13.5.18

anne mi eş mi?

Önce "eş mi, anne mi?" diye sorarlar,
elmalarla armutlar toplanır mı hiç!
Diyelim ki matematik çıldırdı anlağınızda,
yürekler tuzak soruyla kaplanır mı hiç!
"Önce eş mi, anne mi?" diye sorsunlar.
Ben açarım köşeli köşk parantezimi,
"sevgili" çarpanını koyarım sol yanıma.
Biri benim annem olur, diğeri çocuklarımın
/zihni örer/

10.5.18

hangisi öküze benzedi

hangisi öküze benzedi

Kurnazlığın zekayı bozduğu bir ülke/toplum düşünün

İmam ile öğretmen, rakip partilerden Cumhurbaşkanlığına aday olur. Rekabet kızışır. Seçmenin ilgisini çekebilecek ne varsa ortaya dökmeye çalışırlar. Doğal olarak her aday bildikleriyle seçmenin nabzına hitap eder.

İmam, cennetten cehennemden, sevaptan, günahtan... falan söz ederken, öğretmenden daha önemli şeyler söylediğini iddia eder.

Öğretmen de buna karşılık, bu dünyadan, bilginin öneminden, quantumdan, meşru kazançtan, yaşamın zorluklarından, adaletten, işsizlikten, üretimden... falan söz eder.

Propagandanın son günü imam işi sağlama almak için öğretmene haber gönderir. Halkın huzuruna birlikte çıkmayı, hatta halkın hakemliğinde imtihan olmayı önerir.
Mesela der, her ikimiz de tahtaya "öküz" yazacağız, sonra da cemaate danışacağız; cemaat kiminkini onaylarsa, diğeri adaylıktan gönüllü çekilsin.

Öğretmen bu teklifin konusunu gülünç bulsa da, aksi propagandaya fırsat vermemek için kabul eder.
Okuldan bir kara tahta, bir kaç renkli tebeşir getirtir, tahtayı meydanlığa dikerler. Halk toplanır.

İmam, "yaz bakalım öğretmen efendi" der kinayeli ses tonuyla.

Öğretmen renkli tebeşirlerle süsleyerek, resimdeki gibi, gölgeli, yazım tekniğine uygun "öküz" yazar. Bu iş 5 dakika gibi bir zaman alır.

Sonra imam tahtanın başına geçer, toplam 20 sn.de bir öküz kafası çizer. Sonra cemaate dönerek yüksek ses tonuyla sorar,

EY CEMAAT-İ MÜSLİMİİN, ikimiz de buraya öküz yazdık, BAKIN BAKALIM, HANGİSİ ÖKÜZE BENZEDİ?

Okur yazarlığı olmayan halk ne desin?

22.4.18

aşk ve ölüm





-benden nefret et e mi?
Neden?
-ölürsem kahrolmazsın
Siparişle sevmedim ki, emirle nefret edeyim.
-ama kahrolursun!
Öyleyse yalnız ölme.

--------------------------/zihni örer

 
resim google'den

17.4.18

Aşk Sanığı


Fayans çamurunu sıvarken,  hız ile kaliteyi  tatlı bir rekabete sokardım.  Mola,  sadece tuvalet ihtiyacıma bağlı,  kısacık  bir zaman dilimiydi.  Yüzüm hep duvara,  sırtım dünyada olup bitenlere dönüktü.  Son fayansı döşedikten sonra,  kasılan boynumu kütürdetmek için bir sağa,  bir sola döndürürken, balkonun ucuna yakın yerde  bir tuğla ve üzerinde katlanmış bir gazete gördüm. Önünde bir eldiven, yanında ağzı  yere dönük bir çaydanlık, etrafta sigara izmaritleri...
 Dedim ki,  “ulan Hanifi, herkes götünün dahi  kıymetini  biliyor da, sen neden zamana meydan okurcasına hep çalışıyorsun!”
 "O başka, o başkaydı". Fayans doçenti olacaktım ben. Profesörlük bir tık eşikteydi. Bunları düşünürken, merdiven başına doğru bir göz attım ki...  atmaz olaydım” diyeceğim  günlerimin  tetikçisini  karşımda bulmuştum! Bana bakıp, gül yaprağı yumuşakalığında  gülümsüyordu. Oysa Songül'en iyi gülecekti.

28.7.17

uygarlığın iki yüzü


otantik okumalar

Kent uygarlığında su bardağı ile yemek tabağı ya camdan, ya da porselenden yapılmış.

Yer, ya betondan ya da kaygan fayanstan....

Bu hayatta ilgi alanı binbir çeşit. Zaman su gibi akıp gidiyor; uygarlık, saatin djital göstergelerinde saniyleri hesaplıyor. Gerçeklerin gizlendiği detaylara bir türlü yetişemiyorsunuz. Aceleniz hep var. Son lokmayı yutmadan sofradan (pardon masadan) kalktınız ve telaştan ayağınız kaydı; bardak-tabak elinizden sert fayansların (tuzağına) düştü. Cam bardak -mı tabak mı neyse- parçaları her bir yana yana fırladı. İçinden sıvışan su yerin kayganlığını iyice kışkırttı. Islak yerde cambaz gibi yürüyebilseniz de, beyniniz normalden daha fazla enerji yakacaktır. Düpedüz stres nedeni!.. Hain cam parçalarını bir yıl boyunca toplasanız bitmez. Hatta velakin topladığınız parçacıkları tartsanız ilk halinden ağır geleceğini düşünürsünüz. O kadar yani! Kızdığınızdan böyledir bu.

Öyle ki, insan "kızınca kıyamet" koparabiliyor değer yargılarında.

içmelikler

***

Taşra kültüründe su tası ile yemek tabağı bakırdan yapılı. Dışı vayvaylı olsa da içi kalaylı. Yer, toprak ve çimen.

