26.8.07

AKŞ MAHKEMESİ

Soshunfu - Kaori Muraji
(A Song of Early Spring)

Play'e fare ile "tık" deyin,
(kedi ile olmaz)

*****************************************

AKŞ MAHKEMESİ

Aşka tanım uydurma gevezeliği yerine, onun izlerini sürüp, bıraktığı kokuları analiz etmeye uğraşacağız. Çünkü, tanımla uğraşacağımız ve onda kaybolacağımız yılları tecrübelerimize gömdük.

Aşkı tanımak için, tek yol onu tatmak… hani klasik olarak, "o anlatılmaz yaşanır" gibisinden. Yaşanır yaşanmasına da, "oh ve off!"ların düşündürdükleri nolacak? Düşünce, söze-yazıya- döküldüğü kadar düşüncedir.

Öyleyse?

Aşk bakir(e)lerinin burada diyeceği bir söz olmaz. Ama, aşkzedelerin yanıklarında, “gizli sanığa” karşı protesto metinleri yazılı…

Aşkın pratik yaşamımızı etkileyen nedenlerini mıncıklamak ve onun açtığı yaraların sıcaklığına ve yanığına püskürtebileceğimiz nefesleri üst üste koyabilmenin söz birliğine varabilmek….

Karşılıklı arabesk ağıtlar yakmanın edilgenlik yanından bir miktar yarar ummak, asıl dertleşmenin odağında, bir çeşit “metal tepki” boşalımını da hissedebilmek...

Her yetişkin insanın yaşamında, en az bir kez, (ve birçok kez) kaçınılmaz “aşk yanığı” olabilmekte.

Her insanın, aynı desenli aşk kapısından girdiğini düşünsek de, tıpkı bir itfaiye eri gibi, yangından çıkışlar farklı renkte olabilmekte.

Öyleyse,

*Nasıl aşık olunuyor?

*İlk etki-tepki kıvılcımlarının insan üzerindeki kimyasal değişimlerinin ruhsal egemenliğe dönüşümü nasıl oluşuyor?

*Coşkular nereye kadar?

* Hüzünlerin tetikleyici virüsleri ilk vuruşu nasıl yapıyor?

*24 saatlik sürede, aşığın üzerindeki etkileri nelerdir ve insanı dış çevreden nasıl soyutluyor?

*Ya aşık olunanın ne kadar umurundadır aşığın 24 saatlik teslimiyeti?

*Aşık olmanın konumu var mıdır? (yasak aşk dedikleri)

*Adliye mahkemeleri, bir köpek sesinin komşuya verdiği rahatsızlığı “muhakeme” eder de,

yaşanan bunca acıların karşılığında, bir “aşk mahkemesi” neden kurulamaz da, çözümler kül olmaya kadar iteklenebilir?

bu soruların yanıtlarını, aynı sayfaya iliştireceğiz. Öncelikle, ilgilenebilecek konukların uyarıcı yorumlarına ihtiyaç vardır. Saygılarımla

23.8.07

SEVGİLİ İLİŞKİLERİ

İki erişkin (genellikle) zıt cinsin libido etkisine ve hayatın zor koşullarına karşı birlikte direnme-dayanışma-güven isteğinden doğan, özel sırlarının dahi rahatlıkla paylaşıldığı sıcak yakınlaşmanın adıdır.
İlişkinin asıl kökeni maddi-fiziksel gereksinimler iken, ilişkiyi tadlandıran ve yararlılığa yönelten maneviyat dediğimiz üst yapı mayasıdır.

Cinsel enerjinin çekici ve itici gücüyle başlayan, süren ve nostalji keyfine dönüştüğü yer arasındaki "kıvılcımdan şimşeklere, oradan dinginliğe" kadar uzanan bir müzikal ritimdir sevgili ilişkisi.
İki kişilik bir oyunun sevdası, acısı, hüznü, kavgası ve ayrılığa kadar uzanan serüvende rol paydaşlığı yapılan drama....
Ya karşılıklı ya da birinin diğerini sürüklemesiyle başlayan, “hoşlanma” durumuyla ilk adımların atıldığı, mevsimin bahar kokularını afrodizyak etkisinde, diğerinin üzerine püskürttüğü sevda iksiridir sevgili ilşkisi.
Tüm benliğin, en az bir kişi tarafından okşanması ihtiyacı olarak başlar da, tüm hücrelerin genel doyumu için gereken nemaları birlikte toplamanın dayanışması bu kapsamda düşünülür.

“Azgelişmiş” toplumlarda geleneklerin, özel ilişkilere müdahalesi, sevgili ilişkilerinin "samanlık" serüvenini yaratan ve aynayı çatlatan kırık yüzlerin çizgilerinden sızan kan damlaları, kızıl bela, "namus" kavramının abartılı yüzü de bir başka yanı.

