20.5.17

okurlar, yazarı şımartırsa...



Ömrünüzce bir çok şey yazarsınız, gazetelere, dergilere, taşlara, suya sabuna ve bazen gök yüzüne.... nadiren kitap da yazabilirsiniz. Ama bazı zamanlar var ki, yazacak sözcükler birden uçuşuverirler aklınızdan. Mahcup olur ve beyninizde kuytu köşelere dağılıverirler. Toparlayamazsınız bir türlü. Uymaz, az gelir, eksik kalır, tam oturmaz.... gibi kaygılarınız vardır.

Olsun, ben yine de bir şeyler karalarım da, kendileri eksiklerimi tamamlar, düzeltir; belki de daha fazlasını çıkarırlar içinden. Bu kadar jesti yapanlar kelimelerin suyundan şerbet de yapar; bilirim:) Çünkü, tutukluk halini yalnızca mahcubiyet duyanlar yaşar.


Bu sayfalarda kazandığım sevgili dostum  Aslan Kaplan (Özcan) bir platformda kitaplarımdan söz etmiş.

Sözün özü,
Cengiz Küçükçelik, Erol Yılmaz, Bülent Fırıncı, Mehmet Bıçakçı... kollektif çalışmayla Öğretmenim Dergisi Yayınevi ile irtibat kurarak, kitaplarımı  İsveç, Norveç, Avusturya, Hollanda, Almanya'da yaşamakta olan Anadolu insanlarıyla buluşturmuşlar. Masum ve sade bir gurur.

Ve
 Avrupa'nın hangi kentinde olacaksa, bir söyleşi etkinliği için sözlü davet almış bulunuyorum. Hazırlıkların yapıldığını bildirdiler. Neden olmasın:) Diyeceklerimiz henüz bitmedi...

İlgi gören kitapların yazarları daha fazla sorumluluk yüklenir ya. Öyle....








23.4.17

kitapların özü


Her ikisi de (hatta üçü de) ne Köy Enstitüsü Yazarlarının salt köy edebiyatını, ne de postmoderncilerin burjuva edebiyatını taklit eder. Bir yanıyla her iki türden özellik taşısa da, özünde okurun üçüncü bir yöne bakmasını sağlar.


1960'lı yıllardan başlayarak, tarım toplumundan sanayi toplumuna "sürüklenişin" (özellikle sürükleniş diyorum, bu noktanın politik yanı genişçe sorgulanmaya değer) sancılarını yaşarken, kendi yolunda düşük yapmanın acılarına dikkat çeker.

"Köyden indim şehire şaşrdım birden bire"yi çağrıştıran bir çizgide ilerleyen hayatların gizlerini çözer.

Köyün tozlu yollarından şehrin karanlık asvaltına pusulasız, kimliksiz, bütçesiz, yalansız, torpilsiz ve yalnız koşan bir çocuğun büyüme hikayesidir.

"Eğitim, iş ve aşk klasiği" denilen bir sac ayağı üzerinde pişen yemek gibidir. Kahramanlar hayatın acısını ve tatlısını kendi içinde yaşarken, egemen kültürün neminde küflenerek, mayhoş bir tada dönüşürler sonunda.

Bir okur ilk kitabı okurken iki yerde ağladığını söylediğinde, benim de gözlerimden bir damlacık yaş düşmüştü! O yaşlar ki, yurdumuzun geleneksel arabesk motifine inat, arayış öfkesiyle sıkılmış yumrukların suyu olacaktı. Çünkü, okurun nerede ve neden ağladığını sormadan derinlemesine biliyordum.

Mücadelenin amacı kazanmak, sonunda mutlu olmak değil mi bu hayatta? Mutlu olmak için yüksek yaşamak....? Yüksek yaşamak için verimli bir emek ve fırsatlar bütünü...? Fasit bir daire.....

Aç tavuk düşünde darı görürse, amele de soylu rüyaya öyle yatardı bu alemde. Tutk ki amelesiniz. Rüyadan uyandığınız, başınızı yastıktan kaldırdığınız, bir süre öylece donakaldığınız ve geride bıraktığınız o umsuluk anı düşünsenize! Hele soylu bir rüyaya yatmışsanız? Rüyanızı bile soyup soğana çeviren güçlere kahretmez misiniz? Kahrınızın içini köşeli fikirlerle örmez misiniz?

Her şeye rağmen Okumak gerek....

28.3.17

filozof demiş ki



Filozof, ön yargısı son yargısından ağır gelen bir politikacıya ve alt türevlerine demiş ki,
“at gözlüğü takma, gerçeklerini kendin gör”.

Bu söz üzerine politikacı filozofa hakaret davası açmış. Mahkeme kurulmuş. Hakim filozofa sormuş,
-sen bu adama (politikacıya) “hayvan” dedin mi?
Hayır hakim bey, cümlemin içinde bir hayvan adı geçmiyor ki?
-At nedir o zaman?
Ha o mu? “Atmak” fiilinden gelir. “Gözlüğü yere at ki, gerçekler -hayır mı şer mi- anlayasın” demek istemiştim.

- Açık konuş, “gerçek”lerden neyi kast ettin?

Kılıcını yalarsa bir toplum celladının, geleceğini bok eder evladının...

-Anlaşıldı, cümlen devrik oldu. Şimdi de seni devrimcilikten yargılayacağız”.
/yeni uydurdum:)

6.3.17

Nar Kırığı roman yayımlandı


VE DİĞERLERİ.....
Nar Kırığı




"Nar Kırığı" romanımız bu gün çıktı. Darısı "Çarıklı Aşıklar"a
--------------------------------------------------------

Aşkınızın sonuncusuna, diğer her şeyin ilkine olan vefanızı örselemeyin.

***
Öğretmenim Dergisi Yayınevi ilk kitabım olan "amele mektebinde SOYLU RÜYALAR"ı yayımlamakla, karanlıkta yürürken, en azından yoluma çam çırasıyla ışık tutan ilk'lerimden, hatta en önemlilerimden olduğunu gösterdi.


- Adnan Gündüz her şeyden önce bir öğretmendir. Kendi yazdığı bir kitabının başlığında dediği gibi, "önce öğretmen daha sonra gazetecidir". Onlardan da önce İnsandır. Nasıl bir insan? Aslında parayı sevmeyen, ama bu düzende parasız da iş yapılamadığına kahreden iyi bir dosttur. “Sosyal”dir. Bu sıfatın sonuna bir de "ist" eklese tarih, gelincik kırmızısı bir sayfaya yazacaktır O’nu. Bu bence böyledir de, kendince öyle olmayabilir. Sonuçta bu devirde bir devlet memurunun ist'ini mistini dışa vurması beklenemez.

