14.8.17

Songül'en iyi güler

Ben Hanifi. Namı-diğer Aptal Aşık. Öyle diyorlar. Abdal mı diyeceklerdi yoksa? Olsun, ben onlara bıyık altından gülük atıyom. Onlar da bana. İki taraflı eğleniyoz. Şimdilik beni anlayan bir Allahın kulu yok. Uzyada tek başına dolaşan gezegen gibiyim. Aşk bu, içi beni yakıyor, dışı başkalarını. Mecnun gibi, Kerem gibi dillere destan değilim. Şimdilik tek kişilik yaşıyorum. O benimdir, o benim zilletimdir ancak; umudum var, güzel günler er geç benim olacak.

Hep düş gören bir adamım ben. Çocukluğumdan beri düşerim. Ama düştüğümü gören olmaz. Kırkıma dayandım, kırıklarıma dayanamadım bir türlü. Kırkbir kere maaşallahtan umudum kalmadı. Bilinmezliğe doğru kaçıyorum hep. Dört çocukla bir karıyı, dört nala rahvan giden at izi gibi geride bıraktım. Babam hepimizi bırakıp gitti. Anam arada kaynadı gitti. Ben onları mı terk ettim, onlar beni mi tartışılır. Biri var ki, O beni çok pis terk etti. Adeta fırlatıp attı. Şu azıcık kalan aklımla düşünüyorum da, belki de haklıydı!
Şimdi yapayalnızım. Allah'tan başka kimsem yok. İnşaatlarda horon tepiyorum. Hormonal çılgınlık musallat-aşında. Abazayım Abaza, selam söyle o kıza.
Ben saf bir altınım aslında; epeyce köylü, bir zamanların zır cahiliyim anladınız mı! Öyle bildiğinizden değil. Doğulunun Batılıdaki kaderi. Kara kaderi. Ve sapına kadar misafirperver ve de iyisinden dürüst...
Ben Hanifi. 1979 Patnos doğumluyum. İnşaat ustası oldum. Kolay gelmedim buralara. “Buralar” dediysem yanlış anlamayın. İsterseniz anlayın umrumda değil.
*
Durun! İçimi dökeyim biraz. Gelmişimi, geçmişimi ve de geleceğimi. Hatta hiç gelmeyeceğimi ve göremeyeceğimi:Yaşımın yedisinde hayatı tanıdım. Ondan öncesinde tek tık’ım yoktu. Varsa da ben hatırlamıyorum. Anasından yedi yaşında doğmuş sayın. Anladınız mı bayım? Benzerim çok. Parti kursam tek başıma iktidarım. Biliyorum, kimse oy vermez. Hah işte öyle. Hasan, Hüseyin, Memet, Şakir… ve benzerlerimle bir de ben. Murat, Erdinç, Orçun, Hakan… lara uzak. Ama oy sandığında yakınız. Bu tabloyu lütfen yakınız.
Ben Hanifi. "Ben Orhan Veli" gibi. Ben hikayemi yazıyorum, O şiirini. Yani demem odur ki, yazılanlar aynı, yazanlar çooook farklı. O Cemal Gürsel'e çatıyor, ben kaderimi yazana, ölmeden mezarımı kazana. Siyasetle uzaktan yakından ilgim yok.
Bak, tarihi bi şey diyeceem:dört koyuna çobanlık yaparak fırlatılmıştım hayata. Beş yıl sürmüştü. Bu da bir ilk okul ederdi. Okusam ne olacaktı ki? Musluk hesabını mı yapacaktım havuzun? Bütün mesele onu yerine takabilmekti. Örneğin, ambalajından çıkarırsın, krom kaplamasını kurbağacığın dişine yedirmezsin, o kadar. O işleri iyi bilirim. Kimseye yük olacak niyetim de, masrafım da yok. Üniversite okusam diploma verirlerdi; oysa elimdeki çoban değneği!... Kafasında kırılacak çok insan var da, hadi neyse diyorum. Diploma ve değnek… Farkını anlayabilseydim, “çobanlık yüksek okulu”na iki yıl daha devam etseydim, doçent olurdum. Profesörlük bir tık eşikteydi. Ama nafile! Okul temelim yok! Çatıda uçmak için kıçına pervane takılanlardan değilim.
İnşaat ustasıyım dedim ya? Daha ne olsun! Yaptıklarımla gurur duyuyorum. İş bitiminde eserini uzaktan seyretmenin keyfini anlatamam. Eser bırakmak kolay mı? İşe yaramak? Eksiğiyle gediğiyle para kazanmak?
Kazanıyorum Allah şükür. Kazandığımı Babamın avucunun tam içine, en çukur yerine saymak isterken, babam parmaklarını uzatıyor. Mahçup ve utangaç. Süt çocuğunun parası harcanır mı! Diyordur içinden. Ya da öyle sanıyorum. Hiç öyle görmemiştim; ne tuhaf! Kodu mu oturturdu Babam. Öyle büyütülmüştüm. Para kazanalı komuyor artık. Yumuşacık ve nazik alıyor. Parmaklarının ucuyla, titreyerek. Yüzüme bir yabancı ve hatta dilenci gibi bakıyor. Kaçak gözlemle, paraya bakmadan, saymadan yan cenabına indiriyor. Yolda bulmuş gibi. Ama içini yüreğime döküyor. Ardından kerhenli bir gülümseyiş…. Ve sonra, geride bıraktığı sekiz çocuğuna dönüp gidiyor…
Ben Hanifi. Namı-diğer granit fayans ustası. Her şey gelir elimden, bir “O” gelmez. Sonra anlatırım O’nu. Önce kendimi. Şimdilik hayallerimin peşindeyim. Sigortasız mesleğimin doçenti olacağım inşallah. Ama okul temelim yok. Çatıda uçmak için kıçına pervane taktıranlara acıyorum. Yüksekten düşmelerinden korkuyorum da ondan.
Gözümde tüten bir okul bacası, köyümüzün iki kilometre ötesinde. Ama tren çoktan kaçmış. Kaçmasaydı keşke! Keşkeler diş absesi gibi, durup durup aklıma gelince sancıyor! Okul treni kaçtı demiştim. Bir ucundan da ben tutsam ölür müydüm! En azından arka vagonda; tamponuna asılsam; kapı sürgüsüne tutunsam! “Kadınlarla trenin ardından koşulmaz, onlar durakta yakalanır” demişti bir abi. Haklıymış.
Kendi içimde esiyor bütün fırtınalar. Dışa vuramıyorum derdimi. Para kazanırsam adamım, yoksa dev gibi bir hiç!
Bir zamanlar çocuk sayılırdım. O günlerimi hatırladım şimdi. Yaz artığı bir Eylüldü. Okullar açılmıştı. Gerçek çocuklar rengarenk giysileriyle yollardaydı. Kiminin elinde defter, kiminde çanta ağır çekim yürüyorlardı. Kimi kovalamaç oynayarak ilerliyordu sınıfa doğru. Benim trenim çoktan kaçmıştı. Onun yerine at arabası gelmişti durağa. Bana müsaade demiştim o zaman. Doçent olacaktım. İnşaat, çatı, fayans, laminat, boya-badana, alçıpen, granit, tbeks, bypierrepetit…. Hainlerin yüreğini beyaza boyayacaktım.
Ey gidi günler! Bir macera arıyordum çocukça. Babamın olmadığı yerde anam abdurrahman çelebiydi. Karar vermişti tek başına; bir yaş küçük kardeşimle okula dalmıştık anamın izniyle. Doçent olacağım diye umutlanarak. Peyzaj Mimarı da olabilirdim. Kim bilir, O'nunla okulda yolarımız kesişirdi belki de…
Bir koltukta iki karpuz olur mu? İki koltukta bir karpuz, bir yastıkta iki baş gibidir. Umudun okulundaydım o günler. En başındaydım. “İpin ucunu tuttun mu gerisi gelir” demişti bir abi. Hergün sabah akşam çamuru, karları, yoksulluğu yarmakla ipin gerisine ulaşmayı düşlüyordum.
Okullu olmak güzeldi de… ..de’si ayrı bir dertti bana. Adım çocuktu. Oysa öğretmenle yaşıttım. Bazılarının deyişiyle “kart horoz”dum. “öyle demişler” gibi, “her an duymuşum” gibi eziliyordum. Yay gibi eğri yürüyordum. Belki de “kık kık” diye gülüyorlardı bana, kim bilir? Öyle seziyordum. Sırıtkan bakışlardan anlıyordum demek istediklerini. Civcivlerin arasında kart horozdum ben. Boyuma sırıtanları görürdüm; ikiyken üç olurlardı. Sonra daha da artardı sayıları. Tek kalırdım. Sürüden ayrılan kuzu gibiydim. Başım öne düşerdi. Yüzlerine bakamazdım. Sessiz sorular, cevapsız imalar yüzlerinde kuyruk olurdu, yağ bağlamıştı belki de. Soğuk savaştı. Her şeyi içime atar, içimde büyütürdüm. Bir gün sığmayıp fırlayacağını bilirdim. Zaman ola aşk olaydı. Oyun oynamak, Nevruz ateşinden ilk kez atlamak gibiydi. Daha fazlası sorun yumağıydı…
Çok utanırdım! Allah, Mart ayını getirip önüme koydu mu, anamdan öğrendiğim şükür burnumdan gelirdi. Bütün dertlere inat, namaza başlamıştım.
Karne mi? O da neydi ki? Kim sevecekti o anlaşılmaz kartonu! Kart horozun kartonuydu o. Hal ve gidiş hep beş olurdu en baştan. Sonraki gidişler beş para etmezken hem de...
Kar yağıyordu. Ardıma bakmadan uzaklaşmıştım. Ardımdan bakakalmışlardı.
................ devam ediyor............

28.7.17

uygarlığın iki yüzü


otantik okumalar

Kent uygarlığında su bardağı ile yemek tabağı ya camdan, ya da porselenden yapılmış.

Yer, ya betondan ya da kaygan fayanstan....