Varsayalım ki tas/tabak elinizden düştü. Hatta velakin içinde su vardı. Su yeri ıslattı, ince tozları hapsetti.  Ya da yerdeki çimenler kaptı. Körün aradığı bir göz... Boşa giden bir şey yok. Stres/kızmaca yok. Yenisi sudan ucuz. O kadar yani.

***
Aaahh ahhh! Kitap, "fayans ile cam"a bu kadar yakın olacağına,

(özünden doğan ağaç gibi) bakır tas'a, tahta fıçıya bu kadar yakın olsaydı,

hayat daha otantik olmaz mıydı? Herkes kime ne için oy verdiğini bilmez miydi? Hayat bayram olmaz mıydı.......

Karşıdan bakınca, "çağdaş uygarlığınız batsın" diyesi geliyor insanın!

8.7.17

bir deneme denemesi

Şeytanın kulağına kurşun, şu sıralar kendimi epeyce yakışıklı hissediyorum. Aslında uzun zamandır öyle olmadığımın farkındaydım. Fakat şu sıralar, arada bir kapıldığım anlardan biri. Sağolsun bunda berberim Memedin de payı var. Ama çok uzun sürmüyor. Saç dengeleri değişince, ölçüler de çığırından çıkıyor. Fiziki ölçülerimin dengeleri pek bozuk sayılmasa da, kafa kemiğimi ve bacak yapımı yeniden tasarlamak ve daha estetik yapmak isterdim doğrusu. Saçlarımın kafa coğrafyasındaki sınırları, saç teli kaçakları… ve diğer organların koordinatları tam estetik tamire muhtaç.

Tedavüldeki kültür diyo ki, “Allah öyle yaratmış, bozarsan isyan sayılır”. Biz de inanı-yoz... Dolayısıyla toka dahil hiçbir şey takmıyoz kafamıza. Desem de pek inanmayın. Tıraş, parlatıcı, şampuan, losyon, rolon, pafüm… vs gibi malzemeler metroseksüelliğe girmediğinden, rahatlıkla değerlendirebiliyorum. İşte bu noktadan sonra sözünü ettiğim sanal his peydahlanıyor içimde. Yakışıklıyım hissi…

Yakışıklı olmak önemli mi?

Geçenlerde feminist gurupta “güzellik” kavramını tartışmıştık kısaca. BURADA "Güzellik nedir"
 konusunu işlemiştim felsefi açıdan. Bilindiği gibi, güzellik deyince kadınların estetik ve magazinel kültür kompozisyonu akla geliyor; yakışıklılık ve karizma da erkeklerin….

Nasıl bir durum derseniz? Mesela caddede dik yürüyorum. Omuzlarımı az yukarı kaldırıp, hafiften öne doğru kasıyorum. Göğsümü kabartıyorum. Vücut kitle endeksim 3 kg. daha vermem gerektiğini işaret ediyor ama, bu anlık değişimleri dikkate alınca bişeyciklerim kalmıyor kaygı adına. İrademe ve bilincime güveniyorum. Sigara içmediğimden belli değil mi? Göbek konusunu tamamen hallettim sayılır. Yukarıdan bakınca, eğilmeden diz kapağımı sıfırdan görebiliyorum. O kadar yani. Yüz coğrafyamdaki organlarımın esnek bölümlerini de moral katsayıma güvenerek, kolay ayarlayabiliyorum.

Vücut koordinatlarınız nasıl olursa olsun, içten gelerek gülümsemek güzelliği otomatiğe/garantiye almaktır. İçten gelmezse sırıtmak olur. Mesela takırdarken (kahkaha) boğazdan çıkan sesin bir de az frekanslı geri yansıma dalgası olmalı. Yoksa, o zorlama ve gösteriş gülmesi olur ki, yavan kaçar.

Bunların farkındasınız ve hileli tavırlara tenezzül etmiyorsunuz. Güzelleşiyorsunuz, karizmanız coşabiliyor. Kaşlarınız yukarı kalkıyor, gözleriniz de buna paralel irileşiyor. Geriye ne kaldı? Moral, moral moral ve ulusal kolektif düzenin radyasyonundan korunabilme cephanesi.

Kişisel bir durum aslında... Desem de, buna da inanmayın. İnsanın kendini güzel ve yakışıklı bulması moral açıdan hem ailesel, hem de (olumlu yansımaları bakımından) çevresel olabiliyor. En azından hayata ve olaylara daha yapıcı, uzlaşıcı ve esnek bakabiliyorsunuz. Özgüven kaçağınız olmuyor. Toleransınız ve çözümleyici niyetiniz yüksektir o anda. Karşınıza çıkan “cahil bilgiçliğiyle” örselenecek olan kişiliğinizin savunma mekanizması iyi çalışıyor. Öfkelenmek, sigortaları attırmak yerine, ukalalarla en fazla alay ederek başınızdan savmayı başarıyorsunuz.

***
Birkaç gün önce Kızımız tatil için geldiğinde beni tepeden tırnağa inceledi. “Babacığıımmm, gittikçe gençleşiyorsun bakıyorum da… bunu neye borçlusuuunnn…” derken boğazımın altına, ellerimin derisine, yüz mimiklerimin estetiğine… falan bakarak, inceledi. “Hiç sarkma, buruşma, pörsüme yok… ne güzel. Hem de çok fitsin. Bak sana neler aldım, hepsi genç işi” diyerek, hediye bohçasını gözümün önüne döktü… Cicili bicili renkli renksiz desenli bir sürü yaz giysileri… Hadi diyelim ki renk ve biçimlerine hatırın için katlanacağım, bunları ne zaman eskiteceğim? Ve ardından aynaya bakıyorum. Gerçekten de kuru iltifat olmadığını fark ediyorum.