- Adnan Gündüz'ün tanrı inancı da vardır. Bu kapsamda sırtının yere gelmeyeceğine inanır. Çünkü, bu inanç ile mutlu olduğunu, hayatındaki çetrefilli pürüzleri ancak böyle aşabildiğini söyler. Böyle bir inanca saygı duymakla birlikte, "kendini kandırarak mutlu olamazsın, ancak oyalanırsın" diye bir görüş karşısındaki kinayeli gülüşü görmeye değerdir:)

- Adnan Gündüz ile kitap yayını konusunda aramıza para giremez. O kitabımı yayımlar, ben de aynen kendisi gibi işin edebiyat tadını çıkarırken, iş yerinin ticari yanının da kaygısını taşıyarak, gereğini yapmaya son sürat çalışırım.

***
- Adnan Gündüz ikinci kitabım olan "Nar Kırığı" romanımı özgün bir özveriyle yayınlayarak, yukarıdaki tanılarımın doğruluğunu kanıtlamıştır.
Bu yargımı ilk kitabımın ardından belirtmiş olsaydım, "yağ çekme" aymazlığına bulaşma ihtimali belirirdi. Şimdi bu kaygıyı çoktan aşmış bulunuyoruz ve artık doygunluk dönemine girmenin rahatlığıyla, bu görüşümü belirtiyorum.

Örneğin en popüler bir yayın evi, “getir kitabını yayımlayalım, ünü arşa çıksın” derse bile, "arşa çıkacağına aşka çıksın” diyecek kadar da kendimdeyim.

Vefa: İyilik yapana karşı özel ve resmi bir yükümlülüğünüz olmadığı anlarda da sorumlu davranmaktır.

Teşekkürler  Adnan Gündüz.Öğretmenim

--------------------------------------------------
Bu kitap ne anlatıyor?" diye soranlar oldu da, burayı okuyan şurayı da okursa ne demek istediğimizi daha net anlar diye düşünüyorum:

19.2.17

insan hakları evrensel bildirisi ve uzlaştırma (cmk-253) yasasının sinyalleri

Çok sayın Avukat Arkadaşım bir zamanlar demişti ki,
“avukatlık mesleği kapitalist sistemlerde para aklama mesleğidir”. O zaman açılımını da yapmıştı.

Bu aralar “Çarıklı Aşıklar” romanımın bitmiş olmasıyla (2. kontrol aşamasına girmesiyle) dinlenme moduna geçtiğim şu sıralarda, kafayı adalete yormaya başladım. Başladım değil, resmen görevdeyim. Bu nedenle şu tozlu raflardaki, 1949'da kabul ettiğimiz "İnsan Hakları Evrensel Bildirisi"nin 30 maddesini gözden geçirdim ve düşündürdüklerini irdeliyorum.
Bu arada yeni görevim UZLAŞTIRMA konusunda da bir şeyler diyorum aşağıda.

***
Bizdeki Evrensel Bildiri'nin 15/30 maddesinde ihlal olduğunu tespit ettim. Bu ihlallerin bir kısmı sistemin kapitalist değerler ölçüsüne sığdırılmasından kaynaklı. "Herkes eğitim hakkına sahiptir"/26-1
Eğitimin maliyeti hesaba katıldığında herkes eğitim hakkına sahip olsa da herkes eğitim alabilir mi?
Hayır!
O zaman bu madde yoksullara hükümsüzdür. O kadar!

Başka bir örnek, "Madde 19- Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır."
Bu konuda da takdir, objektif düşünenlerindir. Gerçekten öyle mi?

"Madde 16-1. ...evlenmeler çiftlerin özgür ve tam iradeleriyle yapılır."
Çocuk gelinlerden söz edelim mi biraz? Daha çocuklara tecavüz salgını bile çözülememişken.
..............
Fazla uzatmayayım, kapitalist sistemlerde "adalet mülkün temeli" mi, yoksa metası mı olduğunu anlatmaya çalışıyorum.
------------------------------

Nankörlük etmeyelim, Bu hükümette Adalet Bakanlığı'nın imza attığı güzel şey(ler) de var.
CMK 253/ UZLAŞTIRMA.

Davalı tarafları kısa yoldan barıştırarak raporlayarak mahkemenin yükünü azaltmak, topluma barışmanın erdemli ve uygar bir davranış olduğunu yaymak. Yeni nesillerin bilinç altına barış ekmek… falan.

Diyeceksiniz ki, bir yandan toplumu gererek suç oranını artırırken, diğer yandan cmk 253 de ne oluyor?
Sorun sorun; sormadan sorunlar anlaşılmaz.

Amerika’da ve Avrupa ülkelerinde başarılı şekilde uygulanan bir icatmış uzlaştırma. Hatta, hakimin yaptığı yargılamadan daha önemli olduğunu söyleyen hukuk profesörleri var.
Sağolsunlar bizimkiler de almışlar, getirmişler ve uyguluyorlar. 5 yıldır henüz yeni yeni fark edilen bir uygulama.

Son yılda öyle dikkat çekti ki… Yıllarca tozlu raflarda bekleyen basit bir dava dosyalarına bir de Fetö örgüt davaları eklenince adalet, “yaz duvara al bahara” noktasına gelmişti. Tam da bu noktada iken, adaletin imdadına Uzlaştırma sistemi yetişti.

Cumhuriyet Baş Savcılarının, üniversitelerde hukuk eğitimi almış kişiler arasından seçtikleri Uzlaştırma görevlileri harıl harıl çalışmaktadırlar.

Karınca kararınca bu göreve aday oldum ve 2017 yılı itibariyle, “Bilirkişilik” görevime ek olarak bir de bu konuda görev yapmaya çalışıyorum. Şu an'a kadar aldığım dava dosyalarında tarafları uzlaştırmayı başarmış olmamdan kaynaklı huzur duymaktayım. Parası da var ama, “mühim olan adalet” Diyorum.

Adalet mekanizmasında görev yapanların tarafsızlığı birinci derecede önemli olduğunu anlıyoruz. Güven duyulması için tarafsızlık ve bilgi birikimi yeterli olursa ancak o kutsal amaca ulaşılabileceğimizi de… Bu yüzden, konuyla ilgili hukuk okumaya devam ediyorum.

Bazen davalı taraflardan birisi, karşı tarafın avukatı olup-olmadığımızı soruyor. Kimsenin özel avukatı, hatta avukat olmadığımızı anlatmak kolay olmuyor. Ya nesin? Diye de sormuyor masum vatandaşım. Devletine öyle güveniyor ki, “devlet adamı ne yaparsa en iyisini yapar” mantığı içinde rahat. Çağırdığımız yere geliyorlar.
Artık bizim de bu davanın tam orta yerinde, Savcılığın gölgesinde durduğumuzu kanıtlamaya çalışıyoruz. 

Siyasi markadan ve tavırdan, veba mikrobundan kaçar gibi kaçmak zorundayız. Günlük siyaset zaten oldukça kirli bir uğraş iken, bir yandan bıraktığımıza seviniyoruz. Bir elimizde adalet, diğerinde siyaset, ateş ile barut gibi birbirine yaklaştırmadan götürmek imkansız gibi ama! Neyse... Bu nedenle birisini kenara koymak gerekiyor. Böylesi daha inandırıcı oluyor da ondan.

