Slide Title 1

SEZİ-P-ÖĞRENİ-YORUM-LUYORUM

2

ÇÖZÜP Ç-ÖZÜMÜ-SÖYLÜYORUM

3

yollarını gözlüyorum

24.11.16

öğretmenler gününe




İç güdülerimiz kadar hayvan, yorumlayabildiğimiz kadar da insanız.

***
Özel günlerinde insan birazcık şımartılmalı, mutlu edilmeli değil mi? Dört mevsim dört gözle o günü sabırsızlıkla (ya da büyük sabırla, ve hatta  zorunda kalarak) bekliyorsa insan, bir umut kırıntısına razı oluyor demektir. Hiç olmazsa “koca bir yılın sonunda bir gün mutlu olmayı” kim çok görebilir ki? (Bıyık altından kinayeli pozda gülümsediğinizi görüyor gibiyim)
  
Şekip Ayhan Özışık’a ait olan “Senede bir gün” şarkısı vardı bir zamanlar. Piyano eşliğinde en iyi, Muazzez Ersoy’dan dinlemiştim.

Ağarsın saçlarım, solsun yanağım
Adını anmazsam yansın dudağım
Bu aşka canımı adayacağım
Yeter ki gel bana senede bir gün

“Senede bir gün, yeter ki gel bana, diğer günlerin hepsinde ben sana gelirim” der gibidir öğretmenin mesleğine yüklediği anlam.
 Bakmayın, görünürde “en çok tatil yapılan meslek” olduğuna; bir öğretmen sokakta, bazen kahvehanede, çoğu zaman evinin kütüphane bölümünde, mahalle bakkalının nazarında… her yerde öğretmen, öğretmendir. Herhangi bir yerde ilk karşılaştığı herhangi bir kimsenin, “hocam nasılsınız?” sorusuyla başlayan ve ardından başka soruların cevabı beklenen bir mesleğin adamıdır öğretmen. Mesela, otomobilini sağa park etmek üzeredir, karşı kaldırımdan bir ses, “ya hocam, bizim çocuk matematiği bir türlü sökemedi, ne önerirsiniz ona?” Sanki daha önce dene(me)diği yollar tıkanmış gibi!

“Al sana bir kaya, nerene dayarsan daya” demez öğretmen. Sorulan ham soruyu bir çırpıda yumuşatır, komşunun meramını en saf haliyle analiz etmiştir bir anda. Otosunun el firenini çektikten sonra, Güzin ablanın dert dinleyip de çözümünü doktora havale etmesi gibi, “valla Kerim Bey, o çocuğu bir dershaneye yazdırmalısınız” demez.  “Komşu, çocuğu bana bir gönder hele, önce konuyu asıl muhatabımdan dinleyeyim?” der.  Çocuk, baba otoritesiyle komşu öğretmene misafir olur, öğretmen ona kısaca bir plan yapıverir, “bu reçeteyi bu zaman diliminde uygula, başaramazsan tatil dönüşü bir daha uğra bana”.

Öğretmen,  insan kalabalığıyla yüzleşmek için bazen mahalle kahvehanesine dalar. “İnsanlık ne alemde?” Diye bir göz atmaktır niyeti. Çünkü, öğrenci velileri çoğunlukla oradadır. Kapıdan girer girmez karşı masadan kır saçlı biri, “aha öğretmen hoca geldi, ona danışalım, bu konuyu en iyi o bilir” dediğini duyar.  Diğer masadan bir ses, “hocam, bu memleket nasıl düzelir yahu, hangi partiyi seçelim, bizim aklımız ermedi gitti bu meseleye?” (Bir de ciddi olsalar)
Hoca, üşenmeden, soruları ciddiye alarak cevabı yapıştırır: “her şeyin başı bilgidir azizim, bilgi de eğitimden geçer. Sana doktor gibi haftalık reçete yazamam, tamirci gibi iki vida sıkamam, imam gibi “bir dua oku geçer” diyemem…! Bu konular toplum olarak okuma alışkanlıklarımızın sürekliliği ve düzeyiyle ilgilidir. Okumak da bizde masraflı bir uğraştır. Dershanesi var, dökümanları var, teknolojisi var, var oğlu var… Sınıfta “leb demeden leblebiyi” anlayan az. Neden? Herkesin ailesi aynı imkana ve duyarlılığa sahip değil de ondan…  