Daha ne olsun; memleketin gidişatından başka, kişisel ve ailesel derdim yok . Ancak, "alan almış, satan satmış” ayaklarından paça olmaz, biliyorum. Bu kapsam alanında çizgili picamayla misafir karşılayanlara iki çit lafım var: ayda iki gün, en az on yıl semt kütüphanesine uğrasalar fena olmaz aslında. Ben zamanında uğradım ve şimdi akşamları da evde giyimime özen göstermeye çalışıyorum. İnsanın önce kendine, sonra yakınındakilere ve daha sonra uzaktakilere de saygısı olmalı.

Bakımlı olmak iyidir. Her zaman öyle miyim? Hayır! Bazen sallapati durduğumuz anlar da olabiliyor. O durumlarda insan görmemeye, yakınımızdakilere de mazeret üretmeye çalışıyoruz. Bir de sallapati yakalandığımız anlarımız var ki, ayda yılda bir görüştüğümüz ve değer verdiğimiz insanların fotoğrafik hafızasında öyle kalmak ne tuhaf! Oldu böyle anlarımdan….

Araya şunu da sıkıştırayım:Parası olduğu halde mağazadan yırıtk kot alıp giyenlere valla bila gıcığım! Onlar Sosyalizmin yoksul savunuculuğunu istismar edenlerdir. Dolayısıyla da düşünen ve farkındalığı olan yoksullarla alay etmenin daniskası olduğunu düşünüyorum. Elimde değil!

Şu sıralar kendimi yakışıklı hissedişimin nedenleri yalnızca tepeden inme psikolojik (his) değildir elbette. İnsanın duygu durumunun maddi alt yapısı mutlaka vardır. Özellikle hayat ve hayatötesi Arkadaşınızın … (Ona sevgili diyor romantik edebiyat. ben daha fazlasını...). Ardından emek ve bilgi…. Yoksa kendimizi avutmuş oluruz ki, "kendi gibi inanmayan insandan nefret ederek, bazen öldürerek ve bunu allah için yaptığına inanarak cennete gideceğini sanan insan konumuna düşeriz; Allah korusun.

24.6.17

İsveç'te bir kitap muhabbeti



Erol Yilmaz yazmış. 
----------------------------

"16 saat · Helsingborg, Skåne County, İsveç

ÇOBANIN GÜNLÜĞÜ
Biraz uzun yazdim galiba..
Helsingborg merkezinde güzel kahvesi olan .bir cafeteryaya hafta sonu hep gider ,bir kahvesini icerim .cafeterya yabancilarin pek gitmedigi bir yer olup ,orta yaşlı yaşlilarin bir ortami olan yer.Herkesin kahvesi ile beraber kitap okuyup sohbet edilinen bir yer , bende artik kitablarimi orda okumaya başladim .. kahve ve kitap okumam bitti kalkacagim esnada orta yaşlı bır bayan durdu yanimda
-Affedersiniz.
-Buyrun dedim
- Siz ne okuyorsunuz?
-Roman okuyorum niye sordunuz?
-ilk defa goruyorum bir yabancinin cafede kitap okuduğunu
Kadın haklı idi kitap okuma alışkanlığimiz yok..!
- öylemi dedim
- Ne is yapiyorsunuz? diye sordu
-pizzaciyim dedim
-Anladim Diplomasi olmayan meslek..!
- Diplomaya ne gerek,Bizde DiPLOMASIZ Cumhurbaskani bile olunur dedim Tarzanca bir dille
Kadin güldü
-Çılgın Türkler diye..!
Turkiyede ne is veya mesleginiz tahsiliniz ne ? diye sordu .
-Çobanim dedim 5 sene okudum.
-Bizde peygamber meslegi dedim.
-- Anladim ...!dedi kadin
-- Guzel dedim bir insan bir is yaperken okumadanda meslek sahibi olunuyor .Turkiyede ilk okul mezunuyum dedim ama Her şeyide biliriz.
Artik bende masada gerilerek tarzanca dilimle sanki İsvec i dize getirmis gibi kendimden emin gibi
-- Siz bilirsiniz eeey isvec pizzalari yakar veririz size yoksa acliktan ölursunuz dedim.
-Aman ha siz olmazsaniz ne yapariz. dedi kadin
- Size iyi gunler. dedi bayan gitti yerine oturdu bende kendimden emin hareketlerle ve kitaplarin bana verdigi kuvvetle sanki o cafeyi fethettim . Bundan sonra hep kitaplarla oraya gidecegim..!
Kitap okumak guzel bir seydir .İnsanlarin bile size yaklaşımi farklidir."
----------------

23.6.17

kitaplarımı okur değerlendirmesi

 BİNLERCE TEŞEKKÜRLER:)

M.B. diyor ki, "şu edebiyatın diline bak..." ve devam ediyor.


Norveç"ten M.B.


-----------------------------------------------------------------------------------

N.B. Avrupa'dan diyor ki,
"Samimi söylüyorum bu kadar güzel bir roman yazılamaz. okumaya doyamadım aslında. bir romandan çok hayatın gerçekliğiyle örtüşen bir kitap. herkese okumasını tavsiye ederim. Zihni Özer (Örer) hocamıza bu güzel eseri bize okutma fırsatı sunduğu için teşekkür ederim. admin Erol Yılmaz'a teşekkürler"

-----------------------------------------------------------------------------------

G.B. diyor ki,
"Değerli abim Erol yılmazdan yemek yerine kitap hediye ediyor. bu şaheser kitabın (yazarı) Zihni Örer kitaplarını aldım ve bana iyi okumalar."


-------------------------------------------------------------------------

A. K. demiş ki, 
"Burdan Erol Yılmaz dayıma teşekkürlerimi sunarım. yapmış olduğu kitap kampanyasından dolayı. kitaplar bize ulaştı. Zihni Örer abime de ayrıca teşekkür ederim bu güzel eserler için. saygılar, okumak güzeldir.