Beynimizdeki siyaset mi? İşte onu mevcut düzenlerin siyasetiyle yine içimizden sızdırarak rekabet ettiriyoruz. Yani, adını koymadan, adil olmakta tatlı bir rekabet. Sihri içinde saklı.

18.2.17

bilmemek ayıp değil ama cahillik suçtur

Özgürlük:
"insanın, her türlü dış etkiden bağımsız olarak kendi istencine, kendi düşüncesine göre karar vermesi durumu."
Oy verme hakkı bir özgürlük müdür?
Evet.

Her özgürlük, bir başkasının zararına kullanılabilir mi?
Hayır. 
Kendi özgürlüğümüz başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter.

Özgürlük, başıboşluk değil, özü gür olmaktır. Farkındalıktır. Dayatmalara karşı dirençli olmak, öğrenmeye karşı istekli olmaktır.

Bilmeden ve öğrenmeden oy vermek, özgürlüğün kötüye kullanılması mıdır?
Evet.
Ve hatta, inat ve nefret duygusuyla bir düşünceye oy vermek, bilerek ve tasarlayarak suç işlemenin bir biçimidir.

Bilmemek ayıp değil ama, cahillik ayıp ve hatta bir yerden sonra suçtur. Cahilliğin cezasını doğa verir, bedelini toplum öder.

Cahillik:
asgari de olsa,
elindeki imkanlara rağmen,
hayatın temel gereklerine yönelik,
toplumsal ve bireysel sorumlulukların asgari gereklerini öğrenmek için çaba sarf etmekten kaçınarak direnmektir.

Kısaca cahillik, kronik bilgisizlik ve bilgisizlikten geçinmek olarak tanımlanabilir...
"Cahilsevicilik" ise kapitalizmin karakteristik özelliklerinden biridir. 

Cahilliğin dokunulmazlığı değil, aydınlanmanın engelleri kaldırılmalıdır.

Aydınlanmak salt okullu olmakla değil, farkında olmakla başlar. Yap-boz yöntemiyle ve ustanın gölgesinde devam eder. En önemlisi, insanın 6 duyusunu da aktif olarak çalıştırabilmesi gerekir.

29.1.17

Öğretmenim Dergisi'ne röportaj..

Öğretmenim Dergisi Yayınları
1-Zihni bey, öncelikle bize kısaca kendinizden bahseder misiniz? Asıl mesleğiniz nedir, yazarlık aşkı nasıl başladı?

ZÖ-Evet, dediğiniz gibi yazarlık bir aşktır" ama, henüz sevda kısmında emeklemeye çalışıyorum. İnsan kendinden bahsederken aynaya bakar, gördüklerini anlatır. Anlatırken sivilcelerinden, göz çapaklarından söz etmez doğal olarak.  Takdir edersiniz ki kendini anlatmak o kadar zordur. Anı-öykü yazarken buna dikkat ettiğimi düşünüyorum. Yazdığım kendim değil, gözlemlerimin kamera etkisinden ibarettir.

Bir mim oyununda “kendini şiir ile anlat” diye bir istekte bulunmuştu arkadaşlarım




Kendini anlatmak,
Hem de şiirle!
Oysa daha kolaydı
Deneme.
Önce kendimi anladığımı anlayıp
Sonra sıradanca anlatabildiğimi…
Korktuğum, kendim –içim- değil aslında,
Seçtiğim sözcüklerin sırıtkanlığı…
“Herkes önüne bakar bakar da,
Ben sadece içime….”
Diyor Montaigne.
Al biraz herkesten,
Biraz da Montaigne’den;
Budur, önce içine,
Sonra önüne bakan Ben.

İçimde hep yeşilimsi duygular,
Adeta özgürlüğümün podyum provası.
Önüme düştüğünde pembeye çalar kahrolası!.
Esince toz bulutunun  tozpembesi
Ondandır cazgırlığımın öfkesi.

Aahh ah!
Bir “iç özgürlüğüm” derdim,
Bir de “dış özgürlüğüm”.
İçim beni yakmadı ama,
Dışımdaki kundaklama sistemli.
Görmediğim her yer,
İlkinde ilginçtir bana.
Bilmediğim her konu
Ya enayiliğimin ya da
Mülayimliğimin dikenli yolu.

Gördüğünüz gibi,
Hiçbir şey anlatamadım cancağızım
benim,
“Seni anlatmak değil, yaşamak lazım”
diyor sevgilim


Her şeye rağmen…  K.Maraş doğumluyum. Astronomik zaman kullanmadığımdan doğum tarihim yoktur. “Devlet işlerinde kullanılsın, askerden bir an önce gelsin” diye, rahmetli Babam öylesine bir rakam yazdırmıştı nüfus cüzdanıma. Günlük hayatımda kullandığım, fizyolojik ve psikolojik zamandır. Örneğin on saatlik yolu kitap okuyarak on dakikaya indirenlerdenim. Günde on kilometreden az yürüyebildiğim durumda ihtiyarladığımı düşüneceğim.

İlk okulu bitirene kadar aile çatısında köy çocuğu, sonrasında seyyar ikamet ile kentli yaşamını sürdürmekteyim. 
 ODTÜ Gaziantep Mühendislik Fakültesi (mezun olduktan sonra Gaziantep Üniversitesi adını aldı) Elektrik Teknikerliği (ön lisans), AÖF İş İdaresi (İdari Bilimler) lisans mezunuyum.

Emekli olduktan sonra özgürlüğün tadı damağıma değiyor bin türlü. Okumaya, yazmaya ve gitar ve org çalmaya bolca fırsatım oluyor. Yeni uğraşlarımın kapsam alanında “mobbing terörü” diye bir tehlike olmadığından, performans kaybı yaşamıyorum.

Yazma tutkusuna gelince, Orta okul Türkçe Öğretmenim, (Dijle Köy Enstitü'sü ve Ankara Gazi Eğitim mezunu) yazar Şevket YÜCEL’in öğretileri ve motivasyonu etkili oldu. Lise yıllarımda Endüstri Meslek Lisesi okul gazetesini yöneterek ve yazarak, yazı hayatım ivme kazandı. Geniş anlamda ilk makalem ergenlik çağımdayken, “Dostluk” başlığıyla, Osmaniye Cebelibereket Gazetesi’nde köşe yazısı olarak yayımlandı.
Günlük "Hatay Gazetesi", "Hatay Ses Gazetesi" ve aylık "Ekovizyon Dergisi"nde yazdım. "Hatay Olay" ve" çizgi üstü Bakış Dergileri"nde genel yayın yönetmenliği, dergi kapak tasarımı ve yazarlık yaptım. "Haber Alanya Gazetesi"nde kısa süreli köşe yazdım. İnternet ortamındaki çeşitli platformlarda yazmaya devam etmekteyim.

