16.8.18

umutsusuzluk yakmıyor beni


bir rüzgar eser, içinde polen saklı
bir rüya görürüm, rengi pembeye çalar
bir bahar belirir mevsimin ortasında
bütün renkler çıldırırken moda illüzyonuyla,
gaspotizm yeryüzüne ölüm kusarken,
kırılırken gökyüzünde gerçekler,
ütopyamda herşey tozpembe/z.örer

4.8.18

YARDIM /bir öykü/

   Gururlu ve yalnız bir kadın apartman merdiveni temizleyerek, iki çocuğunu okutmaya çalışırdı. Çocukları lisedeyken kıt kanaat geçinseler de, üniversiteyi kazanınca zorlanmaya başladı. Düşündü, site yöneticisinden ücretine zam yapılmasını istedi. Yönetici bir toplantı yaptı, zam konusunu apartman sakinleriyle görüşmeye açtı. Toplantının açılış konuşmasında temizlikçinin durumunu, ücret talebinin gerekçesini anlattı.
Konut sahiplerinden sadece bir kişi ücretin artırılmasına, diğerleri aynı kalmasına görüş bildirdiler. Konu kapandı, ücret artış talebi red edildi.
Ücretin artırılmasını isteyen kişi temizlikçi kadınla özel görüştü.
“Ben bir emekliyim, kabul edersen çocuklarının eğitimi için küçük bir yardım yapmak istiyorum” dedi. 


Kadın, “hayır ben yardım değil, zam karşılığında temizliğe ek olarak çöp toplamayı da görevime eklenmesini istemiştim, böylesini kabul edemem” dedi.
Adam, “öyleyse çocuğunun hesap numarasını ver, ona burs şeklinde verelim. Nasıl olsa bütün burslar yine bir yardımdır”. 


Kadın tereddütlü olsa da aklına yatmıştı, teklifi kabul etti ve hesap numarasını verdi.
Gel zaman git zaman, çocuklar okullarını bitirdiler, işe yerleştiler.
Emekli adam bir hastalığa yakalanmıştı. Kadın bu haberi duyunca hemen çocuklarına bildirdi. İki kardeş tarif üzerine hastayı hastanede ziyaret ettiler. Hastanın derdine derman olacak ilacın, adamın 2 yıllık maaşına denk geldiğini, doktorundan öğrendiler. Bir hafta aradan sonra hastayı tekrar ziyaret ettiler, o pahalı ilacı masanın üstüne koyup oradan sessizce ayrıldılar. Adam şaşırdı. Bu kadar pahalı ilacı getirenler kimdi? Doktorundan sordu, cevap alamadı. Çünkü, hasta mahcup olmasın diye doktor tembihlenmişti.
Hasta ilaç ambalajını açtı, içinde bir mektup ve şöyle yazıyordu: 

Sayın amca bey, bizi hiç görmedin ama, senin gönderdiğin burs parası olmasaydı, son sınıfımda harç parasını ödeyemezdim ve okulumu da bitiremezdim. Oysa ben şimdi doktor oldum, kardeşim de subay oldu. Bu ilaçları bulmak bizim için zor olmadı. Umarım sağlığına kavuşursun.
Not: eğer ameliyat olursan ve kan ihtiyacın olursa, lütfen şu numaraya mesaj atabilirsiniz. Bir tabur askerle geliriz.

Mutlu son.


***
Bu sözcüğü ikiye bölüyorum. YAR-DIM. Yar bildiğiniz gibi iki anlamı vardır. Birincisi dere yatağının uçurum dediğimiz kenar kısmı. İkincisi ise, “sevgili”. Yar saçların lüle lüle.
“Dım” ise, damla anlamına gelir. Dım dım akıyor, damla damla akıyor demektir.
İnsanoğlu-kızı hayatta ya uçurumun kenarında risk altında, ya da bir yârin kolları arasında güvende yaşar.
Yardım için, “sevgiye çalan damla” diyoruz. Damlaya damlaya göl olacağına göre, yardımın istikrarlı olması hayat kurtarabiliyor.
Hacda şeytan taşlamaktan ve bir haylaz dilenciye sadaka vermekten daha sevap değil mi? Takdir sizindir, sevgiler ve saygılar…/zihni örer

2.7.18

tecavüz sapıklığı ve ceza kavramı


Doğduğum yörede Çerkezler gelişmiş kültürü diğerlerinden daha duyarlı/yatkın yaşarlar. Rahmetli Babamın, işi gereği onlarla sık muhabbetleri olurdu. Çocukluğumda duyduğum şu söz onlara aittir:
"Türkler çocuğun eline cam bardağı verirler, çocuk bardağı kırınca da onu döverler".

Kaçırılan, tecavüz edilen ve öldürülen kız çocuğu tüm toplumun değilse de, politikacıların ortadan ikiye böldüğü bir parçanın yüreğini parçaladı. Sosyal medyadaki lanetlemeli tepkilerden anlıyoruz. Diğer parçanın bu konuda ne düşündüğü, hatta düşünüp-düşünmediği merak konusu?