--------------------------------------------------------------------------------

Faruk atalya diyor ki,
"Erdal bey'den aldığım amele mektebinde SOYLU RÜYALAR kitabını bir solukta okudum. diline yüreğine sağlık. çok güzel olmuş. bizim kuşağın, bizim şehrin, fabrikanın, velhasıl soluduğumuz ortak sosyolojik atmosferi ÇEREZ TADINDA anlatmışsın. KAR TANESİ GİBİ BİRBİRİNE DEĞMEDEN YOLUNU VE HEDEFİNİ BULAN SÖZCÜKLER CÜMLELER zorlama olmadan hümanistçe anlatmışsın. kutlarım seni. başarıların devamını diliyorum.
Not, kitapta çingene kadının grevdeki kızına söylediği, VERİRİM SENİ BİR DEMİR-ÇELİKÇİYLE ACINDAN ÖLÜRSÜN sözünü unutmuşsun!"

---------------------------------------------------------------------------------------------------
İsceç'ten Erol Yılmaz diyor ki,

"DR. CİWANIM...!
Sevgili Halil Doğan beni Zehni Örer gibi aydın bir şahısla tanıştırdığınız ve yapmış olduğumuz dostane ilişkilerimiz için size çok teşekkür ederim.."
Bu aradan İsmail Bulduk kardeşime teşekkürlerimi sunarım. Emanetiinizi bu gün itibariyle almış bulunmaktayım, teşekkürler."
------------------------------------------------------------------------------------------------
Erol Yılmaz diyor ki,



-------------------------------------------------------------------------------------------
erol Yılmaz diyor ki,


--------------------------------------------------------------------------------------------
Erol Yılmaz kitaptan bir parça paylaşmış.


--------------------------------------------------------------------------------------------------
Hakan Barut Kısadağ diyor ki,




--------------------------------------------------------------------------------------------


Aslan Kaplan diyor ki, 


---------------------------------------------------------------------------------

Kart ali Fuat diyor ki,


--------------------------------------------------------------------------------------------
Tayyar Kalkan arkadaşlarına önermiş.


------------------------------------------------------------------------------------------

Halil Karadağ kitaplar hakkındaki duygu düşüncesini
 bir şiir ile dile getirmiş.
---------------------------------------------------------------------------------------------

23.4.17

kitapların özü


Her ikisi de (hatta üçü de) ne Köy Enstitüsü Yazarlarının salt köy edebiyatını, ne de postmoderncilerin burjuva edebiyatını taklit eder. Bir yanıyla her iki türden özellik taşısa da, özünde okurun üçüncü bir yöne bakmasını sağlar.


1960'lı yıllardan başlayarak, tarım toplumundan sanayi toplumuna "sürüklenişin" (özellikle sürükleniş diyorum, bu noktanın politik yanı genişçe sorgulanmaya değer) sancılarını yaşarken, kendi yolunda düşük yapmanın acılarına dikkat çeker.

"Köyden indim şehire şaşrdım birden bire"yi çağrıştıran bir çizgide ilerleyen hayatların gizlerini çözer.

Köyün tozlu yollarından şehrin karanlık asvaltına pusulasız, kimliksiz, bütçesiz, yalansız, torpilsiz ve yalnız koşan bir çocuğun büyüme hikayesidir.

"Eğitim, iş ve aşk klasiği" denilen bir sac ayağı üzerinde pişen yemek gibidir. Kahramanlar hayatın acısını ve tatlısını kendi içinde yaşarken, egemen kültürün neminde küflenerek, mayhoş bir tada dönüşürler sonunda.

Bir okur ilk kitabı okurken iki yerde ağladığını söylediğinde, benim de gözlerimden bir damlacık yaş düşmüştü! O yaşlar ki, yurdumuzun geleneksel arabesk motifine inat, arayış öfkesiyle sıkılmış yumrukların suyu olacaktı. Çünkü, okurun nerede ve neden ağladığını sormadan derinlemesine biliyordum.

Mücadelenin amacı kazanmak, sonunda mutlu olmak değil mi bu hayatta? Mutlu olmak için yüksek yaşamak....? Yüksek yaşamak için verimli bir emek ve fırsatlar bütünü...? Fasit bir daire.....

Aç tavuk düşünde darı görürse, amele de soylu rüyaya öyle yatardı bu alemde. Tutk ki amelesiniz. Rüyadan uyandığınız, başınızı yastıktan kaldırdığınız, bir süre öylece donakaldığınız ve geride bıraktığınız o umsuluk anı düşünsenize! Hele soylu bir rüyaya yatmışsanız? Rüyanızı bile soyup soğana çeviren güçlere kahretmez misiniz? Kahrınızın içini köşeli fikirlerle örmez misiniz?

Her şeye rağmen Okumak gerek....

28.3.17

filozof demiş ki



Filozof, ön yargısı son yargısından ağır gelen bir politikacıya ve alt türevlerine demiş ki,
“at gözlüğü takma, gerçeklerini kendin gör”.

Bu söz üzerine politikacı filozofa hakaret davası açmış. Mahkeme kurulmuş. Hakim filozofa sormuş,
-sen bu adama (politikacıya) “hayvan” dedin mi?
Hayır hakim bey, cümlemin içinde bir hayvan adı geçmiyor ki?
-At nedir o zaman?
Ha o mu? “Atmak” fiilinden gelir. “Gözlüğü yere at ki, gerçekler -hayır mı şer mi- anlayasın” demek istemiştim.

- Açık konuş, “gerçek”lerden neyi kast ettin?

Kılıcını yalarsa bir toplum celladının, geleceğini bok eder evladının...