2. Kitabınızın konusu nedir, kitapta nelerden söz etmektesiniz? Kitabınızı okuyanlara kitap hakkında ipucu verir misiniz?
ZÖ-Kendi kendini terk edenlerle, devlet ve düzeni tarafından terk edilmişlerin arasından sıyrılan ve  paradigma değişikliğine soyunan, çağdaş anlamda mutlu olmak isteyen insandır kitabımın konusu.
Bu kitap, "eğitim iş ve aşk klasiği"sac ayağı üzerinde pişen yemek gibidir. Yalakasız-yağsız, aynı zamanda baharatları boldur. Sıradanlaştırılmış hayatlara düz ayna tutar, görüntüleri engelli algılara yansıtır.
Mağdurların (en alttakilerin) kanıksanmış ezikliklerinin acısını haykırır.
Başka açıdan bu kitap, İnsan geleceğini etkileyen mikro faktörlerin, genel kültür kalitesine yansımasını konu edinir. Bireylerin toplumsal bağını güçlendirecek ve dayanışmayı önleyecek ilişkilere müdahale eden hamlelerin gizlerini, masumane bir dille çözmeye çalışır.
Herhangi bir az gelişmiş ülke insanının hayata tutunuş öyküsü örneklerinden biridir. Hilesiz, torpilsiz, desteksiz  mücadele ederken karşılaştığı yapay ve doğal zorluklara ve görünmez ayrıntıların neye mal olduğuna dikkat çeker.

3. Bu kitabı yazma fikri nasıl oluştu, o süreci bize anlatır
mısınız?
ZÖ-Her insan çevresinde olup bitene bakar da, ancak düşünenler baktığını görebilir. Öğretmenlerin espritüel dağarcıklarında bir söz vardır, “anlayanlar anlamayanlara anlatsın” diye. Aklım ereli, hayatımın her aşamasında gördüklerimle anladıklarımı harmanlayarak bir sonuç çıkarmaya çalıştım. Sonuçlar bazen şaşırttı, bazen heyecanlandırdı, bazen de kızdırdı ve isyana sürüklerdi. Bu duyguları içime gömmek ya da hava boşluğuna savurmak yerine, defter sayfalarında biriktirerek geleceğe taşımayı düşündüm. Sıradan, muhafazakar bir Anadolu insanının yaşam biçiminde insanı mutlu edecek değerlerin beslenmediğine tanık oldum.  Kanıksanmış, kadere bağlanmış, gözlerden kaçmış zararlı geleneklerin ince ayrıntılarını kızıla boyamak istedim. Hayata, gelişmeye, değişmeye, kısır döngülerin yörüngesinden çıkmanın yararlarına dikkat çekmek istedim.
Yarım asırlık ömrümden damıtarak biriktirdiğim, hayata dair gözlemlerimi kitap olarak yazdım.

4.  “Amele mektebinde soylu rüyalar” ilk kitabınız diye biliyoruz, devamı
gelecek mi? Gelecekteki kitap projelerinizden biraz söz eder misiniz?
ZÖ-"Amele Mektebinde Soylu Rüyalar" Anı-Öykü kitabımdan sonra, "Nar Kırığı" adıyla, gerçek yaşamadan esinlenerek yazdığım romanım da yayımlanmaya hazırdır.
Ardından “Çarıklı Aşıklar” romanım gelecektir.

5. Kitabın ismine kendiniz mi karar verdiniz, özel bir mesajı ya da
anlamı var mıdır?
ZÖ-Kitabın “içindekiler” kısmındaki 41 ara başlık bir internet forumunda tartışmaya açılmıştı. 19. sırada olan bu başlık, profesyonel bir kitap okuru olan Ebru Balcı’nın önerisiyle oylandı, kabul edildi. Bu başlığın, kitabın ana fikriyle de tam örtüştüğünü anladım.
“Amele” ve “soylu rüya” arasındaki çelişkiyi kapak resmindeki kompozisyon ile de bütünleştirdim.
Bu başlığın, ekonomik ve kültürel hayatımızın çelişkilerini hem kavramlar ve semboller hem de somut olarak meslekler üzerinden görmemizi sağlayacağını düşünüyorum.
“Amele” bilindiği gibi Arapça “amel” kelimesinden türemiş “işçi” anlamına gelir. Ülkemizde “amele” niteliksiz, mesleksiz, getir-götür işlerinde kullanılan emir kuludur. Okullarımızda meslek öğrenilen bir çok lise vardır. Bunlardan bazılarının öğrencileri devlet memuru adayı olarak mezun olurken, “endüstri melsek liseleri ve benzer teknik lise” okuyanlar işçi adayıdırlar. Toplumumuzda da devlet kademesinde olduğu gibi işçiliğin ne bir kariyeri, ne de bir saygınlığı vardır. Hele “amele” deyince saygınlık daha da sarpa sarar. Bu okulların mezunları iş bulabilseler de, iş hayatları risklerle doludur. Toplum ve devlet karşısında hak edilen değeri-saygınlığı bulamazlar.
“Soy” ile övünmek egemenlik tutkusunu da içinde barındırır. Geleceği garantiye alınamasa da, bir özenti olarak “çok nüfus” bu yüzden körüklenir.
“Rüya” bilindiği gibi, hayatta gerçekliği olmayan bir konudur.

Büyükler öğrencilere güzel hayaller kurdururlar başlangıçta. Okulu bitirip de gerçek hayata atıldıklarında, gördüklerinin hiç de rüyadaki gibi pembe olmadığına tanık olurlar. Bu durumda ya kaderine boyun eğer, düzenin hileleriyle hayata tutunmaya çalışır, ya da protest bir tavırla hayal kırıklıklarını onarmaya çalışırlar… 
Bir toplumun başka toplumlarla rekabet ettiği ve asıl toplumsal refahı sağlayacak olan en başta ekonomik-teknolojik alan olduğu halde, teknik liselerin, -örneğin- bir İmam Hatip liseleri kadar önemsenmediğini anlıyoruz. Yaşanmış somut örneklerle bu konuyu okurların takdirine sunmaya çalıştım.

6. Son olarak, Öğretmenim Dergisi aracılığı ile okuyanlara neler söylemek
istersiniz?
ZÖ-Öncelikle, kitabımın yayımlanması için özverili emeğini esirgemeyen Yazar, Gazeteci ve Öğretmen Adnan Gündüz'e teşekkürlerimi arz ediyorum.
Dizgide Özgür Yurttaş’a, Editör ve baş yazıda Büşra Çivi’ye ve diğer yayın kurulu emekçilerine saygı ve sevgilerimi sunuyorum.
 Edebiyatın yasaklar ve engeller tarihinden gelip, ticarete ve kibire bulaştığı ülkemizde “Öğretmenim Dergisi Yayınevi” yayın kurulunun da değer gördüğü kitabımı zor koşullara rağmen yayımladığı için, bir teşekkürün yetmeyeceğinin farkındayım.....