Böyle bir çetrefilli/çok yönlü bir olayın köküne inildiğinde, toplum olarak benimsediğimiz, hatta karşıtlarıyla yarıştırdığımız kültür mayasının çıkacağını bilirler. Şu anda onlar mahcup, utangaç ve hatta bir ihtimal üzgündürler. Ama dışa vuramazlar. Çürük meyveyi misafire ikram eden ev sahibi gibidirler.

Bütün suç tek başına o sapık caninin sırtına yüklenmiş, "onu idam edersek bu cinayetler önlenir" gibi düşünüyor olabilirler. Gerilmiş tepkilerin gazını alalım, gerisi kaldığı yerden devam etsin modundalalar....

Oysa, bireyin işlediği bir suçu tanımlamak için bir çizgiden yürümek vicdana/adalete götürmez bizi. Birey üzerinde toplumun, kurumların ve seçilmiş olan yönetim ve kültürün payları da vardır. Yani birey %50 oranında kendi iradesiyle toplum içinde davranış normunu yönetiyorsa, geriye kalanını da içinde bulunduğu çevre yönetiyor.
Dolayısıyla, bireyin işlediği suça idam cezası vermek, bireyin dışındaki sorumlulukları görmezden gelmek demektir. Kaldı ki, yaşam kalitesi bakımından bizim gibi 3.4. sınıf toplumlarda idamın suçu önleyecek tek yöntem olarak benimsenmesi de normal sayılır. Bunun tercümesi başka anlamda şudur:
vahşi doğa kanununda en geçerli kontrol yöntemi KORKUTMAK ve korku salmaktır. Bunu anladığımız gün sınıf değiştirmemiz bu kadar zor olmaz.

25.6.18

robot seçmenle vatan kurtulmaz



Oy verecek robota değil, düşünen özgür insana yatırım yapmak.
Demokrasinin kalitesini belirleyen seçime katılım oranı değil, oran ne olursa olsun katılanların BİLİNÇ düzeyidir.

Dünya toplumlarının uygarlık yarışında kullandıkları yöntemi bilim adamları/uzmanlar/aydınlar üretirken, bizde politikacıların belirlemesi şaşırtmıyor.
Bizde yaşam kalitesini artırmak amacıyla proje üreten öncüler spor takımları modunda tutulunca ve politikayı da bir eğlence gibi görünce, bu seçimi şöyle yorumlanabiliriz:


Gri ve KoyuYeşil sermaye takımlarının lig ve kupa maçını izledik.
Lig Sonucu: GS:0-KYS:1
Kupa sonucu GS:0-KYS:0, averaj farkıyla KYS galip ilan edildi.
Bu kadar sıradan ve basit.

Oysa hayatı zehir zindan olan bir yığın insan ya çöplüklerde, ya da birilerinin sırtında kene gibi hayatını sürdürmektedir. Toplum tamamen tembelliğe, dilenciliğe, hırsızlığa ve beleşçiliğe alıştırılmıştır. Eğitimin ve meslek edinmenin gereksiz bir uğraş olarak empoze edildiğini görüyoruz.
Özellikle halkın önemli bir kesiminin etnik kodundan dolayı moral katsayısı tehdit altındadır.
Yalnızca bu iktidar dönemi değil, eskiden de bir halt olmadığını biliyoruz.

25 yıllık iş hayatımda ve sonrasında, bütün "sözde demokratik" eylemlerde tanık oldum. Örneğin, bir sendikacı kadro iktidara yerleşmişse, onlar ya ölene kadar, ya da o iş yerinde işçi lehine, işveren aleyhine en küçük bir adım atana kadar, o kadroyu "felek apdo" bile sendikacılıktan indiremez.
Kooperatif yönetimlerinde de böyle, site-apartman yönetiminde de, muhtarlıkta da.... ve dolayısıyla siyasette de aynısı.
Bir aşamadan sonra o kadroyu değiştirmek yerine, o kadronun yalakası olma yarışı başlıyor.
Bir kısım bilinçli kesim "daha iyisi olabilir" öngörüsüyle davranarak yönetimi değiştirmeye kalkışırsa da, yalaka takım dengelerin en kritik yerinde sonucu belirleyen oluyor.

Bu son seçimin belirleyici en temel faktörü, bilinçlerin bastırılması taktiğidir.
Muhalefet kadroları şu andan itibaren, önceden programlanmış robota komut vermek yerine, kitap okuma seferberliği ilan ederek, özgür insan modeline yatırım yapmalı ve bu ilanı işleterek dip dalgası yaratmalıdır.
Bu konuda beyin fırtınası estirmek, bir sonraki yazımın konusu olsun.

24.5.18

bilgiyi bilekten güçlü kılan alıcısıdır




Muharrem,  heykel yapacağı kocaman mermerden bir parça koparmak için çekiçle tık tık vuruyordu.
 Onu seyreden Erdoğan balyozla yıktığı eski duvarları hatırladı.
Muharrem’in bu nazik vuruşlarını izlerken dayanamadı, usulca yaklaştı; elindeki çekici kaptığı gibi, mermere hızlıca bir darbe indirdi. Döviz fırladı, tl. yere düştü. Kahraman edasıyla sanatçıya dönerek:
 "bak öğretmen efendi, sen bu taşı 99 çekiçte kıramadın, oysa ben tek vuruşta kırdım. Gel bana, ders vereyim sana" dedi.