Bu hayatta ilgi alanı binbir çeşit. Zaman su gibi akıp gidiyor; uygarlık, saatin djital göstergelerinde saniyleri hesaplıyor. Gerçeklerin gizlendiği detaylara bir türlü yetişemiyorsunuz. Aceleniz hep var. Son lokmayı yutmadan sofradan (pardon masadan) kalktınız ve telaştan ayağınız kaydı; bardak-tabak elinizden sert fayansların (tuzağına) düştü. Cam bardak -mı tabak mı neyse- parçaları her bir yana yana fırladı. İçinden sıvışan su yerin kayganlığını iyice kışkırttı. Islak yerde cambaz gibi yürüyebilseniz de, beyniniz normalden daha fazla enerji yakacaktır. Düpedüz stres nedeni!.. Hain cam parçalarını bir yıl boyunca toplasanız bitmez. Hatta velakin topladığınız parçacıkları tartsanız ilk halinden ağır geleceğini düşünürsünüz. O kadar yani! Kızdığınızdan böyledir bu.

Öyle ki, insan "kızınca kıyamet" koparabiliyor değer yargılarında.

içmelikler

***

Taşra kültüründe su tası ile yemek tabağı bakırdan yapılı. Dışı vayvaylı olsa da içi kalaylı. Yer, toprak ve çimen.

Varsayalım ki tas/tabak elinizden düştü. Hatta velakin içinde su vardı. Su yeri ıslattı, ince tozları hapsetti.  Ya da yerdeki çimenler kaptı. Körün aradığı bir göz... Boşa giden bir şey yok. Stres/kızmaca yok. Yenisi sudan ucuz. O kadar yani.

***
Aaahh ahhh! Kitap, "fayans ile cam"a bu kadar yakın olacağına,

(özünden doğan ağaç gibi) bakır tas'a, tahta fıçıya bu kadar yakın olsaydı,

hayat daha otantik olmaz mıydı? Herkes kime ne için oy verdiğini bilmez miydi? Hayat bayram olmaz mıydı.......

Karşıdan bakınca, "çağdaş uygarlığınız batsın" diyesi geliyor insanın!

8.7.17

bir deneme denemesi

Şeytanın kulağına kurşun, şu sıralar kendimi epeyce yakışıklı hissediyorum. Aslında uzun zamandır öyle olmadığımın farkındaydım. Fakat şu sıralar, arada bir kapıldığım anlardan biri. Sağolsun bunda berberim Memedin de payı var. Ama çok uzun sürmüyor. Saç dengeleri değişince, ölçüler de çığırından çıkıyor. Fiziki ölçülerimin dengeleri pek bozuk sayılmasa da, kafa kemiğimi ve bacak yapımı yeniden tasarlamak ve daha estetik yapmak isterdim doğrusu. Saçlarımın kafa coğrafyasındaki sınırları, saç teli kaçakları… ve diğer organların koordinatları tam estetik tamire muhtaç.

Tedavüldeki kültür diyo ki, “Allah öyle yaratmış, bozarsan isyan sayılır”. Biz de inanı-yoz... Dolayısıyla toka dahil hiçbir şey takmıyoz kafamıza. Desem de pek inanmayın. Tıraş, parlatıcı, şampuan, losyon, rolon, pafüm… vs gibi malzemeler metroseksüelliğe girmediğinden, rahatlıkla değerlendirebiliyorum. İşte bu noktadan sonra sözünü ettiğim sanal his peydahlanıyor içimde. Yakışıklıyım hissi…

Yakışıklı olmak önemli mi?

Geçenlerde feminist gurupta “güzellik” kavramını tartışmıştık kısaca. BURADA "Güzellik nedir"
 konusunu işlemiştim felsefi açıdan. Bilindiği gibi, güzellik deyince kadınların estetik ve magazinel kültür kompozisyonu akla geliyor; yakışıklılık ve karizma da erkeklerin….

Nasıl bir durum derseniz? Mesela caddede dik yürüyorum. Omuzlarımı az yukarı kaldırıp, hafiften öne doğru kasıyorum. Göğsümü kabartıyorum. Vücut kitle endeksim 3 kg. daha vermem gerektiğini işaret ediyor ama, bu anlık değişimleri dikkate alınca bişeyciklerim kalmıyor kaygı adına. İrademe ve bilincime güveniyorum. Sigara içmediğimden belli değil mi? Göbek konusunu tamamen hallettim sayılır. Yukarıdan bakınca, eğilmeden diz kapağımı sıfırdan görebiliyorum. O kadar yani. Yüz coğrafyamdaki organlarımın esnek bölümlerini de moral katsayıma güvenerek, kolay ayarlayabiliyorum.

Vücut koordinatlarınız nasıl olursa olsun, içten gelerek gülümsemek güzelliği otomatiğe/garantiye almaktır. İçten gelmezse sırıtmak olur. Mesela takırdarken (kahkaha) boğazdan çıkan sesin bir de az frekanslı geri yansıma dalgası olmalı. Yoksa, o zorlama ve gösteriş gülmesi olur ki, yavan kaçar.

Bunların farkındasınız ve hileli tavırlara tenezzül etmiyorsunuz. Güzelleşiyorsunuz, karizmanız coşabiliyor. Kaşlarınız yukarı kalkıyor, gözleriniz de buna paralel irileşiyor. Geriye ne kaldı? Moral, moral moral ve ulusal kolektif düzenin radyasyonundan korunabilme cephanesi.

Kişisel bir durum aslında... Desem de, buna da inanmayın. İnsanın kendini güzel ve yakışıklı bulması moral açıdan hem ailesel, hem de (olumlu yansımaları bakımından) çevresel olabiliyor. En azından hayata ve olaylara daha yapıcı, uzlaşıcı ve esnek bakabiliyorsunuz. Özgüven kaçağınız olmuyor. Toleransınız ve çözümleyici niyetiniz yüksektir o anda. Karşınıza çıkan “cahil bilgiçliğiyle” örselenecek olan kişiliğinizin savunma mekanizması iyi çalışıyor. Öfkelenmek, sigortaları attırmak yerine, ukalalarla en fazla alay ederek başınızdan savmayı başarıyorsunuz.

***
Birkaç gün önce Kızımız tatil için geldiğinde beni tepeden tırnağa inceledi. “Babacığıımmm, gittikçe gençleşiyorsun bakıyorum da… bunu neye borçlusuuunnn…” derken boğazımın altına, ellerimin derisine, yüz mimiklerimin estetiğine… falan bakarak, inceledi. “Hiç sarkma, buruşma, pörsüme yok… ne güzel. Hem de çok fitsin. Bak sana neler aldım, hepsi genç işi” diyerek, hediye bohçasını gözümün önüne döktü… Cicili bicili renkli renksiz desenli bir sürü yaz giysileri… Hadi diyelim ki renk ve biçimlerine hatırın için katlanacağım, bunları ne zaman eskiteceğim? Ve ardından aynaya bakıyorum. Gerçekten de kuru iltifat olmadığını fark ediyorum.

Daha ne olsun; memleketin gidişatından başka, kişisel ve ailesel derdim yok . Ancak, "alan almış, satan satmış” ayaklarından paça olmaz, biliyorum. Bu kapsam alanında çizgili picamayla misafir karşılayanlara iki çit lafım var: ayda iki gün, en az on yıl semt kütüphanesine uğrasalar fena olmaz aslında. Ben zamanında uğradım ve şimdi akşamları da evde giyimime özen göstermeye çalışıyorum. İnsanın önce kendine, sonra yakınındakilere ve daha sonra uzaktakilere de saygısı olmalı.

Bakımlı olmak iyidir. Her zaman öyle miyim? Hayır! Bazen sallapati durduğumuz anlar da olabiliyor. O durumlarda insan görmemeye, yakınımızdakilere de mazeret üretmeye çalışıyoruz. Bir de sallapati yakalandığımız anlarımız var ki, ayda yılda bir görüştüğümüz ve değer verdiğimiz insanların fotoğrafik hafızasında öyle kalmak ne tuhaf! Oldu böyle anlarımdan….

Araya şunu da sıkıştırayım:Parası olduğu halde mağazadan yırıtk kot alıp giyenlere valla bila gıcığım! Onlar Sosyalizmin yoksul savunuculuğunu istismar edenlerdir. Dolayısıyla da düşünen ve farkındalığı olan yoksullarla alay etmenin daniskası olduğunu düşünüyorum. Elimde değil!

Şu sıralar kendimi yakışıklı hissedişimin nedenleri yalnızca tepeden inme psikolojik (his) değildir elbette. İnsanın duygu durumunun maddi alt yapısı mutlaka vardır. Özellikle hayat ve hayatötesi Arkadaşınızın … (Ona sevgili diyor romantik edebiyat. ben daha fazlasını...). Ardından emek ve bilgi…. Yoksa kendimizi avutmuş oluruz ki, "kendi gibi inanmayan insandan nefret ederek, bazen öldürerek ve bunu allah için yaptığına inanarak cennete gideceğini sanan insan konumuna düşeriz; Allah korusun.

24.6.17

İsveç'te bir kitap muhabbeti



Erol Yilmaz yazmış. 
----------------------------

"16 saat · Helsingborg, Skåne County, İsveç

ÇOBANIN GÜNLÜĞÜ
Biraz uzun yazdim galiba..
Helsingborg merkezinde güzel kahvesi olan .bir cafeteryaya hafta sonu hep gider ,bir kahvesini icerim .cafeterya yabancilarin pek gitmedigi bir yer olup ,orta yaşlı yaşlilarin bir ortami olan yer.Herkesin kahvesi ile beraber kitap okuyup sohbet edilinen bir yer , bende artik kitablarimi orda okumaya başladim .. kahve ve kitap okumam bitti kalkacagim esnada orta yaşlı bır bayan durdu yanimda
-Affedersiniz.
-Buyrun dedim
- Siz ne okuyorsunuz?
-Roman okuyorum niye sordunuz?
-ilk defa goruyorum bir yabancinin cafede kitap okuduğunu
Kadın haklı idi kitap okuma alışkanlığimiz yok..!
- öylemi dedim
- Ne is yapiyorsunuz? diye sordu
-pizzaciyim dedim
-Anladim Diplomasi olmayan meslek..!
- Diplomaya ne gerek,Bizde DiPLOMASIZ Cumhurbaskani bile olunur dedim Tarzanca bir dille
Kadin güldü
-Çılgın Türkler diye..!
Turkiyede ne is veya mesleginiz tahsiliniz ne ? diye sordu .
-Çobanim dedim 5 sene okudum.
-Bizde peygamber meslegi dedim.
-- Anladim ...!dedi kadin
-- Guzel dedim bir insan bir is yaperken okumadanda meslek sahibi olunuyor .Turkiyede ilk okul mezunuyum dedim ama Her şeyide biliriz.
Artik bende masada gerilerek tarzanca dilimle sanki İsvec i dize getirmis gibi kendimden emin gibi
-- Siz bilirsiniz eeey isvec pizzalari yakar veririz size yoksa acliktan ölursunuz dedim.
-Aman ha siz olmazsaniz ne yapariz. dedi kadin
- Size iyi gunler. dedi bayan gitti yerine oturdu bende kendimden emin hareketlerle ve kitaplarin bana verdigi kuvvetle sanki o cafeyi fethettim . Bundan sonra hep kitaplarla oraya gidecegim..!
Kitap okumak guzel bir seydir .İnsanlarin bile size yaklaşımi farklidir."
----------------

23.6.17

kitaplarımı okur değerlendirmesi

 BİNLERCE TEŞEKKÜRLER:)

M.B. diyor ki, "şu edebiyatın diline bak..." ve devam ediyor.