Kitabımın, "Öğretmen" ön adıyla varlığını sürdüren bir yayın evi tarafından çıkması hem kitabın içeriği, hem de edebiyat alanının simgesi olması açısından da gurur duyduğum bir durumdur.
İnsan hayatından bilgiyi çıkardığımızda geriye hayvan, duyguyu çıkardığımızda da bir adet robot kalır. İnsanoğlu-kızı bilgiyle kalkınır, duyguyla hayatın tadına varır. Oysa bizim toplumda bilgi yerine doğmalarla ayakta kalmaya çalıştığımız acı gerçeğini bir araştırma ele veriyor:
2011 yılında, DESAM (Demokrat Eğitimciler Sendikası Stratejik Araştırmalar Merkezi) tarafından hazırlanan rapora göre, bir Türkiyeli 10 yılda ancak bir kitap okuyor. Kitap için yılda 2 dolar harcıyor.

Bir Japon yılda ortalama 25,
Bir İsviçreli yılda ortalama 10,
Bir Fransız yılda ortalama 7 kitap okurken,
Bir Türkiyeli ise 10 yılda ancak bir kitap okuyor.

Bize, 40 yıldır “gelişmekte olan (az gelişmiş) ülke” diyorlar, acaba nerden anlıyorlar?


Saygılarımla...

24.11.16

öğretmenler gününe




İç güdülerimiz kadar hayvan, yorumlayabildiğimiz kadar da insanız.

***
Özel günlerinde insan birazcık şımartılmalı, mutlu edilmeli değil mi? Dört mevsim dört gözle o günü sabırsızlıkla (ya da büyük sabırla, ve hatta  zorunda kalarak) bekliyorsa insan, bir umut kırıntısına razı oluyor demektir. Hiç olmazsa “koca bir yılın sonunda bir gün mutlu olmayı” kim çok görebilir ki? (Bıyık altından kinayeli pozda gülümsediğinizi görüyor gibiyim)
  
Şekip Ayhan Özışık’a ait olan “Senede bir gün” şarkısı vardı bir zamanlar. Piyano eşliğinde en iyi, Muazzez Ersoy’dan dinlemiştim.

Ağarsın saçlarım, solsun yanağım
Adını anmazsam yansın dudağım
Bu aşka canımı adayacağım
Yeter ki gel bana senede bir gün

“Senede bir gün, yeter ki gel bana, diğer günlerin hepsinde ben sana gelirim” der gibidir öğretmenin mesleğine yüklediği anlam.
 Bakmayın, görünürde “en çok tatil yapılan meslek” olduğuna; bir öğretmen sokakta, bazen kahvehanede, çoğu zaman evinin kütüphane bölümünde, mahalle bakkalının nazarında… her yerde öğretmen, öğretmendir. Herhangi bir yerde ilk karşılaştığı herhangi bir kimsenin, “hocam nasılsınız?” sorusuyla başlayan ve ardından başka soruların cevabı beklenen bir mesleğin adamıdır öğretmen. Mesela, otomobilini sağa park etmek üzeredir, karşı kaldırımdan bir ses, “ya hocam, bizim çocuk matematiği bir türlü sökemedi, ne önerirsiniz ona?” Sanki daha önce dene(me)diği yollar tıkanmış gibi!

“Al sana bir kaya, nerene dayarsan daya” demez öğretmen. Sorulan ham soruyu bir çırpıda yumuşatır, komşunun meramını en saf haliyle analiz etmiştir bir anda. Otosunun el firenini çektikten sonra, Güzin ablanın dert dinleyip de çözümünü doktora havale etmesi gibi, “valla Kerim Bey, o çocuğu bir dershaneye yazdırmalısınız” demez.  “Komşu, çocuğu bana bir gönder hele, önce konuyu asıl muhatabımdan dinleyeyim?” der.  Çocuk, baba otoritesiyle komşu öğretmene misafir olur, öğretmen ona kısaca bir plan yapıverir, “bu reçeteyi bu zaman diliminde uygula, başaramazsan tatil dönüşü bir daha uğra bana”.

Öğretmen,  insan kalabalığıyla yüzleşmek için bazen mahalle kahvehanesine dalar. “İnsanlık ne alemde?” Diye bir göz atmaktır niyeti. Çünkü, öğrenci velileri çoğunlukla oradadır. Kapıdan girer girmez karşı masadan kır saçlı biri, “aha öğretmen hoca geldi, ona danışalım, bu konuyu en iyi o bilir” dediğini duyar.  Diğer masadan bir ses, “hocam, bu memleket nasıl düzelir yahu, hangi partiyi seçelim, bizim aklımız ermedi gitti bu meseleye?” (Bir de ciddi olsalar)
Hoca, üşenmeden, soruları ciddiye alarak cevabı yapıştırır: “her şeyin başı bilgidir azizim, bilgi de eğitimden geçer. Sana doktor gibi haftalık reçete yazamam, tamirci gibi iki vida sıkamam, imam gibi “bir dua oku geçer” diyemem…! Bu konular toplum olarak okuma alışkanlıklarımızın sürekliliği ve düzeyiyle ilgilidir. Okumak da bizde masraflı bir uğraştır. Dershanesi var, dökümanları var, teknolojisi var, var oğlu var… Sınıfta “leb demeden leblebiyi” anlayan az. Neden? Herkesin ailesi aynı imkana ve duyarlılığa sahip değil de ondan…  

En basitinden, 2 sorunun cevabı bulunmalı:
1-“Yaşamsal imkanları” farklı olan çocuklara aynı eğitim müfredatı uygulanınca aynı sonucu alabilir miyiz? İmkansızlıktan dolayı desteklenmeyip, yeterli düzeyde öğrenemeyen bir insan az bilgi karşılığında az para ve itibar alacaktır. Ondan mutlu olmayacağı kesindir. Buna bağlı olarak, genetiğinde saklı kalan değerlerin israfı ne olacak? Ve çoğunluğun mutsuzluğu..?
2-Bir örencinin bilgi alma kapasitesi farklıysa, bu fark öğretmenin yetersizliğinden mi, çocuğun genetik özelliklerinden mi, yoksa ailesel alt yapı farkından mı ileri geldiğini düşünürsünüz? Size bu konuda bilgi veren oldu mu?
” Birkaç ağızdan, “valla hoca doğru söylüyor, bizden geçti de çocuklarımızın okuması için her şey yapmamız lazım... Bakın şu “gavuristanlılara”, adamlar aya, biz hala yaya…” diye ses yükselir oradan.
Öyle deseler de, “ekmeğini okey taşından çıkarmaya devam eden bir toplumun çocuklarını eğitiyoruz” diye yakınacaktır öğretmen.
Bu uyarıcı hizmetler bir öğretmen için resmi göreve dahil değildir.