En basitinden, 2 sorunun cevabı bulunmalı:
1-“Yaşamsal imkanları” farklı olan çocuklara aynı eğitim müfredatı uygulanınca aynı sonucu alabilir miyiz? İmkansızlıktan dolayı desteklenmeyip, yeterli düzeyde öğrenemeyen bir insan az bilgi karşılığında az para ve itibar alacaktır. Ondan mutlu olmayacağı kesindir. Buna bağlı olarak, genetiğinde saklı kalan değerlerin israfı ne olacak? Ve çoğunluğun mutsuzluğu..?
2-Bir örencinin bilgi alma kapasitesi farklıysa, bu fark öğretmenin yetersizliğinden mi, çocuğun genetik özelliklerinden mi, yoksa ailesel alt yapı farkından mı ileri geldiğini düşünürsünüz? Size bu konuda bilgi veren oldu mu?
” Birkaç ağızdan, “valla hoca doğru söylüyor, bizden geçti de çocuklarımızın okuması için her şey yapmamız lazım... Bakın şu “gavuristanlılara”, adamlar aya, biz hala yaya…” diye ses yükselir oradan.
Öyle deseler de, “ekmeğini okey taşından çıkarmaya devam eden bir toplumun çocuklarını eğitiyoruz” diye yakınacaktır öğretmen.
Bu uyarıcı hizmetler bir öğretmen için resmi göreve dahil değildir.

***

Bu grafiğin yapımcısını bulamadım, sahibi her kim ise özür dileyerek yayımlamış bulunuyorum

Senede bir gün öğretmenler günüdür. “Çoktur!” diyorsanız onu da bölelim, birkaç saat ile idare etsinler diyelim, hep birlikte rahatlayalım. Dört saatte ne iltifatlar, ne hediyeler toplanır bilseniz! Eğitim politikasını bütün bileşenleriyle konuşmadıktan sonra…!
Öğretmen deyince aklımıza “önce insan” gelir değil mi? Bana öyle geliyor da…. Ardından eğitim konusu. Bir öğretmenin “insan” yanını anlamadan eğitimci yanını anlayamıyorum bir türlü.  
“İyi insan eğitimli, edepli, erdemli ve seçicidir; öğretmen eğer iyi geçiniyorsa iyi bir eğitimcidir”.
Sizi bilmem de, bende iyi geçinmenin iki türlü anlamı vardır:

-Öğretmen çevresiyle iyi geçinmelidir. Özellikle müdürleriyle… Mobbing teröründen “sadistçe zevk almalıdır” bir kere. Robota yüklenen bilgi gibi, ne kadar isteniyorsa o kadar vermelidir. Hatta kaçırabildiği kadar saklamalıdır bilgisini inadına. “Nasılsın, ne var ne yok, bu günün nasıl geçti? Sabah ne yedin?..” gibi soruların cevapları israftır, ya da yoktur  robotlarda. Yoksa, mobbingi azıttılar mı, soluğu “morg”ingte almak olasıdır her zaman. (Yine kinayeli gülümsüyorsunuz biliyorum)

 -Ekonomik koşullar bakımından iyi geçinmelidir öğretmen. Mesela, öğretmendir bu, dünyanın döndüğünü, uygarlık yarışında hiç bir bilginin sabit kalmadığını bilir. Kendini bilginin gelişimine ve değişimine güncellemesi gerektiğinin farkındadır. Bu nedenle bütün yayınlar onlardan sorulmalıdır ki, eğitimde müfredatın sınırlarını zorlayarak, kapasitede boşluk bırakmasın. Mesela, bir coğrafya öğretmeni önce kendi coğrafyasını, sonra da gerekirse bütün dünyayı gözleriyle görmeli, olayı mahallinde anlamalı. Sonra da teoriden pratiğe yol göstermeli….

Hangi imkanlarla?

Daha burada yer darlığından sayamadığım bir yığın masrafı olacaktır öğretmenin. Özellikle B vitamini yeteri kadar alamayan öğretmenin (de öğrencinin de) hafızasından şüphe edilmelidir. Öğrencilere aktaracağı bütün bilgileri çakrasının ön tarafında hazır bekletmek için de özel enerjiye ihtiyacı olacaktır. Hayal gücü, yaratıcılığı ve hatta şımarıklığı…
Şımarıklık deyip de geçmeyin. O davranışın içinde hem çocuk saflığı, hem mutluluk iksiri, hem de diğer bütün meslekler karşısında öncülüğün iması yatmaktadır.
***
  Eğitim seferberliği, bütün kötülüklerle yapılacak en üstün savaş stratejisidir. Öğretmenler ise bu ordunun komutanları…

"Her şeyin başı eğitimdir" dediğimiz sloganı hayata geçirmek ve yaşam kalitesiyle eğitimin bire bir ilişkisini kurmak için, öğretmenlerin enerji kaynakları güçlendirilmelidir.