Norveç"ten M.B.


-----------------------------------------------------------------------------------

N.B. Avrupa'dan diyor ki,
"Samimi söylüyorum bu kadar güzel bir roman yazılamaz. okumaya doyamadım aslında. bir romandan çok hayatın gerçekliğiyle örtüşen bir kitap. herkese okumasını tavsiye ederim. Zihni Özer (Örer) hocamıza bu güzel eseri bize okutma fırsatı sunduğu için teşekkür ederim. admin Erol Yılmaz'a teşekkürler"

-----------------------------------------------------------------------------------

G.B. diyor ki,
"Değerli abim Erol yılmazdan yemek yerine kitap hediye ediyor. bu şaheser kitabın (yazarı) Zihni Örer kitaplarını aldım ve bana iyi okumalar."


-------------------------------------------------------------------------

A. K. demiş ki, 
"Burdan Erol Yılmaz dayıma teşekkürlerimi sunarım. yapmış olduğu kitap kampanyasından dolayı. kitaplar bize ulaştı. Zihni Örer abime de ayrıca teşekkür ederim bu güzel eserler için. saygılar, okumak güzeldir.


--------------------------------------------------------------------------------

Faruk atalya diyor ki,
"Erdal bey'den aldığım amele mektebinde SOYLU RÜYALAR kitabını bir solukta okudum. diline yüreğine sağlık. çok güzel olmuş. bizim kuşağın, bizim şehrin, fabrikanın, velhasıl soluduğumuz ortak sosyolojik atmosferi ÇEREZ TADINDA anlatmışsın. KAR TANESİ GİBİ BİRBİRİNE DEĞMEDEN YOLUNU VE HEDEFİNİ BULAN SÖZCÜKLER CÜMLELER zorlama olmadan hümanistçe anlatmışsın. kutlarım seni. başarıların devamını diliyorum.
Not, kitapta çingene kadının grevdeki kızına söylediği, VERİRİM SENİ BİR DEMİR-ÇELİKÇİYLE ACINDAN ÖLÜRSÜN sözünü unutmuşsun!"

---------------------------------------------------------------------------------------------------
İsceç'ten Erol Yılmaz diyor ki,

"DR. CİWANIM...!
Sevgili Halil Doğan beni Zehni Örer gibi aydın bir şahısla tanıştırdığınız ve yapmış olduğumuz dostane ilişkilerimiz için size çok teşekkür ederim.."
Bu aradan İsmail Bulduk kardeşime teşekkürlerimi sunarım. Emanetiinizi bu gün itibariyle almış bulunmaktayım, teşekkürler."
------------------------------------------------------------------------------------------------
Erol Yılmaz diyor ki,



-------------------------------------------------------------------------------------------
erol Yılmaz diyor ki,


--------------------------------------------------------------------------------------------
Erol Yılmaz kitaptan bir parça paylaşmış.


--------------------------------------------------------------------------------------------------
Hakan Barut Kısadağ diyor ki,




--------------------------------------------------------------------------------------------


Aslan Kaplan diyor ki, 


---------------------------------------------------------------------------------

Kart ali Fuat diyor ki,


--------------------------------------------------------------------------------------------
Tayyar Kalkan arkadaşlarına önermiş.


------------------------------------------------------------------------------------------

Halil Karadağ kitaplar hakkındaki duygu düşüncesini
 bir şiir ile dile getirmiş.
---------------------------------------------------------------------------------------------

23.4.17

kitapların özü


Her ikisi de (hatta üçü de) ne Köy Enstitüsü Yazarlarının salt köy edebiyatını, ne de postmoderncilerin burjuva edebiyatını taklit eder. Bir yanıyla her iki türden özellik taşısa da, özünde okurun üçüncü bir yöne bakmasını sağlar.


1960'lı yıllardan başlayarak, tarım toplumundan sanayi toplumuna "sürüklenişin" (özellikle sürükleniş diyorum, bu noktanın politik yanı genişçe sorgulanmaya değer) sancılarını yaşarken, kendi yolunda düşük yapmanın acılarına dikkat çeker.

"Köyden indim şehire şaşrdım birden bire"yi çağrıştıran bir çizgide ilerleyen hayatların gizlerini çözer.

Köyün tozlu yollarından şehrin karanlık asvaltına pusulasız, kimliksiz, bütçesiz, yalansız, torpilsiz ve yalnız koşan bir çocuğun büyüme hikayesidir.

"Eğitim, iş ve aşk klasiği" denilen bir sac ayağı üzerinde pişen yemek gibidir. Kahramanlar hayatın acısını ve tatlısını kendi içinde yaşarken, egemen kültürün neminde küflenerek, mayhoş bir tada dönüşürler sonunda.

Bir okur ilk kitabı okurken iki yerde ağladığını söylediğinde, benim de gözlerimden bir damlacık yaş düşmüştü! O yaşlar ki, yurdumuzun geleneksel arabesk motifine inat, arayış öfkesiyle sıkılmış yumrukların suyu olacaktı. Çünkü, okurun nerede ve neden ağladığını sormadan derinlemesine biliyordum.

Mücadelenin amacı kazanmak, sonunda mutlu olmak değil mi bu hayatta? Mutlu olmak için yüksek yaşamak....? Yüksek yaşamak için verimli bir emek ve fırsatlar bütünü...? Fasit bir daire.....

Aç tavuk düşünde darı görürse, amele de soylu rüyaya öyle yatardı bu alemde. Tutk ki amelesiniz. Rüyadan uyandığınız, başınızı yastıktan kaldırdığınız, bir süre öylece donakaldığınız ve geride bıraktığınız o umsuluk anı düşünsenize! Hele soylu bir rüyaya yatmışsanız? Rüyanızı bile soyup soğana çeviren güçlere kahretmez misiniz? Kahrınızın içini köşeli fikirlerle örmez misiniz?

Her şeye rağmen Okumak gerek....

28.3.17

filozof demiş ki



Filozof, ön yargısı son yargısından ağır gelen bir politikacıya ve alt türevlerine demiş ki,
“at gözlüğü takma, gerçeklerini kendin gör”.

Bu söz üzerine politikacı filozofa hakaret davası açmış. Mahkeme kurulmuş. Hakim filozofa sormuş,
-sen bu adama (politikacıya) “hayvan” dedin mi?
Hayır hakim bey, cümlemin içinde bir hayvan adı geçmiyor ki?
-At nedir o zaman?
Ha o mu? “Atmak” fiilinden gelir. “Gözlüğü yere at ki, gerçekler -hayır mı şer mi- anlayasın” demek istemiştim.

- Açık konuş, “gerçek”lerden neyi kast ettin?

Kılıcını yalarsa bir toplum celladının, geleceğini bok eder evladının...

-Anlaşıldı, cümlen devrik oldu. Şimdi de seni devrimcilikten yargılayacağız”.
/yeni uydurdum:)

6.3.17

Nar Kırığı roman yayımlandı


VE DİĞERLERİ.....
Nar Kırığı


"Nar Kırığı" romanımız bu gün çıktı. Darısı "Çarıklı Aşıklar"a
--------------------------------------------------------

Aşkınızın sonuncusuna, diğer her şeyin ilkine olan vefanızı örselemeyin.

***

Öğretmenim Dergisi Yayınevi ilk kitabım olan "amele mektebinde SOYLU RÜYALAR"ı yayımlamakla, karanlıkta yürürken, en azından yoluma çam çırasıyla ışık tutan ilk'lerimden, hatta en önemlilerimden olduğunu gösterdi.

- Adnan Gündüz her şeyden önce bir öğretmendir. Kendi yazdığı bir kitabının başlığında dediği gibi, "önce öğretmen daha sonra gazetecidir". Onlardan da önce İnsandır. Nasıl bir insan? Aslında parayı sevmeyen, ama bu düzende parasız da iş yapılamadığına kahreden iyi bir dosttur. “Sosyal”dir. Bu sıfatın sonuna bir de "ist" eklese tarih, gelincik kırmızısı bir sayfaya yazacaktır O’nu. Bu bence böyledir de, kendince öyle olmayabilir. Sonuçta bu devirde bir devlet memurunun ist'ini mistini dışa vurması beklenemez.

- Adnan Gündüz'ün tanrı inancı da vardır. Bu kapsamda sırtının yere gelmeyeceğine inanır. Çünkü, bu inanç ile mutlu olduğunu, hayatındaki çetrefilli pürüzleri ancak böyle aşabildiğini söyler. Böyle bir inanca saygı duymakla birlikte, "kendini kandırarak mutlu olamazsın, ancak oyalanırsın" diye bir görüş karşısındaki kinayeli gülüşü görmeye değerdir:)

- Adnan Gündüz ile kitap yayını konusunda aramıza para giremez. O kitabımı yayımlar, ben de aynen kendisi gibi işin edebiyat tadını çıkarırken, iş yerinin ticari yanının da kaygısını taşıyarak, gereğini yapmaya son sürat çalışırım.

***
- Adnan Gündüz ikinci kitabım olan "Nar Kırığı" romanımı özgün bir özveriyle yayınlayarak, yukarıdaki tanılarımın doğruluğunu kanıtlamıştır.

Bu yargımı ilk kitabımın ardından belirtmiş olsaydım, "yağ çekme" aymazlığına bulaşma ihtimali belirirdi. Şimdi bu kaygıyı çoktan aşmış bulunuyoruz ve artık doygunluk dönemine girmenin rahatlığıyla, bu görüşümü belirtiyorum.