***

Bu grafiğin yapımcısını bulamadım, sahibi her kim ise özür dileyerek yayımlamış bulunuyorum

Senede bir gün öğretmenler günüdür. “Çoktur!” diyorsanız onu da bölelim, birkaç saat ile idare etsinler diyelim, hep birlikte rahatlayalım. Dört saatte ne iltifatlar, ne hediyeler toplanır bilseniz! Eğitim politikasını bütün bileşenleriyle konuşmadıktan sonra…!
Öğretmen deyince aklımıza “önce insan” gelir değil mi? Bana öyle geliyor da…. Ardından eğitim konusu. Bir öğretmenin “insan” yanını anlamadan eğitimci yanını anlayamıyorum bir türlü.  
“İyi insan eğitimli, edepli, erdemli ve seçicidir; öğretmen eğer iyi geçiniyorsa iyi bir eğitimcidir”.
Sizi bilmem de, bende iyi geçinmenin iki türlü anlamı vardır:

-Öğretmen çevresiyle iyi geçinmelidir. Özellikle müdürleriyle… Mobbing teröründen “sadistçe zevk almalıdır” bir kere. Robota yüklenen bilgi gibi, ne kadar isteniyorsa o kadar vermelidir. Hatta kaçırabildiği kadar saklamalıdır bilgisini inadına. “Nasılsın, ne var ne yok, bu günün nasıl geçti? Sabah ne yedin?..” gibi soruların cevapları israftır, ya da yoktur  robotlarda. Yoksa, mobbingi azıttılar mı, soluğu “morg”ingte almak olasıdır her zaman. (Yine kinayeli gülümsüyorsunuz biliyorum)

 -Ekonomik koşullar bakımından iyi geçinmelidir öğretmen. Mesela, öğretmendir bu, dünyanın döndüğünü, uygarlık yarışında hiç bir bilginin sabit kalmadığını bilir. Kendini bilginin gelişimine ve değişimine güncellemesi gerektiğinin farkındadır. Bu nedenle bütün yayınlar onlardan sorulmalıdır ki, eğitimde müfredatın sınırlarını zorlayarak, kapasitede boşluk bırakmasın. Mesela, bir coğrafya öğretmeni önce kendi coğrafyasını, sonra da gerekirse bütün dünyayı gözleriyle görmeli, olayı mahallinde anlamalı. Sonra da teoriden pratiğe yol göstermeli….

Hangi imkanlarla?

Daha burada yer darlığından sayamadığım bir yığın masrafı olacaktır öğretmenin. Özellikle B vitamini yeteri kadar alamayan öğretmenin (de öğrencinin de) hafızasından şüphe edilmelidir. Öğrencilere aktaracağı bütün bilgileri çakrasının ön tarafında hazır bekletmek için de özel enerjiye ihtiyacı olacaktır. Hayal gücü, yaratıcılığı ve hatta şımarıklığı…
Şımarıklık deyip de geçmeyin. O davranışın içinde hem çocuk saflığı, hem mutluluk iksiri, hem de diğer bütün meslekler karşısında öncülüğün iması yatmaktadır.
***
  Eğitim seferberliği, bütün kötülüklerle yapılacak en üstün savaş stratejisidir. Öğretmenler ise bu ordunun komutanları…

"Her şeyin başı eğitimdir" dediğimiz sloganı hayata geçirmek ve yaşam kalitesiyle eğitimin bire bir ilişkisini kurmak için, öğretmenlerin enerji kaynakları güçlendirilmelidir.

“ABD’de yapılan bir araştırma, dünyadaki okuryazarlık düzeyi sıralamasında Türkiye’nin 61 ülke arasında 50’nci sırada yer aldığını ortaya koydu. Okuryazarlık düzeyinin en yüksek olduğu ülke Finlandiya.” Diye bir haber okumuştum; doğruysa utanç vericidir! Atanamayan öğretmenlere okutulmayan insan kaynağı!
Öğretmenlerimize verdiğimiz/vermediğimiz değerin de işareti sayılır bu örnek. 24 Kasım Öğretmenler Günü kutlu olsun!
Son söz:

Öğretmen bir kandile benzer, kendini tüketerek başkalarına ışık verir/Ruffini-İtalyan Matematikçi ve Felsefeci

23.10.16

başkanlık (otoriter) sistemin zararları

Statik sistemli Tepeye Bağlı Özellik (TBÖ)  zararları:

1- TBÖ’de bireyler sadece tepeye karşı sorumlu ve bağımlılık içinde yetiştirildiğinden, insanların birbirlerine karşı bağımlılık duyguları gelişmemiş, birbirleriyle anlaşıp-uzlaşma yetenekleri körleşmiştir. Bu ise, temel yeteneğin yok edilmesi anlamına gelir.


2- TBÖ’de saygın ve saygın olmayan meslekler gibi ayrımcılık ortaya çıkar, çünkü kimi meslekler emir verici, kimisi emir alıcıdır. Bu nedenle, kişilerin mesleklere
yönlenmeleri, yeteneklerine göre değil, toplumdaki saygınlık değerine göre olduğundan, 
a) İnsanlar hep SAYGIN varsayılan mesleklere yönelirler; o mesleğe yeteneği olmayan insanlar bu mesleklerde gerekli başarıyı gösteremezler ve toplumsal kalkınma engellenir.
b) İnsanların doğal yetenekleriyle meslekleri birbirine uyumsuz olduğunda, insanlar kendilerini mutsuz hissederler; mutsuz insanların çevrelerine yarardan çok zararı olur, vs.


3- TBÖ’de sorumluluk tamamen liderlerin sırtında olduğundan, halk düşünme tembelliğine mahkûm edilmiştir.

Sorunlarının çözümünü bir kurtarıcıdan bekleyen halk, fikir üretme ve sorunlarını çözme çabalarına girişmez. Dolayısıyla halkın bilgi üretme kapasitesi otomatik olarak sınırlandırılmış olunur. Bilgi ise, verimli üretimin, kalkınmanın temel direğidir.

4- TBÖ’de, tepedekiler hem yönetici hem de toplum mallarının sahibidir. Tepedekiler toplum mallarına sahip çıkınca, halk toplum mallarına sahip çıkmaz ve “devletin
malı deniz, yemeyen domuz” sistemi ortaya çıkar. 
Şekil: Kamu mallarına zarar veren insanlar, hatalı eğitilmiş olduklarından, kendi bindikleri dalı kestiklerinin farkında değillerdir.
Toplum malları hor kullanılmaya başlanır ve 10 yıl dayanması gereken bir araç bir yılda bozulur ve toplumsal kalkınma engellenir.

5- TBÖ’de tepedekiler kendilerini devletin sahibi olarak görürler ve kendi görüşlerine uymayanları cezalandırma yetkisine sahip olduklarını sanırlar. Bu nedenle gizli-sinsi eylemlere girişirler. Bunun sonucu, “derin-devlet” mekanizmaları oluşturulur, insanlar şantaj, tehdit, suikast, gibi yöntemlerle susturulmaya çalışılır.


6- Devletin sahipliği tepedeki bir kişiye bırakıldığında, tepedeki “devletin geleceği için” Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptığı gibi, öz oğlunu öldürtmek zorunda kalabilir.
Demokrasilerde Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, vs. gibi bir sürü aydın kişi, tepedekiler gibi düşünmediklerinden, “devlet çıkarlarını koruma” adına öldürülürler.


7- TBÖ’de yükselme, bilgiden ziyade, “tepedekilere” yakınlıkla sağlandığından, insanlar bir şey öğrenerek bu bilgiye dayalı bir üretim ve karşılıklı hizmet alışverişi içine girmek yerine, tepedekilerle yakın ilişki kurmaya (yağcılığa) yönelirler. Bu ise üretimin düşmesine ve toplumun geri kalmasına yol açar.