Muharrem, Erdoğan’ın yüzüne baktı, gülümseyerek:
“usta, ordan bakınca öyle görülüyor da, gerçek öyle değil” dedi.
“Nasıl öyle değil Hoca, gözünün önünde kırdım ya?”

"Usta, bazı şeyleri gözle göremezsin, hesap kitap ve toplamda diploma şart.  Oysa sen hesapsız ve öfkeyle vurdun, heykeli ortadan ikiye çatlattın.
Kaldı ki bu ucube parçayı kıracak olan son darbe değil, ondan önceki İNCE vuruşların toplamı olacaktı"./zihni örer

13.5.18

anne mi eş mi?

Önce "eş mi, anne mi?" diye sorarlar,
elmalarla armutlar toplanır mı hiç!
Diyelim ki matematik çıldırdı anlağınızda,
yürekler tuzak soruyla kaplanır mı hiç!
"Önce eş mi, anne mi?" diye sorsunlar.
Ben açarım köşeli köşk parantezimi,
"sevgili" çarpanını koyarım sol yanıma.
Biri benim annem olur, diğeri çocuklarımın
/zihni örer/

10.5.18

hangisi öküze benzedi

hangisi öküze benzedi

Kurnazlığın zekayı bozduğu bir ülke/toplum düşünün

İmam ile öğretmen, rakip partilerden Cumhurbaşkanlığına aday olur. Rekabet kızışır. Seçmenin ilgisini çekebilecek ne varsa ortaya dökmeye çalışırlar. Doğal olarak her aday bildikleriyle seçmenin nabzına hitap eder.

İmam, cennetten cehennemden, sevaptan, günahtan... falan söz ederken, öğretmenden daha önemli şeyler söylediğini iddia eder.

Öğretmen de buna karşılık, bu dünyadan, bilginin öneminden, quantumdan, meşru kazançtan, yaşamın zorluklarından, adaletten, işsizlikten, üretimden... falan söz eder.

Propagandanın son günü imam işi sağlama almak için öğretmene haber gönderir. Halkın huzuruna birlikte çıkmayı, hatta halkın hakemliğinde imtihan olmayı önerir.
Mesela der, her ikimiz de tahtaya "öküz" yazacağız, sonra da cemaate danışacağız; cemaat kiminkini onaylarsa, diğeri adaylıktan gönüllü çekilsin.

Öğretmen bu teklifin konusunu gülünç bulsa da, aksi propagandaya fırsat vermemek için kabul eder.
Okuldan bir kara tahta, bir kaç renkli tebeşir getirtir, tahtayı meydanlığa dikerler. Halk toplanır.

İmam, "yaz bakalım öğretmen efendi" der kinayeli ses tonuyla.

Öğretmen renkli tebeşirlerle süsleyerek, resimdeki gibi, gölgeli, yazım tekniğine uygun "öküz" yazar. Bu iş 5 dakika gibi bir zaman alır.

Sonra imam tahtanın başına geçer, toplam 20 sn.de bir öküz kafası çizer. Sonra cemaate dönerek yüksek ses tonuyla sorar,

EY CEMAAT-İ MÜSLİMİİN, ikimiz de buraya öküz yazdık, BAKIN BAKALIM, HANGİSİ ÖKÜZE BENZEDİ?

Okur yazarlığı olmayan halk ne desin?

22.4.18

aşk ve ölüm





-benden nefret et e mi?
Neden?
-ölürsem kahrolmazsın
Siparişle sevmedim ki, emirle nefret edeyim.
-ama kahrolursun!
Öyleyse yalnız ölme.

--------------------------/zihni örer

 
resim google'den

17.4.18

Aşk Sanığı


Fayans çamurunu sıvarken,  hız ile kaliteyi  tatlı bir rekabete sokardım.  Mola,  sadece tuvalet ihtiyacıma bağlı,  kısacık  bir zaman dilimiydi.  Yüzüm hep duvara,  sırtım dünyada olup bitenlere dönüktü.  Son fayansı döşedikten sonra,  kasılan boynumu kütürdetmek için bir sağa,  bir sola döndürürken, balkonun ucuna yakın yerde  bir tuğla ve üzerinde katlanmış bir gazete gördüm. Önünde bir eldiven, yanında ağzı  yere dönük bir çaydanlık, etrafta sigara izmaritleri...
 Dedim ki,  “ulan Hanifi, herkes götünün dahi  kıymetini  biliyor da, sen neden zamana meydan okurcasına hep çalışıyorsun!”
 "O başka, o başkaydı". Fayans doçenti olacaktım ben. Profesörlük bir tık eşikteydi. Bunları düşünürken, merdiven başına doğru bir göz attım ki...  atmaz olaydım” diyeceğim  günlerimin  tetikçisini  karşımda bulmuştum! Bana bakıp, gül yaprağı yumuşakalığında  gülümsüyordu. Oysa Songül'en iyi gülecekti.