Örneğin en popüler bir yayın evi, “getir kitabını yayımlayalım, ünü arşa çıksın” derse bile, "arşa çıkacağına aşka çıksın” diyecek kadar da kendimdeyim.

Vefa: İyilik yapana karşı özel ve resmi bir yükümlülüğünüz olmadığı anlarda da sorumlu davranmaktır.

Teşekkürler Adnan Gündüz.Öğretmenim

--------------------------------------------------
Bu kitap ne anlatıyor?" diye soranlar oldu da, burayı okuyan ŞURAYI da okursa ne demek istediğimizi daha net anlar diye düşünüyorum.

21.8.16

"amele mektebinde SOYLU RÜYALAR" kitabıma bir yorum

"Zihni Örer hocamın toplumsal zihniyeti tanımlayan eşsiz eserini büyük şevk ile okuyorum.Toplumun geliştirdiği,deyim veya atasözü kategorisine giren ve halkın yaygın kullandığı cümlelerin hangi toplumsal zihniyeti açıkladığını ustalıkla tarif ediyor.Sevgili hocam'a saygılarımı,sevgilerimi gönderiyorum." demiş Halil Doğan.

"BİREYSEL BİLİNÇ DEVRİMİ
Zihni hocam'ın bu kitabını okurken Maxim Gorki'nin"Ana" kitabının merkezinde bulunan Pavel Korçagin sürekli gözümün önünde canlandı.Tabidir ki dış görünüşü değil,iç görünüşü.
Bir yazar eline kalem aldığı zaman esasında dünyada bulunan insanların tümü eline kalem almış demektir.Ele kalem almak bireysel bir davranış değil,evrensel bir davranıştır.İnsanlığın tıkandığı noktalar tüm insanlıkta ruhsal bir sıkışmaya sebep olur,bu huzursuzluk yazarda daha da yoğunlaşır ve onun doğurduğu kitap bu sıkışmanın terapisi olarak kendine düşen görevi yerine getirir.Ve bu kitap tüm insanlığın içinde bulunan sıkıntıyı temsil eder.Her kitap,okuyucunun kendisini ve çevresindeki koşulları tekrar tekrar incelemeye almasını gerçekleştiren bir amaç için doğar ve hatta yazar,kendisinin aşmakta zorlandığı noktaları aşma görevini okuyucuya yükler.Bu şekilde içinde taşıdığı sıkıntıyı rahatlatmaya çalışır.
Maxim Gorki,çarlık toplumunun sovyet toplumuna değişmesini tarif eden stili ile ölümsüzleşmiştir.Ancak Rus toplumuna spesifik davranış kalıplarını analiz ettiğinden ve de o toplumun dilinde en önemli ve kimliği oluşturan deyimleri kullandığından dolayı çevirisini okuyan üzerindeki etkileri,Gorki'nin beklentilerine cevap vermeyebilir.Örnek olarak,Zihni hocam'ın bu kitabının yanında "Ana"kitabı bir kontrol materyali olarak kullanılabilir,eğer amaç bireysel ve toplumsal davranışları anlamak ise.
Kitapta beni en çok etkileyen kısımlar,ülkemizdeki sadaka-sevap ilişkisinin kapitalizmin çıkar çelişkilerine verdiği destek ve emperyalist amaçlara toplumu hazırlama fonksiyonu üzerine olan analizleridir.Zihni hocam'ı kutluyorum ve dünya halkları ve gelecek olan nesilleri adına kendisine şükranlarımı sunuyorum."


Demiş sevgili Dostum DR. Halil Doğan. Muhteşem bir yorum:)
Emekli Dr. Halil Doğan

19.7.16

Yaz-ı aşkım


akdeniz akşamları


Fırtınalı mevsimlerde Bahar rüyasına yatarken huzuru  sayıklamışız yıllarca. Ayların on ikisi de üstümüzden silindir gibi geçti gitti acımasızca. Toz bulutları gerçeklerimize perde tutsa da, özümüzde matlığa boğmadık onu.  Öldürmedik, soldurmadık. Oysa dışımız dışa bağımlıydı, dizginleyemedik! “Gülümsemek sevgidendir” dediler, biz ancak sırıtabildik dudak payımızla. Milletçe sevgiyi nefrete kurban ettik ister istemez. Atmosfere nefret üfleyenlerin kurdu düştü ciğerlerimize de ondan. Meğerse kurt bulanık havayı severmiş...

Aşk şarkılarına yabancı kaldık çoğu zaman; aşkımız  pas, sevdamız yas tuttu hasretlikten. Top, tank ve toma paletlerinin seslerinden  metal müzik yaptık hayalen. Eskiden arabeskin ağıtlarını kahpe feleğe bağlardık, son zamanlarda metallerin bestelerini serseri ölümlerin cenaze marşına bağlıyoruz!
Tarihin en arka vagonunun tekeri de kırıktı; hızlandıkça "takır-tak" sesinden ritim üretrdik. Ve dans ederdik alafranganın taklidine binaen. Anıları da tarihin ileri vagonlarına yükledik ister istemez.  
20 Temmuz 2016. Baharın büyüsüyle “ful şarj” olarak yaza girmiş bulunuyoruz. Oysa, “girmez olaydık” diyecek kadar nedenlerimiz birikti son zamanlara! Biriken öfkelerin bendi kim bilir kaç şiddetlik deprem biriktirecek  ileriki yıllara. “Kara günleri” başka renkte düşünmek mümkün mü!  
Bahar nergiz kokulu aşktır da, yaz yanığı nedir, bilen var mı?

Ne baharlar gördük de hepsini görmezden gelip, tarihe gömdük belki çimlenir diye. Hep öyle olmaz mıydı? Biri gider, biri gelirdi; ancak en sonuncusu kalırdı aklımızda. Bir de kopardığımız taç yaprakların parmak ucundaki “seviyor-sevmiyor” lekecikleri. Toy zamanların palavra yüklü aşk mektupları başımızı döndürürdü aynı yönde.  Anlamı  içinde yüklüydü de hayal gücümüze tırmık çekerdi bütün gizemiyle. Tamamı edebiyat ürünüydü o zamanlar; yani  cep telefonuyla internetten birkaç zaman önce:
“ey sevgili, bütün denizler mürekkep, ormanlar kalem, gökyüzü kağıt olsa, sana olan aşkımı yazmakla bitiremem” diyesi gelirdi insanın. Yıldızlara kulp takardık, mehtaplara şiirler asardık. “Seni çok seviyorum”un  usturuplu yolunda aşk nağmesini bir başka notadan çalardık. Sonra, Divan Edebiyatının “süslü nesir” yığıntıları arasında, aç karnına bile aşk sayardık.

Yoksulun aşkı, zenginin hesabı olurdu her zamanki gibi! Hesapta  para, aşkta karavanaydı platonik türünden.  Platonu eflatuna çalardı soldukça, toniği cin olup çarpardı. Koşulların tam takır sevdası aşka boyun eğdirirdi de ondan…
Yaz sıcağı, deniz serinliği, orman gölgesi, gökyüzü mavisi ve bunlara paralel yaz ve yazı aşkı… “Her paralel kötüdür” demek ayıptır efendiler. Aşıklar paralel yürüdükçe aşkları karşılıklıdır da ondan.

***
Yaz aşkı yazı aşkının üzerinde ağırlık yapınca, nefes almak zorlaşabilir bazen.  Zira, her Ekim bir sonraki Bahar’a gebedir devrimler gibi. Sonra, “hazan” mevsiminden “hasat” mevsimine ne kalır ki oracıkta. O zaman yeni bahar yeni bir anlam kazanır aşkla.

20 Temmuz Akdeniz Akşamları. Gökyüzünün en duru mavisine serpiştirilmiş yıldızları sayıyorum. Onların en parlaklarını bir bir sevgilinin saçlarına  Divan edebiyatı kıvamında takıyorum. Akdeniz otellerinin yıldızlarıyla mehtabının yıldızlarıysa “yıldızlar savaşında” her akşam.


14.7.16

VATANDAŞLIK AZ GELİR SINIRLAR KALKSIN!


Suriyeliler Baas Partisinden kaçıp, liberal kılıflı yeşil feodal partiye sığınırken, ülke 3'e bölündü.

-Milliyetçi ve uluslacılar "istemezük, zaten bize kıt kanaat yeten adalet, milli gelir, plajlar, tavernalar... Vs." diyorlar. Buna bağlı Kürtler mevcut orantıyı bozmamak için mi neyse, onlar da "gelmesin" diyenlerden.

-İslamcı feodalistler, "gelsin, nasıl olsa taze burjuvazimize taze kan-ter lazım. Yoksa gri liberaller bizi kanter içinde koyacak" diyorlar. Müritlerinin kulakları en yukarıdakinin fetvasında.

-Sosyalistlerimiz de hümanizmin gözüne vuruyorlar yetmişlik rakı gibi. "Gelsinler, adamlar sokaklarda mı kalsınlar! Vatansız insan orospuya benzer, gelen ezer giden ezer, gerisi teferruat..." der gibiler. Konunun felsefi boyutunu ihmal etmiyorlar tabi sosyalistler. Biri soruyor, "ya adamlar Baas Partisinin gölgesinden kaçıyorlar da faşizmin kapanına düşüyorlarsa neden gelsinler ki?

Diğeri soruya soruyla karşılık veriyor, "yoldaşlar, Baas Partisinin kimliği nedir, bilen var mı?" Başka yoldaş cevap veriyor, "hani kaddafinin de vardı böyle bir partisi ya, islamcıydı o bildiğim kadarıyla". Bir başkası Irakta da vardı öyle bir parti….” diyor

Burada aklıma "islam sosyalizmi" diye bir deyim takılıyor. Memleketimizin Müslüman koministleri de baascıdır sonuçta. Fikir babaları ise, kitaplarını yıllar önce okuduğum, kendine hayrı olmayan mısırlı seyyid kutub ve pakistanlı yazar mevdudi tayfasıdır.

Ana fikri nedir islam sosyalizminin (ya da baas partilerinin)?