“ABD’de yapılan bir araştırma, dünyadaki okuryazarlık düzeyi sıralamasında Türkiye’nin 61 ülke arasında 50’nci sırada yer aldığını ortaya koydu. Okuryazarlık düzeyinin en yüksek olduğu ülke Finlandiya.” Diye bir haber okumuştum; doğruysa utanç vericidir! Atanamayan öğretmenlere okutulmayan insan kaynağı!
Öğretmenlerimize verdiğimiz/vermediğimiz değerin de işareti sayılır bu örnek. 24 Kasım Öğretmenler Günü kutlu olsun!
Son söz:

Öğretmen bir kandile benzer, kendini tüketerek başkalarına ışık verir/Ruffini-İtalyan Matematikçi ve Felsefeci

23.10.16

başkanlık (otoriter) sistemin zararları

Statik sistemli Tepeye Bağlı Özellik (TBÖ)  zararları:

1- TBÖ’de bireyler sadece tepeye karşı sorumlu ve bağımlılık içinde yetiştirildiğinden, insanların birbirlerine karşı bağımlılık duyguları gelişmemiş, birbirleriyle anlaşıp-uzlaşma yetenekleri körleşmiştir. Bu ise, temel yeteneğin yok edilmesi anlamına gelir.


2- TBÖ’de saygın ve saygın olmayan meslekler gibi ayrımcılık ortaya çıkar, çünkü kimi meslekler emir verici, kimisi emir alıcıdır. Bu nedenle, kişilerin mesleklere
yönlenmeleri, yeteneklerine göre değil, toplumdaki saygınlık değerine göre olduğundan, 
a) İnsanlar hep SAYGIN varsayılan mesleklere yönelirler; o mesleğe yeteneği olmayan insanlar bu mesleklerde gerekli başarıyı gösteremezler ve toplumsal kalkınma engellenir.
b) İnsanların doğal yetenekleriyle meslekleri birbirine uyumsuz olduğunda, insanlar kendilerini mutsuz hissederler; mutsuz insanların çevrelerine yarardan çok zararı olur, vs.


3- TBÖ’de sorumluluk tamamen liderlerin sırtında olduğundan, halk düşünme tembelliğine mahkûm edilmiştir.

Sorunlarının çözümünü bir kurtarıcıdan bekleyen halk, fikir üretme ve sorunlarını çözme çabalarına girişmez. Dolayısıyla halkın bilgi üretme kapasitesi otomatik olarak sınırlandırılmış olunur. Bilgi ise, verimli üretimin, kalkınmanın temel direğidir.

4- TBÖ’de, tepedekiler hem yönetici hem de toplum mallarının sahibidir. Tepedekiler toplum mallarına sahip çıkınca, halk toplum mallarına sahip çıkmaz ve “devletin
malı deniz, yemeyen domuz” sistemi ortaya çıkar. 
Şekil: Kamu mallarına zarar veren insanlar, hatalı eğitilmiş olduklarından, kendi bindikleri dalı kestiklerinin farkında değillerdir.
Toplum malları hor kullanılmaya başlanır ve 10 yıl dayanması gereken bir araç bir yılda bozulur ve toplumsal kalkınma engellenir.

5- TBÖ’de tepedekiler kendilerini devletin sahibi olarak görürler ve kendi görüşlerine uymayanları cezalandırma yetkisine sahip olduklarını sanırlar. Bu nedenle gizli-sinsi eylemlere girişirler. Bunun sonucu, “derin-devlet” mekanizmaları oluşturulur, insanlar şantaj, tehdit, suikast, gibi yöntemlerle susturulmaya çalışılır.


6- Devletin sahipliği tepedeki bir kişiye bırakıldığında, tepedeki “devletin geleceği için” Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptığı gibi, öz oğlunu öldürtmek zorunda kalabilir.
Demokrasilerde Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, vs. gibi bir sürü aydın kişi, tepedekiler gibi düşünmediklerinden, “devlet çıkarlarını koruma” adına öldürülürler.


