖ-Evet, dediğiniz gibi yazarlık bir aşktır" ama, henüz sevda kısmında emeklemeye çalışıyorum. İnsan kendinden bahsederken aynaya bakar, gördüklerini anlatır. Anlatırken sivilcelerinden, göz çapaklarından söz etmez doğal olarak.  Takdir edersiniz ki kendini anlatmak o kadar zordur. Anı-öykü yazarken buna dikkat ettiğimi düşünüyorum. Yazdığım kendim değil, gözlemlerimin kamera etkisinden ibarettir.

Bir mim oyununda “kendini şiir ile anlat” diye bir istekte bulunmuştu arkadaşlarım




Kendini anlatmak,
Hem de şiirle!
Oysa daha kolaydı
Deneme.
Önce kendimi anladığımı anlayıp
Sonra sıradanca anlatabildiğimi…
Korktuğum, kendim –içim- değil aslında,
Seçtiğim sözcüklerin sırıtkanlığı…
“Herkes önüne bakar bakar da,
Ben sadece içime….”
Diyor Montaigne.
Al biraz herkesten,
Biraz da Montaigne’den;
Budur, önce içine,
Sonra önüne bakan Ben.

İçimde hep yeşilimsi duygular,
Adeta özgürlüğümün podyum provası.
Önüme düştüğünde pembeye çalar kahrolası!.
Esince toz bulutunun  tozpembesi
Ondandır cazgırlığımın öfkesi.

Aahh ah!
Bir “iç özgürlüğüm” derdim,
Bir de “dış özgürlüğüm”.
İçim beni yakmadı ama,
Dışımdaki kundaklama sistemli.
Görmediğim her yer,
İlkinde ilginçtir bana.
Bilmediğim her konu
Ya enayiliğimin ya da
Mülayimliğimin dikenli yolu.

Gördüğünüz gibi,
Hiçbir şey anlatamadım cancağızım
benim,
“Seni anlatmak değil, yaşamak lazım”
diyor sevgilim


Her şeye rağmen…  K.Maraş doğumluyum. Astronomik zaman kullanmadığımdan doğum tarihim yoktur. “Devlet işlerinde kullanılsın, askerden bir an önce gelsin” diye, rahmetli Babam öylesine bir rakam yazdırmıştı nüfus cüzdanıma. Günlük hayatımda kullandığım, fizyolojik ve psikolojik zamandır. Örneğin on saatlik yolu kitap okuyarak on dakikaya indirenlerdenim. Günde on kilometreden az yürüyebildiğim durumda ihtiyarladığımı düşüneceğim.

İlk okulu bitirene kadar aile çatısında köy çocuğu, sonrasında seyyar ikamet ile kentli yaşamını sürdürmekteyim. 
 ODTÜ Gaziantep Mühendislik Fakültesi (mezun olduktan sonra Gaziantep Üniversitesi adını aldı) Elektrik Teknikerliği (ön lisans), AÖF İş İdaresi (İdari Bilimler) lisans mezunuyum.

Emekli olduktan sonra özgürlüğün tadı damağıma değiyor bin türlü. Okumaya, yazmaya ve gitar ve org çalmaya bolca fırsatım oluyor. Yeni uğraşlarımın kapsam alanında “mobbing terörü” diye bir tehlike olmadığından, performans kaybı yaşamıyorum.

Yazma tutkusuna gelince, Orta okul Türkçe Öğretmenim, (Dijle Köy Enstitü'sü ve Ankara Gazi Eğitim mezunu) yazar Şevket YÜCEL’in öğretileri ve motivasyonu etkili oldu. Lise yıllarımda Endüstri Meslek Lisesi okul gazetesini yöneterek ve yazarak, yazı hayatım ivme kazandı. Geniş anlamda ilk makalem ergenlik çağımdayken, “Dostluk” başlığıyla, Osmaniye Cebelibereket Gazetesi’nde köşe yazısı olarak yayımlandı.
Günlük "Hatay Gazetesi", "Hatay Ses Gazetesi" ve aylık "Ekovizyon Dergisi"nde yazdım. "Hatay Olay" ve" çizgi üstü Bakış Dergileri"nde genel yayın yönetmenliği, dergi kapak tasarımı ve yazarlık yaptım. "Haber Alanya Gazetesi"nde kısa süreli köşe yazdım. İnternet ortamındaki çeşitli platformlarda yazmaya devam etmekteyim.