Şu:

"Mal-mülk Allahındır, öyleyse özel mülkiyet yoktur" demsine rağmen, bazı hadis ve ayetlerin işaret ettiği bazı durumlar özel mülkiyetin olduğuna açıklar. Mesela hadis, "hayırlı kazancın onda dokuzu ticarettir" ve miras. Allahın mülkünü yine kişilerin eşitsiz (ona adalet diyorlar) kullandırmaları gibi.... Mesela üretim aracını devlet birine veriyor, dilediği kadar kar ediyor ve vergisini veriyor, kalanı yine üretim aracına dönüşünce miras olarak gelecek nesle kalıyor.

Üretim aracı her durumda egemenlik aracına dönüşür oysa! İran Şeriatının Sencarisini, Zarrabisini gördük. Gel de anlat bunu iman kütlesine!


İran dedim de... İranlı politikacı Ali Şeriati "insanın 4 zindanı" kitabında şuna benzer bir yorum atıyor:"Karl Marks bütün fikirlerini Kuranı Kerimden almıştır, onda eksik olan imandır" gibi...

"Gett lannn!" diyesi geliyor insanın! Demiyorum, fikir fikirdir yanlış da olsa. Kuranı da Das Kapitali de, hatta Alaman İdeolojisinin özetini de okumasaydım, tarafsız kalabilirdim bu yalana.


“Suriye göçmenlerinin vatandaşlığı” diyorduk.

Yaşama hakkı elbette "amasız"dır da, sosyalizmin emek-değer teorisine göre,

1-Suriyeliler kendi diktikleri ağacın gölgesinde otursalar daha iyi olur.

2-Kapitalizmin koyduğu sömürü kuralının masumiyeti olmaz. Yağmurdan kaçıp doluya tutulmalarını istemezük. Çünkü, burada da gelecekleri karanlık. Karanlığımız geniş yüreğimiz gibi, sığarız ama, birbirimizi göremedikten sonra….

Ha, bir gün Enternasyonalizme doğru yol alırsak, o zaman bütün sınırlar kalkmalı...

Şimdilik diyeceklerim bu kadar.

12.7.16

para, edebiyatın genetiğini bozar

Bir zamanlar, Cem Mumcu’nun keşfettiği “diz üstü edebiyat” vardı. Tam 1 yıl koşmuştum yayınevinin peşinden. Nezaketen, “he hı…” diyerek oyalamışlardı. Oyalandığım dönemde “diz üstü dil altı” (pardon o tansiyon hapıydı, doğrusu “diz altı” olacaktı) çok farkında olduğum bir tarz değildi. Ben yazmıştım, onu da edebiyat sanmıştım. Sevgili Fatih’in Apaçi serileri aklımı çelmişti de, O’nun torpiliyle muhatap alınmamı sağlamıştık. Yayınevlerinin bir yazar adayını eseriyle muhatap alması ille de sanasasyonik çabayla mümkünmüş. Onu öğrendim.

Neden diz üstü dedi buna Cem Mumcu? Nedenini sormadım elbette. Ama soran olmuş ve şu cevabı almış:
"Yazar olan insanların birçoğu hedef kitleyi düşünmeye başlar. Bir metni yazarken onun beğenilip beğenilmeyeceğini ya da satıp satmayacağını düşünmek o metni çuvallatır. Benim bloglarda gördüklerim bu tuzağa düşmemiş metinlerdi."

İnansak mı? Önemli olan okur adayında ilgi uyandırmak mı, bilgi uyandırmak mı? Bu soru burada kalsın öylece.

Diz üstü-diz altı, irticai-dinticari, iki bilinmeyenli denklem gibi mübarekler. Çok satarlar. "Tavşana kaç, tazıya tut" diyen bir sistemin figüranları iş başında. Biri töresel yasaklardan, diğeri bilinmeyen ve hiç bir zaman da bilinmeyecek gizemlerden yola çıkarak sektörünü oluşturmuş da adına edebiyat demişler….

Bütün sanatlar ve hatta ideolojiler için de geçerli bir durum bu. İşin içine ticari kaygı girdi mi, al onu çal başına. Bütün sinsiliğini, ucuza mal ediliş şifresini, cılasını boyasını… içinde taşır. Başkalarının iç hesabı (ona ego tatmini diyenler var) bana ne! Edebiyat ve sanat dediğin şey, insan gizlerine dokunan şifreyi çözmektir. Çözebilene sanatçı denir sonuçta. Servetini artırma çabası içine girip de müşteri çoğaltma tutkusunun örtüsü ticari amaçsa kalsın.

Ancak, eserlerini okuduğumuzda gerçekten de diz üstünde olduğunu anlamak zor değil. Tam adresini sorarsanız, diz ile belin arasında bir yerde. Hakkını yemeyelim, oradan libido çakrasına uzanan bir hat var. Beyninin potansiyel enerjisini biraz da bu alanda yakıyor belli ki. “Ne gider bu yoldan” diye soracak olursanız, msn tipi katledilmiş liberal cümlelerden tutun, abazanlıklara, küfürlere, argolara, yasaklara, itiraflara, fantezilere… kadar uzanan bir yığın gizemli mermilerle ateş edildiğini anlarsınız. Bu mermilere karşı savunma mekanizması , “terbiye patriotundan” dolayı uyku halinde yakalanıyor ve okurun bütün dikkatlerini üzerinde toplamayı başarıyordu. Hani insanda bir merak atraksiyonu var ya? Zaten bilmeyen yoktur başımıza ne gelirse….

Tatmin olan her organ sinmeye koşulludur zaten. Merakla okunan, duyulan konular merak giderilince bir hayalet gibi uçup gitmesi bundandır. Oysa sanatın bilince girmesiyle, orada ne kadar kalacağı ile, nasıl bir değişime neden olacağıdır. Değişim ruhu taşımadan nasıl gelişebiliriz? Aksi durum insanı robot yerine koymaktır ki, bunun alıcısı da yine tüccar kafalılardır. Afedersiniz de ben mal değilim!

Diz üstü bel altının zararı nedir? Valla bana hiçbir zararı yoktur. Hatta stres savama modunda okunurken işe yaradığını da gördüm. Stres gidince o da ardından gidiyor o başka. Asıl hayat ordan sonra başlıyor. Ordan sonrası? Uzun hikaye.

Edebiyat dediğin cinsel tatmin gibi dolunca boşalan ve öylece devridaim olan bir ilgi alanı mıdır? İnsan insana ve insan-doğaya karşı bütün ilişkilerde edebi tutum ardından tekrarını mıknatıs gibi çeker de o yüzden demirbaş.

Klasik Edebiyat, organik sanattır.


2.4.16

cahilliğin arz-talep eğrisi

“Bütün kötülüklerin başı cehalettir” demez miyiz zaman zaman?

İnkar etmeyelim şimdi, deriz valla. Deriz de, laftan öteye gidemezsek, köşeye sıkıştırılmış kedi gibi, bize çarpacak kötülüklere korkuyla baka kalırız hep.

Cahillik! Altınyıldız kumaştan olsa kimse üstüne almıyor “dilenci kılıklılar”dan başka.

Diplomalı ya da diplomasız cahilliğin bir ölçüsü olmalı değil mi? Şahsen kendim, cahil miyim aydın mıyım bilmek isterdim. Bu iş iltifatik sözlerle ya da hissetmekle olmuyor! Herkes egosunun kışkırtmasıyla kendini birşeyler sanınca, itiş-kakışlar, budalalıklar ve ukalalıklar tavan yapıyor.

Şarkıcıdan akıl hocası, futbolcudan kanaat önderi, profesörden fikir suçlusu, veteriner-imamdan TÜBİTAK başkanı... her şey arap saçı gibi. Tabi ki yalan ve kurnazlıklar, bu ortamın arz-talep yasasına göre revaçta kalıyor!

Herhangi bir okul diploması ile aydınlanmayı karıştırdığımı düşünmeyin. Diplomalar meslek için, genel okumalar aydınlanmak içindir. (bu tespitimi farklı bakış açınızla geliştirebilirsiniz)

Hani kan değerlerimiz ölçülür ya? İçinde toplam 15-20 çeşit başlıkta sayabileceğimiz karışımlar vardır. Her değerin sağlıklı insanda, rakamsal olarak belirlenmiş alt-üst sınırları vardır. Bu değerlerin o normal aralıklarda kalması için beslenmemize ve davranışlarımıza dikkat etmiyorsak, hastalanıyoruz. Hatta ölüyoruz da...

İşte, insanın kültür mozağinin de rakamsal bir alt-üst sınırı belirlenmeli.

Her birey ona göre kültürel değerlerine dikkat etse, her makam-mevki, ün, saygınlık… hak edilmiş olmaz mı? Buna “ilişkilerin akordu” diyorum.

Hükümetin yerinde olsam, her şeyi bir yana bırakırım, Üniversite senatolarını harekete geçiririm, cumhurresinden (hatta eşinden ve çocuklarından) sığır çobanına kadar, kategorik türlerde kitap okuma seferberliği başlatırım. Ayda en az bir kitap okumayanı ya kara listeye, ya da "empatik-tedavi" sırasına alırım.

İşe, buradan başlarım memleketimin harabe görüntüsünü onarmaya. Arkası çorap söküğü gibi gelmezse sözümü geri alırım, yeni bir öneriyle tekrar çıkarım.

"Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım!


Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım;


Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım".



Yapar mıyım yaparım:)

Devlet ne kaybeder? Belki bu an’a kadar harcadığı kitap masrafını kaybeder, ondan da önemlisi iktidarını kaybeder. Demek oluyor ki bu ülkede kör gider, yol gider.


Okumuş cahil ile okumamış aydın arasındaki farkı anlatan bir öykü dinledim birinden. Onu, “Nar Kırığı” Romanım yayınlandıktan sonra yazacağım öykü kitabına saklıyorum.