8- TBÖ’de toplumsal sorunların çözümü, karşılıklı etkileşimlerle değil, tepedekilerin yönlendirmesine bağlı olduğundan, insanlar arasında “sana ne; bana ne, babanın malı mı?” gibi davranışlar yaygındır. Bu ise vatandaşın kendisini toplumun sahibi olarak görmediğinin delilidir.


9- Her insanın içinde, bir sisteme ait olma, bir grup içinde bir araya gelme dürtüsü vardır. Toplum bürokratik bir zümre tarafından sahiplenilince, kendilerini dışlanmış hisseden halk, çeşitli şekillerde birlikler oluşturarak, aidiyet duygusunu tatmin edeceği gruplaşmalar oluşturur. Bu durum, mevcut toplumsal sistemlerin en zayıf noktasıdır ve toplumu içten içe kemiren, parçalayıcı bir hastalık oluşturur. Her tür anarşi, mafya, çete, etnik veya dinsel gruplaşmanın kökeninde bu aidiyet dürtüsü yatar.

10- TBÖ’de farklı görüş sahipleri yönetimi (devleti) ele geçirme yarışı içindedirler. Bu nedenle, bürokrasi çarkının içine kendi görüşlerine uygun adamlar yerleştirirler.
Bürokrasi çarkı bu şekilde farklı görüşlerce parsellenmiş olur. 

Her biri kendi görüşündekilerin çıkarını savunacak, diğerlerini baltalayacak tutum içinde olduklarından, hak-hukuk sistemi yaralanır: Herkes kendini vatansever görüp, karşıtlarını yok edecek tutum-ve davranışlara girdiğinden, bir sürü çeteleşme ortaya çıkar. Susurluk, Ergenekon- Balyoz-davaları, faili-meçhul cinayetler, sonuç alınamayan davalar, yolsuzluklar, çeteleşmeler, vs. kaçınılmaz olurlar.

11- “Sahip” tepedeki bir kişi olunca, tüm varlıklarıyla doğa+dünya sahiplenilmeye başlanır; X- devleti, Y-devleti gibi bir sürü parçaya bölünür; sonra bu devlet-sahipleri ülkeyi çeşitli ağalara-beylere parsellerler.
Doğa ve dünya bu şekilde parsellenip-sahiplenilince, halk doğaya sahip çıkamamıştır. Denizler kirletilmiş, hava kirletilmiş, sular kirletilmiş, içme suyumuz bile pet-şişelerle uzak dağ tepelerinden getirilir olmuştur.

12- Sahiplenme tüm fabrika ve benzer iş-yerlerinde de devam etmiş, işçiler boğaz-tokluğuna çalışmaya mecbur edilmişlerdir. İşçilerin sendika gibi kuruluşlar içinde birleşerek, seslerini duyurabilmelerinden sonra işçi-işveren mücadeleleri devam etmektedir. Bu ise grev-lokavt gibi toplum-hayatını felç eden çatışmalara yol açmaktadır.

13- TBÖ’de, toplum malları tepedekilerce sahiplenilir. Halk kendini toplumsal sistemin bir ortağı olarak görmediğinden, yaptığı işlerde sadece kendi çıkarını gözetecek davranışlara yönelir; devleti yönetenler ise herkesin başına bir bekçi dikmek zorundadırlar, bu ise olanaksızdır; vs..

Sözün Kısası: Tepeye yerleştirilen lider ister en iyisi, ister en kötüsü olsun, yukarıda sıralanan toplumsal sorunların oluşması kaçınılmazdır. TBÖ'lü sistem tüm toplumsal sorunlarımızın temel kaynağıdır. 
Tepeye bağımlılığın toplumsal sisteme bu kadar zararlı etkileri varsa, acaba doğada tepeye değil de tabana bağımlılık sistemi mi var?
Bir düşünsel deneyle, toplumsal sistemin tabana bağımlı olduğu bir model tasarlayalım:
•         Çocuklarınızı yetiştirecek öğretmeni siz seçecek olsanız, en iyi öğretmeni seçerdiniz;
•         Güvenliğinizi sağlayacağınız bekçiyi, trafiğinizi düzenleyecek, elektrik işlerinizi yapacak kişiyi siz seçecek olsaydınız, en yetenekli, en bilgili kişileri seçerdiniz;
•         İnsanlar meslek edinirken, iyi yapabilecekleri işlere soyunup, iyi bir eğitimden geçerek, bilgi ve beceri sahibi kişiler olarak toplumda yerlerini alırlardı;
•         Kötü hizmet verenler dışlanıp- uzaklaştırılırdı.
•         Böyle bir toplumsal sistemde her şey tıkır-tıkır işlemez miydi?

Evet!!! Her şey düzeliyor.

----------------------------------------------------------------------

Prof. Dr. İsmet Gedik'in

"DOM (Dinamik (veya Doğadaki) Oluşum Mekanizması) nedir?"
eserinden özetlenerek alınmıştır.
Konu başlığı "başkanlık (otoriter) sistem" bana aittir.

6.10.16

çarıklı aşıklar

*çarıklı aşıklar*roman
3. kitabım olacak "çarıklı aşıklar" romanım kabaca, 
yarının az ilerisinde yoluna devam ediyor.
(kapak tasarımıyla)
------------------------------------------...
yarısından kısa bir parça:
.....


*Müdür’ün odasına girdiler, boş kanepeye oturdular.
“Geç kalmamızın nedenini anlatmamı ister misiniz Müdür bey?” Diye sordu Şennaz.
Müdür, “nasıl oldu olay, anlatır mısın?”
“Özetini mi, tamamını mı…?”
“Bir başla bakim, sıkılırsam “yeter artık kes” diyebilirim dedi. Müdürün cevaplarında alay ile espri karışımı bir mayhoşluk vardı.

“Evet!” dedi Şennaz. “Konu, bir intihar eylemcisine yardım etmemizdir:
"20-30 civarında insan, tahminen onbeş kadar bina ileride, bir apartmanın son katına doğru bakıyorlardı. Kalabalığa yaklaştık, herkesin baktığı yerde 18 yaşlarında bir delikanlı, bir şeyler demeye çalışıyordu bağırarak. Bazen ezik, ağlamaklı, bazen öfkeli, bazen de suskun öylece, sümüğüyle birlikte iç çekiyordu. Kır saçlı bir adam intihar eylemcisine bağırarak aşağı inmesi için yalvarıyor, ikna çabasını sürdürüyordu. Bir kadın da yanında yetişkin iki kızıyla birlikte ağlayarak yalvarıyorlardı, “oğlum vazgeç, kardeşim yapma…!”.

Konuyu anlamak için yanımdakilere sorduğum sorular havada kalıyordu. “Biz de senin gibi anlamaya çalışıyoruz, bildiğimiz sadece adamın intihar eylemi” diye geçiştiriyorlardı.