2. Kitabınızın konusu nedir, kitapta nelerden söz etmektesiniz? Kitabınızı okuyanlara kitap hakkında ipucu verir misiniz?
ZÖ-Kendi kendini terk edenlerle, devlet ve düzeni tarafından terk edilmişlerin arasından sıyrılan ve  paradigma değişikliğine soyunan, çağdaş anlamda mutlu olmak isteyen insandır kitabımın konusu.
Bu kitap, "eğitim iş ve aşk klasiği"sac ayağı üzerinde pişen yemek gibidir. Yalakasız-yağsız, aynı zamanda baharatları boldur. Sıradanlaştırılmış hayatlara düz ayna tutar, görüntüleri engelli algılara yansıtır.
Mağdurların (en alttakilerin) kanıksanmış ezikliklerinin acısını haykırır.
Başka açıdan bu kitap, İnsan geleceğini etkileyen mikro faktörlerin, genel kültür kalitesine yansımasını konu edinir. Bireylerin toplumsal bağını güçlendirecek ve dayanışmayı önleyecek ilişkilere müdahale eden hamlelerin gizlerini, masumane bir dille çözmeye çalışır.
Herhangi bir az gelişmiş ülke insanının hayata tutunuş öyküsü örneklerinden biridir. Hilesiz, torpilsiz, desteksiz  mücadele ederken karşılaştığı yapay ve doğal zorluklara ve görünmez ayrıntıların neye mal olduğuna dikkat çeker.

3. Bu kitabı yazma fikri nasıl oluştu, o süreci bize anlatır
mısınız?
ZÖ-Her insan çevresinde olup bitene bakar da, ancak düşünenler baktığını görebilir. Öğretmenlerin espritüel dağarcıklarında bir söz vardır, “anlayanlar anlamayanlara anlatsın” diye. Aklım ereli, hayatımın her aşamasında gördüklerimle anladıklarımı harmanlayarak bir sonuç çıkarmaya çalıştım. Sonuçlar bazen şaşırttı, bazen heyecanlandırdı, bazen de kızdırdı ve isyana sürüklerdi. Bu duyguları içime gömmek ya da hava boşluğuna savurmak yerine, defter sayfalarında biriktirerek geleceğe taşımayı düşündüm. Sıradan, muhafazakar bir Anadolu insanının yaşam biçiminde insanı mutlu edecek değerlerin beslenmediğine tanık oldum.  Kanıksanmış, kadere bağlanmış, gözlerden kaçmış zararlı geleneklerin ince ayrıntılarını kızıla boyamak istedim. Hayata, gelişmeye, değişmeye, kısır döngülerin yörüngesinden çıkmanın yararlarına dikkat çekmek istedim.
Yarım asırlık ömrümden damıtarak biriktirdiğim, hayata dair gözlemlerimi kitap olarak yazdım.

4.  “Amele mektebinde soylu rüyalar” ilk kitabınız diye biliyoruz, devamı
gelecek mi? Gelecekteki kitap projelerinizden biraz söz eder misiniz?
ZÖ-"Amele Mektebinde Soylu Rüyalar" Anı-Öykü kitabımdan sonra, "Nar Kırığı" adıyla, gerçek yaşamadan esinlenerek yazdığım romanım da yayımlanmaya hazırdır.
Ardından “Çarıklı Aşıklar” romanım gelecektir.