5.3.16

İstanbul cnr expo kitap fuarında imza günümden resimler

"Güzel günler göreceğiz çocuklar"

Pazar günü saat:11-12 arası,
Pazartesi günü saat:12-13 arası

1.salon B-20'deki standımızda sizin için imzalamaya devam edeceğim/

Öğretmenim Dergisi Yayınevi
İstanbul, 2016 cnr kitap fuarı








4.10.15

"amele mektebinde SOYLU RÜYALAR" kitabımız yayımlandı

19-Yurt dışı sipariş,Amazon
22- Prefix

Kitabımın yayımlanması için büyük özveri ve emeğini esirgemeyen Yazar, Gazeteci ve Öğretmen Adnan Gündüz
'e teşekkürlerimi arz ederim.
Özgür Yurttaş dizgide, Büşra Çivi editör ve baş yazıda ve diğer yayın kurulu emekçilerine verdikleri emekten dolayı sevgilerimi sunuyorum.
 Edebiyatın ticarete ve kibire bulaştığı bir dönemde, tek kuruş talep etmeden, Öğretmenim Dergisi
Yayınevi yayın kurulunun da değer gördüğü kitabımı zor koşullara rağmen yayımladığı için, bir teşekkürün yetmeyeceğinin farkındayım.....  
Kitabımın, "Öğretmen" ön adıyla varlığını sürdüren bir yayın evi tarafından çıkması hem kitabın içeriği, hem de edebiyat alanının simgesi olması açısından da gurur duyduğum bir durumdur. 
Bu kitap, "eğitim iş ve aşk klasiği" sac ayağı üzerinde pişen yemek gibidir. 
Bu kitap, sıradanlaştırılmış hayatlara düz ayna tutar, görüntüleri engelli algılara yansıtır.
Mağdurların (en alttakilerin) kanıksanmış ezikliklerinin acısını haykırır. 
Sıradanlaştırılmış hayatların sorumlularını, kurban payı gibi üçe ayırır:
1-Bireyin kendi vurdumduymazlığına,
2-Diğer bireylerin kara üzüme bakarak kararmasıyla kara bahtlı topluma dönüşmesine,
3-Üst sorumluluk makamındaki devlet erkinin bu vurdumduymazlığı besleyerek sömürmesine....
Başka açıdan bu kitap, İnsan geleceğini etkileyen mikro faktörlerin, genel kaliteye yansımasını konu edinir.
Hayatını kurmak isteyen az gelişmiş herhangi bir ülke insanının hilesiz, torpilsiz, desteksiz  mücadele ederken karşılaştığı yapay ve doğal zorluklara ve görünmez ayrıntıların neye mal olduğuna dikkat çeker.
Bu kitap, 41 ara başlık altında yaşanmış, hissedilmiş, sıcağı sıcağına kendi kulvarında tartışılmış, tanıklıkların öyküsüdür.
Bu kitapta, mizahı, hüznü, acısı, felsefesi...  kısaca hayatın içi ve en azından ortalama birey olmanın mücadelesi vardır."

5.11.14

Saygı nedir?

Saygı, her şeyden önce iki kutup gerektiren bir kavramdır. Duyan ve duyulan. Duyulan, asıl anlamın öznesidir. Duyan ise onun tamamlayıcısı.

Bir kişinin topluma yararlı olma özelliğinden ve bıraktığı eserinden dolayı farkında olunduğunu belli etme duygusudur. Bu duygu söz, beden ve somut eylemlerle gösterilmedikçe, saygı anlam bulmaz.

Saygı kişisel kazanımlar karşısında duyulacak bir tutum olamaz. Toplumsal olmak zorundadır.

Bir holding sahibine servetinin miktarından dolayı saygı duyulmaz. Ancak, o servetin, kendi ihtiyaçlarından fazlasını öncelikle kendi çalışanlarına (o serveti kendine kazandıranlara) dağıtırsa, yönetim sisteminin zorlamamasına rağmen bunları yaparsa, ona saygı duyulur.

Askerlikteki rütbeye selam ile, Cumhurbaşkanı yoldan geçerken ayağa kalkmak, sigarasını söndürmek saygı değil, yalakalık ve korku kavramıyla tanımlanır. Aksi durumda o davranışı göstermeyenlerin cezalandırılması buna örnektir.

Saygı, korkunun panzehiridir. Saygıya zorlanmaz, sadece umulur. Umduğunu bulamayan öncelikle onu anlamaya çalışır. Empatik etkileşim içine girerek, yanlışlarını öğrenmeyi deneyebilir. Ya da karşıyı ikna çabası da saygının bir çeyreklik kısmını kurtarabilir.

Bir insanın kendini saygın bulması nasıl olur?

Örneğin bir sanatçının eserine bedel ödeyenler ona saygı duyarken, ona bedel ödemeyi gereksiz bulanların saygı duymak zorunda olmadıklarını düşünürüz.

Aynı şey politikacı için de geçerlidir. Vatandaş şöyle düşünür:sana saygı duysaydım zaten oy verirdim. Demek ki benim gözümde saygınlığın yoktur. Ancak, aynı fikirde olmadığım başkaları seçerse, toplumsal sözleşme gereği aldığın kararlara uymak zorundayım. İşin burası toplumsaldır. Sen yanımdan geçerken ayağa kalkıp-kalkmamam kişiseldir. İkincisine zorunlu değilim.... demektir.

Saygı gösterisini zorlayan otoriteler, kendilerinde hissettikleri kişilik kanamasını durdurmak, onu pansuman etmek isterler. Bu uyarıcı çelişkiler karşısında uyuyanları uyandırmak endişesinden dolayı panik atağa geçerler.

Bu kavramları birbirine karıştıran otoritelerin elde ettiği makam ve gücü kişisel çıkarları için kullanma belirtileri, dışa vuran zorbalıklarından bellidir. Önceden belli olan bu tehlikeyi göremeyen çoğunluğun demokrasisi de meşru sayılmaz.
Kişi gerçekten saygın olup olmadığını, azarlama ve korku psikolojisinin hakim olduğu yerlerde asla anlayamazlar. Gerçek saygınlık özgürlük ortamlarında net olarak anlaşılır.

Bir de dar kapsamlı saygı vardır ki o da aile büyüklerine, çevremizdeki iyilik meleklerine duyulan saygıdır.

 Beğenmediğiniz bir fikre ve inanca saygı duymanız gerekmez. Sadece onu ahlak ve etik dışı tutumla aşağılama hakkınız olamaz. Burada zor kullanılmaması saygı gösterdiğiniz anlamına gelmez. Onu değiştirmek için toplumca kabul gören yöntemlerle mücadele içine girersiniz.

 Kısacası Saygı, sempatik çekim gücüdür, fazlası değil.

2.3.14

İnkar et gitsin lan

Ortadoğu ülkelerinin birinde birkaç kafadar arkadaş olmuş, evlenmişler, işe girmişler. İşten kazandıkları paraya geçinmeye yetmiyormuş. Sendikaları ve ücret artışı istemek gibi bir cesaretleri olmayınca Allahtan rızık dilenmek için camiye gidip dua etmek gelmiş akıllarına:

"Allahım, bize hem birer oğlan çocuğu ver, hem de onları zengin et, İbrahim Aleyhisselamın yaptığı gibi, hepsini senin yoluna kurban edelim" demişler. 

Allah bunların dediğini yapmış. Çocuk vermiş, bir de zengin etmiş bir şekilde. Kafadarlar verdikleri sözü tutmakta zorlanmışlar. Çocukları bıçak altına yatırmaya kıyamamışlar haklı olarak! Bir çıkar yol aramışlar. 

Fetullah Hocaya danışmışlar,

 "Hoca Efendi, biz bu çocukları kurban etmek için Allaha söz verdik, ama şimdi kıyamıyoruz. Bir dua etseniz de çocukların yerine Allah bir kurbanlık koç gönderse? 

Hoca Efendi, "hayır olmaaazz, söz verdiyseniz kurban edeceksiniz tabi ki" demiş. 

Kafadarlar şaşkınlık içinde! Fetullah Hocaya kızmışlar. Dinden çıkmak da olmaz! Başka bir hoca aramaya koyulmuşlar uygun bir fetva bulabilmek için.  

"Tayyep hoca"ya danışmışlar:
"Hocam, biz böyle böyle Allaha söz verdik, Allah da sözünü tuttu, söz tutma sırası bize geldi şimdi. Çocuklarımızı kurban etmek yerine, başka bir dua okusanız da, Allah  "ateist, solcu, teröristlerden" bir kurban atsa yukardan olmaz mı?" 

Hoca cevap vermiş:
O sizin dediğiniz iş zor. Onlarda kurban olacak göz var mı! Geriye bir tek yol kalıyor.

"Neymiş o yol sayın hocam?"
Bakın kafadarlar, Allaha o söz verirken yanınızda gılıçdaroğlu var mıydı? 
"Yoookkktuu" demişler.


"Öyleyse inkar edin gitsin lan" demiş.

17.1.14

savaş kadın ve erkek


"Buradaki olayların (savaş) yalnızca erkeğin kendini kadından üstün gördüğü bir dünyada gerçekleşmiş olduğunu gözden çıkarmamalısın. Amerikalıların "erkeğin dünyası" dediği bir alanda. Diğer bir deyişle, kaba kuvvetin, mizahtan yoksun bir kibrin, asılsız bir saygınlığın ve eski çağlara ait bir budalalığın hâkim olduğu bir dünyada."

 "Erkekler savaşı sever çünkü bu onlara ciddi görünme imkanı verir. Çünkü bunun, kadınların kendilerine gülmesini engelleyen tek şey olduğunu sanırlar. Böyle bir durumda kadınları nesne konumuna indirgeyebilirler. İki cins arasındaki büyük fark da budur.

Erkekler nesneleri, kadınlarsa nesneler arasındaki ilişkiyi görür. Nesnelerin birbirine ihtiyaç duyup duymadığını, birbirini sevip sevmediğini ve birbirine uygun olup olmadığını. Biz erkeklerde olmayan ve savaşı kadınların topuna birden iğrenç -ve de absürd- kılan bambaşka bir duygu boyutudur bu.

Sana savaşın ne olduğunu anlatayım. Savaş, ilişkileri görmedeki bozukluktan kaynaklanan bir psikozdur. Birbirimizle kurduğumuz ilişkileri. Ekonomik ve tarihi durumumuzla ilişkilerimizi. Ve en çok da hiçlikle ilişkimizi.
Ölümle."
Bir süre sustu. Maskeli yüzü şimdiye kadar hiç görmediğim ölçüde yoğun ve içine dönüktü......

./Büyücü-John Fowles-Sayfa:419 

31.12.13

umut ektik tırpanları masatlıyoruz


Bir on yılı daha farklı rengiyle yitirdik. Sonuçta kapitalist bir cumhuriyetle yönetiliyoruz. Rejimin karakteri gereği, her on yıllardan al birini vur ötekine! Kimisi darbelerle, tamamı vurgunlarla, çoğu cinayetlerle, var olan ekonomik değerleri pazarlamakla geçip gitti!!

Bir sonraki yıla yeni bir değer ekleyerek giremedik.