-Anlaşıldı, cümlen devrik oldu. Şimdi de seni devrimcilikten yargılayacağız”.
/yeni uydurdum:)

6.3.17

Nar Kırığı roman yayımlandı


VE DİĞERLERİ.....
Nar Kırığı


"Nar Kırığı" romanımız bu gün çıktı. Sıradaki "Çarıklı Aşıklar" ve "Aşk Sanığı"
--------------------------------------------------------

Öğretmenim Dergisi Yayınevi sahibi  Adnan Gündüz ilk kitabım olan "amele mektebinde SOYLU RÜYALAR"ı yayımlamakla, karanlıkta yürürken, yoluma çam çırasıyla ışık tutan kılavuzum olmuştu. Eskilerin deyimiyle, "Babıali sokaklarını aşındırmak, hatta o yokuşlarda aşınarak yok olmak" da vardı kaderde. Teknolojinin hızı, eskilerin yaşadığı, bir kitabı yazmaktan çok yayımlatmanın yorgunluğunu bana yaşatmadı.  O sancıları çeken bir yazar sıfatıyla, bu kapıyı aralayan Adnan Gündüz'ün, "para edebiyatın genetiğini bozar" felsefesini ilke edindiğini öğrenmiş bulunuyorum.

Örneğin en popüler bir yayın evi, “getir kitabını yayımlayalım, ünü arşa çıksın” derse bile, "arşa çıkacağına aşka çıksın” diyecek kadar da vefakâr kalacağım. 

--------------------------------------------------
Bu kitap ne anlatıyor?" diye soranlar oldu da, burayı okuyan ŞURAYI da okursa ne demek istediğimi daha net anlar diye düşünüyorum.



21.8.16

"amele mektebinde SOYLU RÜYALAR" kitabıma bir yorum

"Zihni Örer hocamın toplumsal zihniyeti tanımlayan eşsiz eserini büyük şevk ile okuyorum.Toplumun geliştirdiği,deyim veya atasözü kategorisine giren ve halkın yaygın kullandığı cümlelerin hangi toplumsal zihniyeti açıkladığını ustalıkla tarif ediyor.Sevgili hocam'a saygılarımı,sevgilerimi gönderiyorum." demiş Halil Doğan.

"BİREYSEL BİLİNÇ DEVRİMİ
Zihni hocam'ın bu kitabını okurken Maxim Gorki'nin"Ana" kitabının merkezinde bulunan Pavel Korçagin sürekli gözümün önünde canlandı.Tabidir ki dış görünüşü değil,iç görünüşü.
Bir yazar eline kalem aldığı zaman esasında dünyada bulunan insanların tümü eline kalem almış demektir.Ele kalem almak bireysel bir davranış değil,evrensel bir davranıştır.İnsanlığın tıkandığı noktalar tüm insanlıkta ruhsal bir sıkışmaya sebep olur,bu huzursuzluk yazarda daha da yoğunlaşır ve onun doğurduğu kitap bu sıkışmanın terapisi olarak kendine düşen görevi yerine getirir.Ve bu kitap tüm insanlığın içinde bulunan sıkıntıyı temsil eder.Her kitap,okuyucunun kendisini ve çevresindeki koşulları tekrar tekrar incelemeye almasını gerçekleştiren bir amaç için doğar ve hatta yazar,kendisinin aşmakta zorlandığı noktaları aşma görevini okuyucuya yükler.Bu şekilde içinde taşıdığı sıkıntıyı rahatlatmaya çalışır.
Maxim Gorki,çarlık toplumunun sovyet toplumuna değişmesini tarif eden stili ile ölümsüzleşmiştir.Ancak Rus toplumuna spesifik davranış kalıplarını analiz ettiğinden ve de o toplumun dilinde en önemli ve kimliği oluşturan deyimleri kullandığından dolayı çevirisini okuyan üzerindeki etkileri,Gorki'nin beklentilerine cevap vermeyebilir.Örnek olarak,Zihni hocam'ın bu kitabının yanında "Ana"kitabı bir kontrol materyali olarak kullanılabilir,eğer amaç bireysel ve toplumsal davranışları anlamak ise.
Kitapta beni en çok etkileyen kısımlar,ülkemizdeki sadaka-sevap ilişkisinin kapitalizmin çıkar çelişkilerine verdiği destek ve emperyalist amaçlara toplumu hazırlama fonksiyonu üzerine olan analizleridir.Zihni hocam'ı kutluyorum ve dünya halkları ve gelecek olan nesilleri adına kendisine şükranlarımı sunuyorum."


Demiş sevgili Dostum DR. Halil Doğan. Muhteşem bir yorum:)
Emekli Dr. Halil Doğan

19.7.16

Yaz-ı aşkım


akdeniz akşamları


Fırtınalı mevsimlerde Bahar rüyasına yatarken huzuru  sayıklamışız yıllarca. Ayların on ikisi de üstümüzden silindir gibi geçti gitti acımasızca. Toz bulutları gerçeklerimize perde tutsa da, özümüzde matlığa boğmadık onu.  Öldürmedik, soldurmadık. Oysa dışımız dışa bağımlıydı, dizginleyemedik! “Gülümsemek sevgidendir” dediler, biz ancak sırıtabildik dudak payımızla. Milletçe sevgiyi nefrete kurban ettik ister istemez. Atmosfere nefret üfleyenlerin kurdu düştü ciğerlerimize de ondan. Meğerse kurt bulanık havayı severmiş...

Aşk şarkılarına yabancı kaldık çoğu zaman; aşkımız  pas, sevdamız yas tuttu hasretlikten. Top, tank ve toma paletlerinin seslerinden  metal müzik yaptık hayalen. Eskiden arabeskin ağıtlarını kahpe feleğe bağlardık, son zamanlarda metallerin bestelerini serseri ölümlerin cenaze marşına bağlıyoruz!
Tarihin en arka vagonunun tekeri de kırıktı; hızlandıkça "takır-tak" sesinden ritim üretrdik. Ve dans ederdik alafranganın taklidine binaen. Anıları da tarihin ileri vagonlarına yükledik ister istemez.  
20 Temmuz 2016. Baharın büyüsüyle “ful şarj” olarak yaza girmiş bulunuyoruz. Oysa, “girmez olaydık” diyecek kadar nedenlerimiz birikti son zamanlara! Biriken öfkelerin bendi kim bilir kaç şiddetlik deprem biriktirecek  ileriki yıllara. “Kara günleri” başka renkte düşünmek mümkün mü!  
Bahar nergiz kokulu aşktır da, yaz yanığı nedir, bilen var mı?