7- TBÖ’de yükselme, bilgiden ziyade, “tepedekilere” yakınlıkla sağlandığından, insanlar bir şey öğrenerek bu bilgiye dayalı bir üretim ve karşılıklı hizmet alışverişi içine girmek yerine, tepedekilerle yakın ilişki kurmaya (yağcılığa) yönelirler. Bu ise üretimin düşmesine ve toplumun geri kalmasına yol açar.


8- TBÖ’de toplumsal sorunların çözümü, karşılıklı etkileşimlerle değil, tepedekilerin yönlendirmesine bağlı olduğundan, insanlar arasında “sana ne; bana ne, babanın malı mı?” gibi davranışlar yaygındır. Bu ise vatandaşın kendisini toplumun sahibi olarak görmediğinin delilidir.


9- Her insanın içinde, bir sisteme ait olma, bir grup içinde bir araya gelme dürtüsü vardır. Toplum bürokratik bir zümre tarafından sahiplenilince, kendilerini dışlanmış hisseden halk, çeşitli şekillerde birlikler oluşturarak, aidiyet duygusunu tatmin edeceği gruplaşmalar oluşturur. Bu durum, mevcut toplumsal sistemlerin en zayıf noktasıdır ve toplumu içten içe kemiren, parçalayıcı bir hastalık oluşturur. Her tür anarşi, mafya, çete, etnik veya dinsel gruplaşmanın kökeninde bu aidiyet dürtüsü yatar.

10- TBÖ’de farklı görüş sahipleri yönetimi (devleti) ele geçirme yarışı içindedirler. Bu nedenle, bürokrasi çarkının içine kendi görüşlerine uygun adamlar yerleştirirler.
Bürokrasi çarkı bu şekilde farklı görüşlerce parsellenmiş olur. 

Her biri kendi görüşündekilerin çıkarını savunacak, diğerlerini baltalayacak tutum içinde olduklarından, hak-hukuk sistemi yaralanır: Herkes kendini vatansever görüp, karşıtlarını yok edecek tutum-ve davranışlara girdiğinden, bir sürü çeteleşme ortaya çıkar. Susurluk, Ergenekon- Balyoz-davaları, faili-meçhul cinayetler, sonuç alınamayan davalar, yolsuzluklar, çeteleşmeler, vs. kaçınılmaz olurlar.

11- “Sahip” tepedeki bir kişi olunca, tüm varlıklarıyla doğa+dünya sahiplenilmeye başlanır; X- devleti, Y-devleti gibi bir sürü parçaya bölünür; sonra bu devlet-sahipleri ülkeyi çeşitli ağalara-beylere parsellerler.
Doğa ve dünya bu şekilde parsellenip-sahiplenilince, halk doğaya sahip çıkamamıştır. Denizler kirletilmiş, hava kirletilmiş, sular kirletilmiş, içme suyumuz bile pet-şişelerle uzak dağ tepelerinden getirilir olmuştur.

12- Sahiplenme tüm fabrika ve benzer iş-yerlerinde de devam etmiş, işçiler boğaz-tokluğuna çalışmaya mecbur edilmişlerdir. İşçilerin sendika gibi kuruluşlar içinde birleşerek, seslerini duyurabilmelerinden sonra işçi-işveren mücadeleleri devam etmektedir. Bu ise grev-lokavt gibi toplum-hayatını felç eden çatışmalara yol açmaktadır.

13- TBÖ’de, toplum malları tepedekilerce sahiplenilir. Halk kendini toplumsal sistemin bir ortağı olarak görmediğinden, yaptığı işlerde sadece kendi çıkarını gözetecek davranışlara yönelir; devleti yönetenler ise herkesin başına bir bekçi dikmek zorundadırlar, bu ise olanaksızdır; vs..

Sözün Kısası: Tepeye yerleştirilen lider ister en iyisi, ister en kötüsü olsun, yukarıda sıralanan toplumsal sorunların oluşması kaçınılmazdır. TBÖ'lü sistem tüm toplumsal sorunlarımızın temel kaynağıdır. 
Tepeye bağımlılığın toplumsal sisteme bu kadar zararlı etkileri varsa, acaba doğada tepeye değil de tabana bağımlılık sistemi mi var?
Bir düşünsel deneyle, toplumsal sistemin tabana bağımlı olduğu bir model tasarlayalım:
•         Çocuklarınızı yetiştirecek öğretmeni siz seçecek olsanız, en iyi öğretmeni seçerdiniz;
•         Güvenliğinizi sağlayacağınız bekçiyi, trafiğinizi düzenleyecek, elektrik işlerinizi yapacak kişiyi siz seçecek olsaydınız, en yetenekli, en bilgili kişileri seçerdiniz;
•         İnsanlar meslek edinirken, iyi yapabilecekleri işlere soyunup, iyi bir eğitimden geçerek, bilgi ve beceri sahibi kişiler olarak toplumda yerlerini alırlardı;
•         Kötü hizmet verenler dışlanıp- uzaklaştırılırdı.
•         Böyle bir toplumsal sistemde her şey tıkır-tıkır işlemez miydi?