Küçük bir azınlık ekonominin kaymağını çalmak ve sömürmekle ele geçirip, bir öncekinin üzerine katlamalı koyarak arsızca yaşamaya devam ediyor. Vatan coğrafyasının en cennet köşelerinde canlı cesetlerini ikamet ettiriyorlar.

Ulusal gelirin paylaşım adaletsizliği istatistik bilgisi çarpıklığın foyasını ortaya döküyor.

Birçoğumuz sürüngenliği kendimize layık görürken, daha iyisini hak ettiğimizin farkında dahi olamıyoruz. Bu yaşam kalitesinden daha iyisine layık olduğunu farkedenler, olup-bitenlere fikir, çalıp çırpanlara ekonomik değer üretiyor. Sabır sınırında öfkeleniyor, sokalarda hem ses hem görüntü veriyor.

Kazandıklarımıza değil, kazanabilme imkanlarımızıdaki yitiklerin kökenindeki bilgisizliğe ve inatlığa haykırıyoruz daha çok. Feodal dönemlerin kara sayfalarını tari,he gömdüğümüzü düşünmek yanıltıcı olmakta. Sömürü her türlü kılıkta ta iliklerimizde dolaşıyor.

Kazancımızın ölmeyecek kadarı kendi bütçemize dönerken, artıdeğerler patronun cebine zuladan giriyor. Devletin vergi toplama-dağıtma politikası gereği, ulusal bütçeye giren masum vergilerin ana damarı da benzer kanallara akıyor.

Ulusal bütçede biriken alınteri karşılıklarının bir kısmı (sadaka kıvamında) sürüngenlerin en altta kalanlarına sus payı ve oy ücreti olarak dönerken, diğer bir kısmı enflasyon uydurması yüzdesinde buharlaşıp, şaibeli kanallardan, gizli ellere tekrar dönüyor.

"Büyük yolsuzluklar" ile, "küçük hırsızlıklar" lügatimize farklı kavramlar olarak yerleşiyor. Çalıntının büyüğünü "gören" suçlu ilan ediliyor, küçüğünü "yapan" hapisle cezalandırılıyor.

Hırsızın peşinde olduğu miktardan fazla bütçe, alarm-güvenlik şirketleri ve emniyet güçlerine dönesermaye olarak aktarılıyor. Toplumda hammaddeden gerçek üretim yapanların sayısı, laklakçılardan daha az sayıda olduğu halde, "az"a razı olma stratejisinden dolayı çark bir şekilde dönüyor. Fedakarların sayısı, savuranları ihya ediyor.

"Büyükler (yönetenler) ne yaparsa en iyisini yapar, küçükler (yönetilenler) kayıtsız şartsız tezahürat yapmakla yükümlüdür" anlayışı, dini-milli duygularla paketlenerek. "değer" olarak dikte ediliyor.

Yönetimlerin memnuniyetsizliği karşısında kaşlarını çatana ünlüyse bir suç icat ediliyor, yargılanıyor, mahkum ediliyor; sıradan birey ise aynı sınıftan paralel kişilerin kontrolüne devrediliyor.

Her yeni yıl, bir önceki onlarca yılı aratıyor. Zaman ilerlerken, beklentilerimiz patinaj yapmaya devam ediyor. Her patinaj lastikleri bir daha yakıyor.

On yıllarımız diğer yandan dua ile, dilek ile, umut ile, eylem ile karman çorman akıp gidiyor.

9.1.13

kışı umuda yazıyorum



Nehirİda (Ebru)' hatırlattı, teşekkürler

Seri yazmakla, yazmaya  ara vermek arasında üreyen küf ile ancak, cephane biriktirmekle  başa çıkılabilir.

Cephane. Kitap. Okumak.

Ve  tv. haber görüntüleri...

Kışın  sert "gri"mserliği   Akdeniz'in narenciye renklerine işlemese de,  çocukluk yıllarımda, kar yığıntıları yüksekliğinden,  damdan dama  atladığımız rezil günlere daldırdı beni.

Tv. haberleri,  Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisine uygun sırlanmak yerine, popülariteyi gazlayarak gündem dayatması, kar görüntülerinin kaygan zemininde taa uzaklara savuruverdi.

Gördüklerim magazinden ibaret, düşündüklerim topraktan betonarmeye savrulan bir yaşam hikayesi. Yolcuların araçları saplanır kar'a,  benim hayallerim.

Doğduğum köy ilk dokuzda kaladursun, beni savuran içimdeki fırtınalar, onuncuyu aradığım günleri getirdi önüme.

Onuncu köy  umut, değişim ve özgürlüğün ekim arazisini barındırdığından sıcak.
 Karzedeliğin kaderzedelik olmadığı sıcaklıkta bir yer. Umut, aşk ve devrim dedikleri....

Genel olarak,  işler  iyi gidiyormuşçasına sarkıtılan sırıtkanlık  karşısındaki protestsizlik  ayıp karşılanır bizim (onuncu) köyde. Gitmesek de gelmesek de onuncu köy bizim... ama gidip gelmek gerek. "Gidip dönmemek, gelip görmemek" olsa da işin ucunda.

Yazı düşünerek yazmalı hiç olmazsa, arayı soğutmadan, yaz sıcaklığı tadında kalmalı....

Yazmak boşalmak ve dolmaktır yeniden.

Köylülerin gecekondulara sıkıştırılıp, oradan kömür mezarlığına tıkmayı "işsizliği önlemek" olarak övenleri tarihin çöplüğünde boğmaktır yazmak. Unutmayı ayıplamak, ortadan kaldırmaktır bir de.

Onbir yaşımda ayrıldığım ve bir daha dön(e)mediğim bizim köye internet gelmiş, uydu-çanak anten gelmiş,  Afyon mermerinden cami minaresi gelmiş.
 Miras zinciriyle küçülen toprakların, oda içi alanı kadar paylaşıldığında, traktör dönmeyen boyutuna çözüm gelmemiş. En az üçten fazla üreyen nesil, en yakın kentlerin betonarmelerinde kapıcılık meslek yarışına girmişler. Amerikan yardımları ekim biçim işlerini askıya aldırmış. Nesil işsiz ve politikacı avcılığına koyulmuş.

Heryöne 500 dakika ile aldığım bu haberlerin ardında kalan sırlardır asıl haberler.
Yazmak istedim bunların hepsini, yazacağım uzunca....

Mahmut Makal'ın Bizim Köy kitabını yeniden keşfetmek geçti içimden.   
Topraktan Betonarmeye Z dönüşümün Mahmut Makal'casından gramer farkını anlamaya çalıştım.  

"Yazmak ufku yağlamaktır"  diye ulu bir söz ettiydim bir yerde. Pişman değilim.
 Bir daha diyorum, yazmak, ufku küften arındırmak, yağlamak ve düşünce akışkanlığını hızlandırmaktır. Yazmak, farkındalığı artırmak, "işverenler neden hiç  iş kazası geçirmezler?"  diye sorabilmektir.  Zonguldak maden işçisinin ölü bedenindeki kömür karasını, kara kader" olarak anlayanlara küfretmektir bir de......


17.12.12

“HAVADAN SUDAN DÜŞÜNMEK”

Havalar soğudu.
Su ve kar potansiyeli fizik ve kimyamız aracılığı ile ruhumuza (torpilli müdürlerin becerdiği gibi) mobbing terörü uygulayadursun, her kışın ilkbahara çıkan yol olduğunu biliyoruz.
Algımız, gitarın mi teli kadar tiz bu mevsimde. Gazı koz, rakıyı gazoz gibi anlamak her an olasılık kapsamında.

Winziplenen ruhumuzun üretkenliği daralmakta, motorlar benzin yerine yağ yakmakta.

Ağrılar kışkırtılmaya eğimli. Romatizmalar azsa da, romaNtizma mevsimine çeyrek kaldığını hatırlamakta fayda var.
Oysa bir gün Mart da gelecek, kara kedi dam üstünde aşka zıplayacak.

Pamuk kıvamındaki kara bulutlar yastık kılıflarına basılacak, kedilerin aşk yatağına eklenecek. Bulutlardan emilen suyu dağlar ovalara, belediyeler Şubat’ın kova burcuna akıtacak.

İzelenmeme rekoru kıran trt ve spor payı gibi vızzıklar faturaya eklenerek, biz avanak kullara satacak.
Havalar soğudu. Su buz olacak; sonra da tersi…
Başka mevsimlerde ter olarak bedenimizi terk eden emek suyu, bu mevsimde grip suyu olarak burnumuzdan akacak. Biz yine çalışıp yorulacağız. Torpilci sektör yine kaytarma masasındaki bilgisayarda spider solarite oynayarak aybaşı kovalamaya devam edecek. Onların Kap-kaç-italist efendileri de, Kar suyunun yağmur fırtınasında savruluşunu, pencerenin buğulu matlığına parmak çiziği atarak görecekler.

“Havadan sudan meseleler” önemsiz konular anlamıyla anılmaya devam edecek. Çünkü bu düzen bu gidişle asla değişmeyecek! Hava ve suyun, vazgeçilmez, özelleştirilemez yaşamsal ve sıtratejik gereklerden olduğunun farkına varılmayacak; havadan sudan… biçiminde küçümsenerek, bedavadan emilmeye, atmosfer kirletilmeye, bacalar tütmeye devam edecek. Çok yakında su gibi hava da özel-leş-tirlecek, Allahın havası ve suyu birkaç vatansevicinin üretim aracı olarak, biz frkındasız kullara buz kazığı olarak geri dönecek.

Bunu biliyoruz da refleks ile değil, “bir durup düşünürsek” öyle….

9.11.12

Atatürk Devrimi Sosyolojisi


Atatürk Devrimi
Dünya savaşlarından sonra birim zamanda genel kalkınma hızı ve yaşam kalitesi daha yüksek olan ülkeler, kapitalizmin ulus aşırı sömürü mekanızmasını kurunca, kendi halkına karşı -nispeten- uysallaştığını görüyoruz.

T.C. İzmir İktisat Kongresinde alınan kararlarla tercihini kapitalizmden yana koymuş bir devlet yapılanmasıdır. Buna karşılık, sol ve sosyalizm her dönemin korkuluğu olarak halkın karşısına dikilmiş, beceriksizliğe bakılacağı yerde, hep öcü'ye dikkat kesilmesi sağlanmıştır.