Ne baharlar gördük de hepsini görmezden gelip, tarihe gömdük belki çimlenir diye. Hep öyle olmaz mıydı? Biri gider, biri gelirdi; ancak en sonuncusu kalırdı aklımızda. Bir de kopardığımız taç yaprakların parmak ucundaki “seviyor-sevmiyor” lekecikleri. Toy zamanların palavra yüklü aşk mektupları başımızı döndürürdü aynı yönde.  Anlamı  içinde yüklüydü de hayal gücümüze tırmık çekerdi bütün gizemiyle. Tamamı edebiyat ürünüydü o zamanlar; yani  cep telefonuyla internetten birkaç zaman önce:
“ey sevgili, bütün denizler mürekkep, ormanlar kalem, gökyüzü kağıt olsa, sana olan aşkımı yazmakla bitiremem” diyesi gelirdi insanın. Yıldızlara kulp takardık, mehtaplara şiirler asardık. “Seni çok seviyorum”un  usturuplu yolunda aşk nağmesini bir başka notadan çalardık. Sonra, Divan Edebiyatının “süslü nesir” yığıntıları arasında, aç karnına bile aşk sayardık.

Yoksulun aşkı, zenginin hesabı olurdu her zamanki gibi! Hesapta  para, aşkta karavanaydı platonik türünden.  Platonu eflatuna çalardı soldukça, toniği cin olup çarpardı. Koşulların tam takır sevdası aşka boyun eğdirirdi de ondan…
Yaz sıcağı, deniz serinliği, orman gölgesi, gökyüzü mavisi ve bunlara paralel yaz ve yazı aşkı… “Her paralel kötüdür” demek ayıptır efendiler. Aşıklar paralel yürüdükçe aşkları karşılıklıdır da ondan.

***
Yaz aşkı yazı aşkının üzerinde ağırlık yapınca, nefes almak zorlaşabilir bazen.  Zira, her Ekim bir sonraki Bahar’a gebedir devrimler gibi. Sonra, “hazan” mevsiminden “hasat” mevsimine ne kalır ki oracıkta. O zaman yeni bahar yeni bir anlam kazanır aşkla.

20 Temmuz Akdeniz Akşamları. Gökyüzünün en duru mavisine serpiştirilmiş yıldızları sayıyorum. Onların en parlaklarını bir bir sevgilinin saçlarına  Divan edebiyatı kıvamında takıyorum. Akdeniz otellerinin yıldızlarıyla mehtabının yıldızlarıysa “yıldızlar savaşında” her akşam.


14.7.16

VATANDAŞLIK AZ GELİR SINIRLAR KALKSIN!


Suriyeliler Baas Partisinden kaçıp, liberal kılıflı yeşil feodal partiye sığınırken, ülke 3'e bölündü.

-Milliyetçi ve uluslacılar "istemezük, zaten bize kıt kanaat yeten adalet, milli gelir, plajlar, tavernalar... Vs." diyorlar. Buna bağlı Kürtler mevcut orantıyı bozmamak için mi neyse, onlar da "gelmesin" diyenlerden.

-İslamcı feodalistler, "gelsin, nasıl olsa taze burjuvazimize taze kan-ter lazım. Yoksa gri liberaller bizi kanter içinde koyacak" diyorlar. Müritlerinin kulakları en yukarıdakinin fetvasında.

-Sosyalistlerimiz de hümanizmin gözüne vuruyorlar yetmişlik rakı gibi. "Gelsinler, adamlar sokaklarda mı kalsınlar! Vatansız insan orospuya benzer, gelen ezer giden ezer, gerisi teferruat..." der gibiler. Konunun felsefi boyutunu ihmal etmiyorlar tabi sosyalistler. Biri soruyor, "ya adamlar Baas Partisinin gölgesinden kaçıyorlar da faşizmin kapanına düşüyorlarsa neden gelsinler ki?

Diğeri soruya soruyla karşılık veriyor, "yoldaşlar, Baas Partisinin kimliği nedir, bilen var mı?" Başka yoldaş cevap veriyor, "hani kaddafinin de vardı böyle bir partisi ya, islamcıydı o bildiğim kadarıyla". Bir başkası Irakta da vardı öyle bir parti….” diyor

Burada aklıma "islam sosyalizmi" diye bir deyim takılıyor. Memleketimizin Müslüman koministleri de baascıdır sonuçta. Fikir babaları ise, kitaplarını yıllar önce okuduğum, kendine hayrı olmayan mısırlı seyyid kutub ve pakistanlı yazar mevdudi tayfasıdır.

Ana fikri nedir islam sosyalizminin (ya da baas partilerinin)?

Şu:

"Mal-mülk Allahındır, öyleyse özel mülkiyet yoktur" demsine rağmen, bazı hadis ve ayetlerin işaret ettiği bazı durumlar özel mülkiyetin olduğuna açıklar. Mesela hadis, "hayırlı kazancın onda dokuzu ticarettir" ve miras. Allahın mülkünü yine kişilerin eşitsiz (ona adalet diyorlar) kullandırmaları gibi.... Mesela üretim aracını devlet birine veriyor, dilediği kadar kar ediyor ve vergisini veriyor, kalanı yine üretim aracına dönüşünce miras olarak gelecek nesle kalıyor.

Üretim aracı her durumda egemenlik aracına dönüşür oysa! İran Şeriatının Sencarisini, Zarrabisini gördük. Gel de anlat bunu iman kütlesine!


İran dedim de... İranlı politikacı Ali Şeriati "insanın 4 zindanı" kitabında şuna benzer bir yorum atıyor:"Karl Marks bütün fikirlerini Kuranı Kerimden almıştır, onda eksik olan imandır" gibi...