Eylemciye bakarak, “Aliii! İn aşağıya, ben onu getiririm şimdi sana. Yeter ki biz gelene kadar bekle” diyen 25 yaşlarındaki kadına yaklaştım, “afedersiniz konu nedir?” Kadın: “kardeşim arkadaşıma aşıktır, arkadaşım da bir başkasına... Kardeşim bir türlü sindiremiyor bunu. Bu ikinci eylemi, daha önce hap kullanmıştı da ucuz kurtulmuştu. Sanırım bu son olacak! Aklı da normal değil. Yapacağımız tek şey sevdiğini buraya getirip ikna etmesini denemektir” dedi.

Kısa bir an, ne yapabileceğimi düşündüm. Zaman çok hızlı akıyordu. Aklıma ilk gelen öneriyi sunmak istedim.
“Kadın kadına iş birliği yapalım mı seninle?” Diye sordum.
“Nasıl yani?”
“ Bak arkadaşım, bir senaryo yazdım ve bunu birlikte oynayacağız. Kardeşini bu oyunla kurtaracağımızı düşünüyorum.” Kadın biraz düşündü, “Olur!” Dedi kısaca. “Denemeye değir. Zaten polisler de yaklaşamadı binanın konumundan dolayı” diye ekledi.

Arkadaşınla sevgilisini buraya getirebilir misin kısa zamanda? “Getiririm ama korkarlarsa bu alana giremeyebilirler”.
“Hadi bir dene”.
Kadın cep telefonundan arkadaşını aradı, “bir taksiye atlayın hemen gelin, taksi paranız benden” dedi. Rica etti, yalvardı. Arkadaşı "tamam" demiş ki, 15 dakika sonra buluştuk. Senaryoyu oyunculara tek tek anlattım. Kendi rolümü sürpriz olarak kendime sakladım.

Kadının sevgilisi Murat 25 yaşlarında, olgun birine benziyordu. İlk rolünü oynadı:Ali'ye dönerek, “beni dinle salak! Ben bu kızı seviyorum, bu da beni. Zaten tek engelimiz sendin. Bu yüzden evlenemiyorduk. Hadi atla ulan ibne, aşağıya atla da kurtulalım senden”. Sevgilisine sarıldı. Sevgilisi karşılık verdi.

Hemen oyuna girdim, bağırarak,
“Ali, uğruna intihar edeceğin insanlara bak, değer mi bunlar için ölmek! Bu kadar sevgi dolu bir adamın değerini bilmeyen salak kadın için harcamamalısın kendini. Ben senin kadar yürekli bir aşk adamı bulsam, kollarına atlardım. Seni tanımak istiyorum. Sana kadın gözüyle-gönlüyle aşkı anlatmak istiyorum, hadi çabuk gel…”

Kollarımı açtım, gözlerimi kapar gibi yaptım ama gözlerimi görecek kadar yakın değildi. Sustum. Ali’nin gelmesini bekledik hep birlikte. İzleyenlerde de çıt yoktu. Belli ki herkes bu tiyatronun son sahnesini merak ediyordu.

Ali biraz durakladıktan sonra birbirine sarılanlara baktı, bir de kollarını açıp bekleyen benim tarafa. Tekrar o kadına döndü, avazının çıktığı kadar bağırarak, “oruspuuu, fahişeee..!” diyerek damın ucundan çekildi. Bir süre kaybolunca, "binanın başka bir köşesinde intiharı dener mi" diye merakla bekledik. Kısa bir süre sonra, Deli Aşık apartmanın giriş kapısında göründü. İzleyenlerden bir alkış ve tezahürat tufanı koptu ki,
herkes Aptal aşığı bıraktı, bana dönerek alkışlamaya devam ettiler. Polisler aşığı giriş kapısındayken aldılar. Polis otosuna doğru götürürken, “durun ağabeyler, kollarım henüz kapanmadı, söz verdim, tebrik etmek istiyorum arkadaşımızı" dedim. Ali’ye bir süre sarılı kaldım.

Polisler Ali’yi hastaneye götürürken, Bekir ile birlikte kalabalığın arasından sıyrıldık, ileriye doğru yolumuza devam ettik. Şimdi de gördüğünüz gibi buradayız.

16.9.16

Tarık Akan'ı sevmek


“Tarık’ı herkesin sevmesini istemem. Bazılarının sevmemesi lazım. Herkes sevse kişiliksiz olurdu zaten"/Müjdat Gezen

***

“Barış Manço "Bir kişinin adı en son ne zaman telaffuz edilirse o gün ölmüş oluyor insan. Yani fizik olarak bu dünyayı terk etmek çok da önemli bir şey değil. Nasıl olsa günün birinde hepimiz terk edeceğimiz için ve milyarlar terk ettiği için... Ama adınız anılmadığı gün gerçek anlamda bu dünyayı terk etmiş oluyorsunuz."demişti.

Tarık Akan'dan geriye bakıyorsun bir duruş görüyorsun. Peki bugün iktidara şirin gözükmek için Tarık Akan gibi adamların adını zikretmekten korkan adamları kim hatırlayacak?”/Gül Ulucan Ekmen
***
Tarık Akan'ı çok ayrıntılı tanımıyorum ama, sevmek için birkaç nedenim vardır. Öncelikle hayata ve olaylara sol pencereden bakması ilk neden.

"Sol pencereden bakmak" sömürüye, hırsızlığa, yalana talana, israfa ve ayrıcalıklı statüye karşı olmak, herkesin doğa nimetlerinden eşit fırsatlarla yararlanmasını sağlayacak düzeni kurmak düşüncesidir.

Asrımızda hayata sol pencereden bakmak, iktidar artıklarından, avantadan yaralanmayı peşinen reddetmektir. Alınterine razı olmak, haksızlıklara göz yummamaktır....

Her solcunun değişik tonlarda bakış açsı olsa da, dünyaya hükümran olan ve bütün güçleri elinde bulunduran kapitalist sınıf karşısında solcu elemenin israf olduğunu düşünüyorum. Bir ucunda komünist, diğer ucunda sol Kemalizmi temsil eden sosyal demokratlara kadar, gök kuşağı kompozisyonuyla dayanışma içinde olmak şarttır.

Yoksa, kocaman yoksul kitleyi uyuşturarak, kedine bağımlı kılarak sömürü düzenini sürdüren güç karşısında armuda saplı, üzüme çöplü demenin zamanı değildir. Sömürülen kitlenin, kendi haklarını savunan bir kitleye düşman yapılmasının şifreleri çözülmeli, kurulacak yeni dünyanın içeriği acilen saf, temiz, masum, edilgen kitleye anlatılmalıdır. Fraksiyon, etnik ve ırk çatışmaları sadece sömürü sisteminin çarkını döndürür. Halkı da cennet hayaliyle avutur…

Kendi temel haklarını savunanlara düşman, kendini acımasızca, sırıtarak sömüren bir sınıfa da dost gözüyle bakan bir halkı anlamak için bir kaşık suda boğulmak yerine, kaşıktaki suyu içerek yola devam etmek gerekir..