Ulus aşırı (başka halkları) sömürü mekanizmasını (neo-liberalizmi) kuramayan yerli kapitalizm, kendi çemberindeki sistemi feodal kriterlerle ayakta tutarken, özellikle hukuk ve insan hakları çerçevesinde zaman zaman neo-kapitalizm ile çatışmaktadır.

Kemalist Sistem Halkçılık ve Devrimcilik ilkesiyle sınıfsız toplum öngörüsünü Sovyet Sosyalizmine şirin görünmek ve oradan gelecek yardımları meşrulaştırmak gibi bir amaç güttüğünü düşündürüyor. Milliyetçilik, Devletçilik  ve Laiklik ise Ümmetçiliğe karşı daha daraltılmış ve kontrol imkanı kolaylaştırılmış alternatif bir toplum/yönetim modeli olarak düşünülmüştür. Cumhuriyetçilik, Teokratik düzenin alternatifi olarak hem simgesel, hem de diğer ilkelerin şemsiyesi konumunda bir anlayış olarak kabul görmüştür.
Kemalizmin kendine has bir ekonomik modeli yoktur. Dünya savaşlarının iki kutbu olan ABD kapitalizmi ile Sovvet Sosyalizminin ortasında bir yerde durmayı "pragmatizm" kapsamında düşünmüşlerdir. "Karma ekonomi" denilen bir ayağı Sosyalizmin planlı kalkınma (devletçilik) modeli, diğer ayağı ise kapitalizmin serbest piyasa üretim modeli olarak kurulmuştur.
Bir anlamda Sosyal Demokrasi modeline yakın durduğu iddia edilen karma ekonomi, emeği sermaye karşısında tam da uçurumun kenarındayken tutma anlayışıdır.
Emek ile sermaye uzlaşması Karl Marks'ın "emek-değer teorisine" göre değil, emeği "ölüm krizi eşiği"nden çekip, dayanılabilir noktaya taşıma misyonu olarak yorumlanabilir. Sağ eli sermayenin elini tutarken, sol elini emekçiye uzatması, (sağ elin sol ele göre daha fazla işlerliği dikkate alınırsa), kayırma gizemini de açıklamaktadır.


Kurt Steinhaus, Atatürk Devrimi Sosyolojisinde, bu günlerimizin temeli olan konuyu en ince ayrıntılarıyla yazmış. Konu başlığını açıklayan kısa bir özeti ilginize sunuyorum. Bu kitabın, Atatürk ve Kemalizm üzerine yazılmış en ikna edici, bilimsel incelemelerden biri olduğunu düşünmekteyim. Türkçesi M. Akkaş, Sarmal Yayınevi.

* * *

"TCF(Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası) ve SCF (Serbest Cumhuriyet Fırkası) din, politika ve ekonomi alanlarında liberalleşme isteklerinde bulunurken-objektif olarak- Osmanlı gelenekçiliği ve kompradorluğunun çıkarlarını temsil ediyorlardı.

1924'ten 1930 yılına dek edinilen tecrübeler, genel olarak, Cumhuriyet Halk Partisi karşısında sosyalistler dışındaki her muhalefetin, sisteme karşı çıkanları ve gelenekçilerin toplanma yerleri olduğunu göstermektedir: Laik ve anti-feodal görüşlerle burjuva toplumu fikirlerine karşı çıkan bu kuvvetlerin hangi kişisel amaçlarla bağımsız örgütler haline geldikleri önemli değildir. Bu nedenle, mahkeme huzurunda hiçbir zaman aydınlığa kavuşmayan birçok iddialardan biri gibi,

TCF'nin İzmir suikastinde ve Kürt isyanında parmağı olup olmadığı iddiasının doğruluğu da politik açıdan fazla önem taşımaz. Parlamento içindeki ve dışındaki sağcı muhalefetler, devrime karşı faaliyetlerinde aynı görüşleri paylaşmaktaydılar.

Türk Komünist Partisi'ne karşı, Kemalist hareket iki farklı tutum benimsemiştir. 1920 yılı Mayıs'ında Mustafa Kemal bir dostuna Türk Komünist Partisi' ni kurdurdu. Bu parti, ''Tanrının yardımı ile kurulduğunu'' ve ''İslamlığın aslında komünistlik, olduğunu'' ilan ettikten sonra, Üçüncü Enternasyonal'e katılma isteğinde bulununca gülünç bir duruma düştü.

Kominterne bağlı olan Türk Komünist Partisi, 1925 yılında yasaklanmasından önce de sürekli olarak kanun dışı ilan edilmeye çalışılıyor , polis ve mahkemelerce sert kovuşturmalara tabi tutuluyordu. Bütün bunlara bir de kanun dışı girişilen özel linç olayları eklenebilir. Örneğin, 1920 yılı baharında merkez komitesinin üç üyesi ile on iki parti üyesi linç edildi. Komünist Enternasyonal, 1925 yılında Türkiye grubunun ortadan kaldırıldığını'' açıkladı.

Türk komünistlerini sürekli kovuşturmasına rağmen Kemalizm, politik ve ekonomik bağımsızlık savaşını vermekte olduğundan ve laiklik uygulamaya çalıştığından desteklenmişti. Bir yandan da, Komüntern (uluslararası 3.enternasyonal) Türk Komünist Parti'sinin, kentlerde yaşayan proleter ve köylülerin partisi haline gelebilmesi için ciddi çabalara girişilmesini istemiştir.

Böylece devrim olayının yalnız burjuva düzeni çerçevesi içinde kalmaması, emekçilerin sosyal ihtiyaçlarını karşılamak üzere daha ileri götürülmesi öngörülüyordu.

Görülüyor ki, Komünist Partisi, bir yandan, burjuva devrimini benimsiyor, ancak, öte yandan, bunu sosyalist bir toplum kurma yolunda geçici bir aşama olarak yorumluyordu. Bu gerçek, komünistlerin Kemalist hareket tarafından neden müttefik olarak kabul edilmediklerini açıklar.

Batı Avrupa endüstri ülkelerini örnek alan CHP, kapitalist toplum biçimini devrimin nihai amacı olarak görüyordu. Bu parti, bujuvazinin güçsüzlüğü ve alt tabakaların yoksulluğu nedeniyle, zorunlu olarak, gerçekleştirilmesi gereken sosyalist bir devlet biçimine kapalıydı.

Burjuva toplumunun dayanabileceği Sosyal tabakaların zayıflıkları nedeniyle, Avrupa parlamenterizminin Türkiye'de tam olarak yerleşmesi, objektif olarak imkansızdı. Bundan başka, parlamenter demokrasiye kalan küçük faaliyet alanı, devrim ve karşı-devrim faaliyetleri yüzünden gittikçe daralıyordu. Bu alanda ve egemenliğin çeşitli' tabakalara göre uygulanması yönünden denge sağlanamadı. ''Siyasete karışan kitleler azınlıkta idi. CHP bile, halkı kendi tarafına çekmeye çalışmıyor; köylere girmeyen bölgesel örgütler, yalnız kentlerdeki idarecileri denetliyor ve etkisi altına alabiliyordu. Bağımsız sendika ve köylü birlikleri hukuki kısıtlamalardan ötürü gelişemiyorlardı.

Devrimci hareketin az sayıdaki ileri görüşlü yönetici grubu, emrindeki devlet baskı araçlarının güvenliği altında, merkezi politik kuruluşların kaldırılmasını sağlayabilecek güçteydi. Böylece bütün maddi kaynaklarını ve politik enerjilerini bu konuyla ilgili sorunların çözümlenmesine verdiler. Buna karşılık, köylerde devrimin amaçlarına uygun politik bir alt yapının kurulmasına yeterince önem verilmedi. Bunun sonucu olarak da, Türk halkının beşte dördü, öteden beri ''taşrada ekonomik ve sosyal hayatı denetim altında tutan kuvvetlerin'' elinde kalıyordu.

Toprak sahipleri, tüccarlar, eski devlet ve din görevlilerinden meydana gelen, ''eşraf' deyimiyle adlandırılabilecek olan bu grup, ''aşırı bağnaz dini liderlerin etkisi altında bulunuyor ve ekonomik statükoya bağlı kalıyordu. Bunlar sosyal değişikliklerin karşısındaydılar. Otoritelerini tehlikeye düşürebilecek her çeşit rekabetten kaçınıyorlardı; tutuculukları, büyük toprak sahipleri, itibar ve otoritelerini taşranın ulaşılmazlığı dolayısıyla ellerinde tutabilen din adamları tarafından da korunuyordu. Milli devlet anlayışını ve cumhuriyeti, hükümetin kendi bölgesel üstünlüklerine saygı gösterdiği ölçüde benimsiyorlardı. 

Kemalist öncüler bu ''hareketlerin sert nüvesi'' ile zaman zaman anlaşmalara varmakla kalmayıp, sürek1i bir anlaşma olan iktidarı bölüşmek alternatifine de taraftardılar. Ayrıca, CHP'nin binlerce memuru ve ileri gelen kişileri bir araya getiren bir ''şan-u şeref partisi'' olmasına da göz yumuyorlardı

CHP'nin, iç politika alanında faaliyet gösteremez bir duruma düşmesiyle, burjuva devriminin gelişme olanakları da zorunlu olarak azalmaktaydı. Milli kurtuluş savaşı döneminde olduğu gibi, büyük halk kitleleri devrim hareketinin dışında tutuluyordu. Anadolu köylüleri ''milli politika alanından çok uzaktılar; köylere yalnız halkın çok korktuğu ve nefret ettiği jandarma ve vergi tahsildarları giriyordu. Cumhuriyet Hükümetinin jandarma baskısına son verememesi, ''bölgesel feodalizmi bastıramaması'', otoriter cemiyet ve aile yapılarını değiştirememesi, köylünün bağımsızlaşmasını engelliyordu. Böylece, feodalizm ve gelenekçilik, mutlak politik gücünü büyük bir ölçüde yitirmiş olsa da, ekonomik ve ideolojik gücünü korumaktaydı.

Bu durumun yol açtığı çıkmaz, çağdaş ilerici edebiyatta da görülür .Cumhuriyet döneminde eşkiyalığın yeniden dirilmesini konu alan, ünlü Türk romanlarından birinde, köylünün feodal dönemlerdeki gibi ezilmesi ve sömürülmesi sorunları, tek bir kişinin ağayı öldürmeye kadar giden davranışlarıyla çözümleniyordu".