"Gett lannn!" diyesi geliyor insanın! Demiyorum, fikir fikirdir yanlış da olsa. Kuranı da Das Kapitali de, hatta Alaman İdeolojisinin özetini de okumasaydım, tarafsız kalabilirdim bu yalana.


“Suriye göçmenlerinin vatandaşlığı” diyorduk.

Yaşama hakkı elbette "amasız"dır da, sosyalizmin emek-değer teorisine göre,

1-Suriyeliler kendi diktikleri ağacın gölgesinde otursalar daha iyi olur.

2-Kapitalizmin koyduğu sömürü kuralının masumiyeti olmaz. Yağmurdan kaçıp doluya tutulmalarını istemezük. Çünkü, burada da gelecekleri karanlık. Karanlığımız geniş yüreğimiz gibi, sığarız ama, birbirimizi göremedikten sonra….

Ha, bir gün Enternasyonalizme doğru yol alırsak, o zaman bütün sınırlar kalkmalı...

Şimdilik diyeceklerim bu kadar.

12.7.16

para, edebiyatın genetiğini bozar

Bir zamanlar, Cem Mumcu’nun keşfettiği “diz üstü edebiyat” vardı. Tam 1 yıl koşmuştum yayınevinin peşinden. Nezaketen, “he hı…” diyerek oyalamışlardı. Oyalandığım dönemde “diz üstü dil altı” (pardon o tansiyon hapıydı, doğrusu “diz altı” olacaktı) çok farkında olduğum bir tarz değildi. Ben yazmıştım, onu da edebiyat sanmıştım. Sevgili Fatih’in Apaçi serileri aklımı çelmişti de, O’nun torpiliyle muhatap alınmamı sağlamıştık. Yayınevlerinin bir yazar adayını eseriyle muhatap alması ille de sanasasyonik çabayla mümkünmüş. Onu öğrendim.

Neden diz üstü dedi buna Cem Mumcu? Nedenini sormadım elbette. Ama soran olmuş ve şu cevabı almış:
"Yazar olan insanların birçoğu hedef kitleyi düşünmeye başlar. Bir metni yazarken onun beğenilip beğenilmeyeceğini ya da satıp satmayacağını düşünmek o metni çuvallatır. Benim bloglarda gördüklerim bu tuzağa düşmemiş metinlerdi."

İnansak mı? Önemli olan okur adayında ilgi uyandırmak mı, bilgi uyandırmak mı? Bu soru burada kalsın öylece.

Diz üstü-diz altı, irticai-dinticari, iki bilinmeyenli denklem gibi mübarekler. Çok satarlar. "Tavşana kaç, tazıya tut" diyen bir sistemin figüranları iş başında. Biri töresel yasaklardan, diğeri bilinmeyen ve hiç bir zaman da bilinmeyecek gizemlerden yola çıkarak sektörünü oluşturmuş da adına edebiyat demişler….

Bütün sanatlar ve hatta ideolojiler için de geçerli bir durum bu. İşin içine ticari kaygı girdi mi, al onu çal başına. Bütün sinsiliğini, ucuza mal ediliş şifresini, cılasını boyasını… içinde taşır. Başkalarının iç hesabı (ona ego tatmini diyenler var) bana ne! Edebiyat ve sanat dediğin şey, insan gizlerine dokunan şifreyi çözmektir. Çözebilene sanatçı denir sonuçta. Servetini artırma çabası içine girip de müşteri çoğaltma tutkusunun örtüsü ticari amaçsa kalsın.

Ancak, eserlerini okuduğumuzda gerçekten de diz üstünde olduğunu anlamak zor değil. Tam adresini sorarsanız, diz ile belin arasında bir yerde. Hakkını yemeyelim, oradan libido çakrasına uzanan bir hat var. Beyninin potansiyel enerjisini biraz da bu alanda yakıyor belli ki. “Ne gider bu yoldan” diye soracak olursanız, msn tipi katledilmiş liberal cümlelerden tutun, abazanlıklara, küfürlere, argolara, yasaklara, itiraflara, fantezilere… kadar uzanan bir yığın gizemli mermilerle ateş edildiğini anlarsınız. Bu mermilere karşı savunma mekanizması , “terbiye patriotundan” dolayı uyku halinde yakalanıyor ve okurun bütün dikkatlerini üzerinde toplamayı başarıyordu. Hani insanda bir merak atraksiyonu var ya? Zaten bilmeyen yoktur başımıza ne gelirse….

Tatmin olan her organ sinmeye koşulludur zaten. Merakla okunan, duyulan konular merak giderilince bir hayalet gibi uçup gitmesi bundandır. Oysa sanatın bilince girmesiyle, orada ne kadar kalacağı ile, nasıl bir değişime neden olacağıdır. Değişim ruhu taşımadan nasıl gelişebiliriz? Aksi durum insanı robot yerine koymaktır ki, bunun alıcısı da yine tüccar kafalılardır. Afedersiniz de ben mal değilim!

Diz üstü bel altının zararı nedir? Valla bana hiçbir zararı yoktur. Hatta stres savama modunda okunurken işe yaradığını da gördüm. Stres gidince o da ardından gidiyor o başka. Asıl hayat ordan sonra başlıyor. Ordan sonrası? Uzun hikaye.

Edebiyat dediğin cinsel tatmin gibi dolunca boşalan ve öylece devridaim olan bir ilgi alanı mıdır? İnsan insana ve insan-doğaya karşı bütün ilişkilerde edebi tutum ardından tekrarını mıknatıs gibi çeker de o yüzden demirbaş.

Klasik Edebiyat, organik sanattır.


2.4.16

cahilliğin arz-talep eğrisi

“Bütün kötülüklerin başı cehalettir” demez miyiz zaman zaman?

İnkar etmeyelim şimdi, deriz valla. Deriz de, laftan öteye gidemezsek, köşeye sıkıştırılmış kedi gibi, bize çarpacak kötülüklere korkuyla baka kalırız hep.