5. Kitabın ismine kendiniz mi karar verdiniz, özel bir mesajı ya da
anlamı var mıdır?
ZÖ-Kitabın “içindekiler” kısmındaki 41 ara başlık bir internet forumunda tartışmaya açılmıştı. 19. sırada olan bu başlık, profesyonel bir kitap okuru olan Ebru Balcı’nın önerisiyle oylandı, kabul edildi. Bu başlığın, kitabın ana fikriyle de tam örtüştüğünü anladım.
“Amele” ve “soylu rüya” arasındaki çelişkiyi kapak resmindeki kompozisyon ile de bütünleştirdim.
Bu başlığın, ekonomik ve kültürel hayatımızın çelişkilerini hem kavramlar ve semboller hem de somut olarak meslekler üzerinden görmemizi sağlayacağını düşünüyorum.
“Amele” bilindiği gibi Arapça “amel” kelimesinden türemiş “işçi” anlamına gelir. Ülkemizde “amele” niteliksiz, mesleksiz, getir-götür işlerinde kullanılan emir kuludur. Okullarımızda meslek öğrenilen bir çok lise vardır. Bunlardan bazılarının öğrencileri devlet memuru adayı olarak mezun olurken, “endüstri melsek liseleri ve benzer teknik lise” okuyanlar işçi adayıdırlar. Toplumumuzda da devlet kademesinde olduğu gibi işçiliğin ne bir kariyeri, ne de bir saygınlığı vardır. Hele “amele” deyince saygınlık daha da sarpa sarar. Bu okulların mezunları iş bulabilseler de, iş hayatları risklerle doludur. Toplum ve devlet karşısında hak edilen değeri-saygınlığı bulamazlar.
“Soy” ile övünmek egemenlik tutkusunu da içinde barındırır. Geleceği garantiye alınamasa da, bir özenti olarak “çok nüfus” bu yüzden körüklenir.
“Rüya” bilindiği gibi, hayatta gerçekliği olmayan bir konudur.

Büyükler öğrencilere güzel hayaller kurdururlar başlangıçta. Okulu bitirip de gerçek hayata atıldıklarında, gördüklerinin hiç de rüyadaki gibi pembe olmadığına tanık olurlar. Bu durumda ya kaderine boyun eğer, düzenin hileleriyle hayata tutunmaya çalışır, ya da protest bir tavırla hayal kırıklıklarını onarmaya çalışırlar… 
Bir toplumun başka toplumlarla rekabet ettiği ve asıl toplumsal refahı sağlayacak olan en başta ekonomik-teknolojik alan olduğu halde, teknik liselerin, -örneğin- bir İmam Hatip liseleri kadar önemsenmediğini anlıyoruz. Yaşanmış somut örneklerle bu konuyu okurların takdirine sunmaya çalıştım.

6. Son olarak, Öğretmenim Dergisi aracılığı ile okuyanlara neler söylemek
istersiniz?
ZÖ-Öncelikle, kitabımın yayımlanması için özverili emeğini esirgemeyen Yazar, Gazeteci ve Öğretmen Adnan Gündüz'e teşekkürlerimi arz ediyorum.
Dizgide Özgür Yurttaş’a, Editör ve baş yazıda Büşra Çivi’ye ve diğer yayın kurulu emekçilerine saygı ve sevgilerimi sunuyorum.
 Edebiyatın yasaklar ve engeller tarihinden gelip, ticarete ve kibire bulaştığı ülkemizde “Öğretmenim Dergisi Yayınevi” yayın kurulunun da değer gördüğü kitabımı zor koşullara rağmen yayımladığı için, bir teşekkürün yetmeyeceğinin farkındayım.....

Kitabımın, "Öğretmen" ön adıyla varlığını sürdüren bir yayın evi tarafından çıkması hem kitabın içeriği, hem de edebiyat alanının simgesi olması açısından da gurur duyduğum bir durumdur.
İnsan hayatından bilgiyi çıkardığımızda geriye hayvan, duyguyu çıkardığımızda da bir adet robot kalır. İnsanoğlu-kızı bilgiyle kalkınır, duyguyla hayatın tadına varır. Oysa bizim toplumda bilgi yerine doğmalarla ayakta kalmaya çalıştığımız acı gerçeğini bir araştırma ele veriyor:
2011 yılında, DESAM (Demokrat Eğitimciler Sendikası Stratejik Araştırmalar Merkezi) tarafından hazırlanan rapora göre, bir Türkiyeli 10 yılda ancak bir kitap okuyor. Kitap için yılda 2 dolar harcıyor.

Bir Japon yılda ortalama 25,
Bir İsviçreli yılda ortalama 10,
Bir Fransız yılda ortalama 7 kitap okurken,
Bir Türkiyeli ise 10 yılda ancak bir kitap okuyor.

Bize, 40 yıldır “gelişmekte olan (az gelişmiş) ülke” diyorlar, acaba nerden anlıyorlar?


Saygılarımla...