Evet!!! Her şey düzeliyor.

----------------------------------------------------------------------

Prof. Dr. İsmet Gedik'in

"DOM (Dinamik (veya Doğadaki) Oluşum Mekanizması) nedir?"
eserinden özetlenerek alınmıştır.
Konu başlığı "başkanlık (otoriter) sistem" bana aittir.

6.10.16

çarıklı aşıklar

*çarıklı aşıklar*roman
3. kitabım olacak "çarıklı aşıklar" romanım kabaca, 
yarının az ilerisinde yoluna devam ediyor.
(kapak tasarımıyla)
------------------------------------------...
yarısından kısa bir parça:
.....


*Müdür’ün odasına girdiler, boş kanepeye oturdular.
“Geç kalmamızın nedenini anlatmamı ister misiniz Müdür bey?” Diye sordu Şennaz.
Müdür, “nasıl oldu olay, anlatır mısın?”
“Özetini mi, tamamını mı…?”
“Bir başla bakim, sıkılırsam “yeter artık kes” diyebilirim dedi. Müdürün cevaplarında alay ile espri karışımı bir mayhoşluk vardı.

“Evet!” dedi Şennaz. “Konu, bir intihar eylemcisine yardım etmemizdir:
"20-30 civarında insan, tahminen onbeş kadar bina ileride, bir apartmanın son katına doğru bakıyorlardı. Kalabalığa yaklaştık, herkesin baktığı yerde 18 yaşlarında bir delikanlı, bir şeyler demeye çalışıyordu bağırarak. Bazen ezik, ağlamaklı, bazen öfkeli, bazen de suskun öylece, sümüğüyle birlikte iç çekiyordu. Kır saçlı bir adam intihar eylemcisine bağırarak aşağı inmesi için yalvarıyor, ikna çabasını sürdürüyordu. Bir kadın da yanında yetişkin iki kızıyla birlikte ağlayarak yalvarıyorlardı, “oğlum vazgeç, kardeşim yapma…!”.

Konuyu anlamak için yanımdakilere sorduğum sorular havada kalıyordu. “Biz de senin gibi anlamaya çalışıyoruz, bildiğimiz sadece adamın intihar eylemi” diye geçiştiriyorlardı.

Eylemciye bakarak, “Aliii! İn aşağıya, ben onu getiririm şimdi sana. Yeter ki biz gelene kadar bekle” diyen 25 yaşlarındaki kadına yaklaştım, “afedersiniz konu nedir?” Kadın: “kardeşim arkadaşıma aşıktır, arkadaşım da bir başkasına... Kardeşim bir türlü sindiremiyor bunu. Bu ikinci eylemi, daha önce hap kullanmıştı da ucuz kurtulmuştu. Sanırım bu son olacak! Aklı da normal değil. Yapacağımız tek şey sevdiğini buraya getirip ikna etmesini denemektir” dedi.

Kısa bir an, ne yapabileceğimi düşündüm. Zaman çok hızlı akıyordu. Aklıma ilk gelen öneriyi sunmak istedim.
“Kadın kadına iş birliği yapalım mı seninle?” Diye sordum.
“Nasıl yani?”
“ Bak arkadaşım, bir senaryo yazdım ve bunu birlikte oynayacağız. Kardeşini bu oyunla kurtaracağımızı düşünüyorum.” Kadın biraz düşündü, “Olur!” Dedi kısaca. “Denemeye değir. Zaten polisler de yaklaşamadı binanın konumundan dolayı” diye ekledi.

Arkadaşınla sevgilisini buraya getirebilir misin kısa zamanda? “Getiririm ama korkarlarsa bu alana giremeyebilirler”.
“Hadi bir dene”.
Kadın cep telefonundan arkadaşını aradı, “bir taksiye atlayın hemen gelin, taksi paranız benden” dedi. Rica etti, yalvardı. Arkadaşı "tamam" demiş ki, 15 dakika sonra buluştuk. Senaryoyu oyunculara tek tek anlattım. Kendi rolümü sürpriz olarak kendime sakladım.