Cahillik! Altınyıldız kumaştan olsa kimse üstüne almıyor “dilenci kılıklılar”dan başka.

Diplomalı ya da diplomasız cahilliğin bir ölçüsü olmalı değil mi? Şahsen kendim, cahil miyim aydın mıyım bilmek isterdim. Bu iş iltifatik sözlerle ya da hissetmekle olmuyor! Herkes egosunun kışkırtmasıyla kendini birşeyler sanınca, itiş-kakışlar, budalalıklar ve ukalalıklar tavan yapıyor.

Şarkıcıdan akıl hocası, futbolcudan kanaat önderi, profesörden fikir suçlusu, veteriner-imamdan TÜBİTAK başkanı... her şey arap saçı gibi. Tabi ki yalan ve kurnazlıklar, bu ortamın arz-talep yasasına göre revaçta kalıyor!

Herhangi bir okul diploması ile aydınlanmayı karıştırdığımı düşünmeyin. Diplomalar meslek için, genel okumalar aydınlanmak içindir. (bu tespitimi farklı bakış açınızla geliştirebilirsiniz)

Hani kan değerlerimiz ölçülür ya? İçinde toplam 15-20 çeşit başlıkta sayabileceğimiz karışımlar vardır. Her değerin sağlıklı insanda, rakamsal olarak belirlenmiş alt-üst sınırları vardır. Bu değerlerin o normal aralıklarda kalması için beslenmemize ve davranışlarımıza dikkat etmiyorsak, hastalanıyoruz. Hatta ölüyoruz da...

İşte, insanın kültür mozağinin de rakamsal bir alt-üst sınırı belirlenmeli.

Her birey ona göre kültürel değerlerine dikkat etse, her makam-mevki, ün, saygınlık… hak edilmiş olmaz mı? Buna “ilişkilerin akordu” diyorum.

Hükümetin yerinde olsam, her şeyi bir yana bırakırım, Üniversite senatolarını harekete geçiririm, cumhurresinden (hatta eşinden ve çocuklarından) sığır çobanına kadar, kategorik türlerde kitap okuma seferberliği başlatırım. Ayda en az bir kitap okumayanı ya kara listeye, ya da "empatik-tedavi" sırasına alırım.

İşe, buradan başlarım memleketimin harabe görüntüsünü onarmaya. Arkası çorap söküğü gibi gelmezse sözümü geri alırım, yeni bir öneriyle tekrar çıkarım.

"Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım!


Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım;


Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım".



Yapar mıyım yaparım:)

Devlet ne kaybeder? Belki bu an’a kadar harcadığı kitap masrafını kaybeder, ondan da önemlisi iktidarını kaybeder. Demek oluyor ki bu ülkede kör gider, yol gider.


Okumuş cahil ile okumamış aydın arasındaki farkı anlatan bir öykü dinledim birinden. Onu, “Nar Kırığı” Romanım yayınlandıktan sonra yazacağım öykü kitabına saklıyorum.

5.3.16

İstanbul cnr expo kitap fuarında imza günümden resimler

"Güzel günler göreceğiz çocuklar"

Pazar günü saat:11-12 arası,
Pazartesi günü saat:12-13 arası

1.salon B-20'deki standımızda sizin için imzalamaya devam edeceğim/

Öğretmenim Dergisi Yayınevi
İstanbul, 2016 cnr kitap fuarı








4.10.15

"amele mektebinde SOYLU RÜYALAR" kitabımız yayımlandı

19-Yurt dışı sipariş,Amazon
22- Prefix

Kitabımın yayımlanması için büyük özveri ve emeğini esirgemeyen Yazar, Gazeteci ve Öğretmen Adnan Gündüz
'e teşekkürlerimi arz ederim.
Özgür Yurttaş dizgide, Büşra Çivi editör ve baş yazıda ve diğer yayın kurulu emekçilerine verdikleri emekten dolayı sevgilerimi sunuyorum.
 Edebiyatın ticarete ve kibire bulaştığı bir dönemde, tek kuruş talep etmeden, Öğretmenim Dergisi
Yayınevi yayın kurulunun da değer gördüğü kitabımı zor koşullara rağmen yayımladığı için, bir teşekkürün yetmeyeceğinin farkındayım.....  
Kitabımın, "Öğretmen" ön adıyla varlığını sürdüren bir yayın evi tarafından çıkması hem kitabın içeriği, hem de edebiyat alanının simgesi olması açısından da gurur duyduğum bir durumdur. 
Bu kitap, "eğitim iş ve aşk klasiği" sac ayağı üzerinde pişen yemek gibidir. 
Bu kitap, sıradanlaştırılmış hayatlara düz ayna tutar, görüntüleri engelli algılara yansıtır.
Mağdurların (en alttakilerin) kanıksanmış ezikliklerinin acısını haykırır. 
Sıradanlaştırılmış hayatların sorumlularını, kurban payı gibi üçe ayırır:
1-Bireyin kendi vurdumduymazlığına,
2-Diğer bireylerin kara üzüme bakarak kararmasıyla kara bahtlı topluma dönüşmesine,
3-Üst sorumluluk makamındaki devlet erkinin bu vurdumduymazlığı besleyerek sömürmesine....
Başka açıdan bu kitap, İnsan geleceğini etkileyen mikro faktörlerin, genel kaliteye yansımasını konu edinir.
Hayatını kurmak isteyen az gelişmiş herhangi bir ülke insanının hilesiz, torpilsiz, desteksiz  mücadele ederken karşılaştığı yapay ve doğal zorluklara ve görünmez ayrıntıların neye mal olduğuna dikkat çeker.
Bu kitap, 41 ara başlık altında yaşanmış, hissedilmiş, sıcağı sıcağına kendi kulvarında tartışılmış, tanıklıkların öyküsüdür.
Bu kitapta, mizahı, hüznü, acısı, felsefesi...  kısaca hayatın içi ve en azından ortalama birey olmanın mücadelesi vardır."