Kadının sevgilisi Murat 25 yaşlarında, olgun birine benziyordu. İlk rolünü oynadı:Ali'ye dönerek, “beni dinle salak! Ben bu kızı seviyorum, bu da beni. Zaten tek engelimiz sendin. Bu yüzden evlenemiyorduk. Hadi atla ulan ibne, aşağıya atla da kurtulalım senden”. Sevgilisine sarıldı. Sevgilisi karşılık verdi.

Hemen oyuna girdim, bağırarak,
“Ali, uğruna intihar edeceğin insanlara bak, değer mi bunlar için ölmek! Bu kadar sevgi dolu bir adamın değerini bilmeyen salak kadın için harcamamalısın kendini. Ben senin kadar yürekli bir aşk adamı bulsam, kollarına atlardım. Seni tanımak istiyorum. Sana kadın gözüyle-gönlüyle aşkı anlatmak istiyorum, hadi çabuk gel…”

Kollarımı açtım, gözlerimi kapar gibi yaptım ama gözlerimi görecek kadar yakın değildi. Sustum. Ali’nin gelmesini bekledik hep birlikte. İzleyenlerde de çıt yoktu. Belli ki herkes bu tiyatronun son sahnesini merak ediyordu.

Ali biraz durakladıktan sonra birbirine sarılanlara baktı, bir de kollarını açıp bekleyen benim tarafa. Tekrar o kadına döndü, avazının çıktığı kadar bağırarak, “oruspuuu, fahişeee..!” diyerek damın ucundan çekildi. Bir süre kaybolunca, "binanın başka bir köşesinde intiharı dener mi" diye merakla bekledik. Kısa bir süre sonra, Deli Aşık apartmanın giriş kapısında göründü. İzleyenlerden bir alkış ve tezahürat tufanı koptu ki,
herkes Aptal aşığı bıraktı, bana dönerek alkışlamaya devam ettiler. Polisler aşığı giriş kapısındayken aldılar. Polis otosuna doğru götürürken, “durun ağabeyler, kollarım henüz kapanmadı, söz verdim, tebrik etmek istiyorum arkadaşımızı" dedim. Ali’ye bir süre sarılı kaldım.

Polisler Ali’yi hastaneye götürürken, Bekir ile birlikte kalabalığın arasından sıyrıldık, ileriye doğru yolumuza devam ettik. Şimdi de gördüğünüz gibi buradayız.

22.9.16

söyleyemedim




Bazı anlar vardır, söyleyemezsiniz her şeyi. Sembollerle, araçlarla, mesajlarla demeye çalışırsınız. Ya da susarsınız çoğu zaman. Öyle anlarda tıkanır, müzik krizine kapılabilirsiniz. Çoğu zaman ruhunuza “geçerken uğrar” da bazen “müziğiniz tutar” aniden. Acile kaldırılmış hasta gibisiniz o anda. Müzik doktorunuz müdahale eder. Ruhunuzun bam, tiz... bütün tellerine nota asar, akor keser. Portrenin sol anahtarını bir gerdan zinciriyle asar sol böğrünüze. Sarhoşsunuz. Her şey toz pembe. İşte o an, ruhunuzda çimlenen fidanlara su serpen o büyülü nağme etkisini gösterir.

O seansın da bir ömrü vardır, her şeyin olduğu gibi …

Sonunda uyanırsınız. Ülkenin dramatik gerçekleriyle tekrar yüzleşirsiniz. Tozlarınıza gözyaşları ve öfke damlar, kap kara çamur olur; pembeleriniz solar. Tozpembeniz kara bulutlara karışmıştır artık.

Doğaüstü, normalötesi, mistik, telepati, psikokinezi, psişik fenomen… gibi kavramlar anlatamaz buradan ötesini. Yaşama dair konular bütün arızalarıyla kendini sürükler; tıpkı bozuk raylarda giden eski bir tren gibi… takır-tak, takır-tak…

***
 

Değerli iki sanatçımız Meliha Güneş (TRT sanatçısı) ve Hilal Nesin (yazar, tiyatrocu, yönetmen, müzisyen)  
bana özel olarak yaptıkları bu düet için teşekkürlerimi bildiriyorum buradan. 
Bu güzel düete, kendilerinden izin alarak, kenardan köşeden (gitarımla) iliştim, hoş göreceklerini biliyorum. İkisine de saygılarımla...