* * *
sevgili adayından elektrik almak
Sevgili ilişkisinde duygular elektomağtizmaya (elektron akışına) benzer.

aşk üreteci (jeneratör)
Hoşlanma duygusunu "elektrik almak" diye ifade etmişler. Elektrikte mağnetizmanın oluşumuyla, duygu oluşumu arasında ciddi benzerlikler bulunmaktadır. Kısacası ona, duygunun matematiksel-görsel ifadesi diyebiliriz.

Mağnetizmanın oluşması için iki zıt kutup, küçük bir uyartım akımı, kutuplar arasında dönecek olan bir iletken olmalıdır. Bu düzeneğin tamamına jeneratör ya da üreteç diyebiliriz.
Bu üretecin S kutbunu erkek, N kutbunu kadın cinsi olarak düşünelim.
S kutuplu mıknatıs itme, N kutuplu mıknatıs çekme özelliğine sahiptir.
N-S kutuplarının arasına iletken koyup (ilişki niyet başlangıcı) , uçlarına doğru akım kaynağı (gelecek kurgusu niyeti) bağladığımızda, iletkenden ok yönünde akım geçer (tanışma-kaynaşma başlangıcı). İki kutup arasına konan helezonik sargılı iletken üzerinde elekromağnetik alan oluşur (duygusal gelişim).
İletken sarılı olan aparat, iki kutup arasında döner (ilişkinin duygusal seyri)
Duyguyu genleştiren nedenler mağnetizma gibi, iki zıt kutbun arasındaki hareketin periyoduna bağlıdır.
“İki zıt cinsin birbirlerine karşı “elektrik aldım ya da alamadım” demelerinin benzerliği buradan gelir.

Yaşamak hareket demek olduğuna göre, iki kutup arasında dönen iletken üzerinde oluşan enerji, hayatın zorluklarına ve keyfine harcanacak güç demektrir aynı zamanda.

Üretim tıpkı elektromağnetizma gibi, düzenli ve istikrarlı ise mutlu olunur, dengesiz elektron dağılımı durumunda mutsuzluk, uğultu şeklinde belirir...

Elektomağnetizmanın dengesiz dağılımı kutupların (cinslerin) arasındaki uzakalğın normuna ve aralarındaki iletkenin (iletişim yeteneğinin ve kültürün) abartısız- çelişiksiz olmasına bağlıdır.



Bu düzenekteki pil kaynağı, Güneşin tetiklediği hayat kaynağı demektir. Bu kaynak istenen kalitede ise, enerji üretimi –mutluluk- sorunsuz ve istikrarlı olarak sürmeye devam eder.

Sorunlu ilişkilerin elektrik yükü, karabulutların itiştirdiği yıldırım ve şimşeklerin etkisine benzer.
Şimşeklere neden olan bulutların, bulutları ittiren karayellerin kökündeki enerjiyi kontrol edebilecek kapasite ve kültür dağarcığı geniş olmak zorundadır.

Başlangıçta aşkın kıvılcımları, elektriğin melodik temposu ve karşılıklı bütün meraklar çözülene kadar kontrol altında durur. Taraflar merakların doyurulduğu noktadan sonra bir süre düzlükte tadını çıkarmaya ve mağnetik alanı tüketmeye devam ederler. İlişkinin tepe noktası sevda ile aşkın sınır çizgisinin geçtiği noktadır. Hayatın insana dayattığı zorlayıcı gerçekler karşısında sorumluluk paylaşımı dengeyi diğerinin aleyhine bozduğu noktadan sonra duygu grafiğinin yönü eğilmeye doğru yol alır.

Parazit ve gürültülerin yakıcı-yıkıcı etkisi dizginlenemezse, iflasa giden aşkın zarar ile kapatılan muhasebe dönemini başlar.
Genleşen elektrik yükü depolanıp enerji olarak kullanılabilirse adına sevda, zapt edilemezse, kaygı kaynağı olan gök gürültüsünü andıran yıldırıma dönüşür. Aşk dedikleri cebelleşme, tarafların güç kontrolünden çıkar ki, korunmak için paratoner tipi yıldırımsavarlara gerek duyulur.


***
Sevda ve aşkın kapsam alanı:
sevda-aşk grafiği

 Efkar denilen coşkulu duygunun ilk bölümüne sevda diyoruz. Şekildeki 2 no'lu tepe noktasının, çiftlerin sabır ve ilişki kalitesine göre daha uzunca bür düzlük görünümü olarak da düşünebiliriz. Bu tepe ne kadar sivri ise kısa süren sevda, ne kadar düzlük ise o kadar uzun süren sevda olarak düşünebiliriz.

İkinci bölümde İlişkilerin “cicim ayı” denilen başlama kısmıyla, bayatlamaya yüz tutan diğer zamanları, iki devreli maça benzetelim de aşk ile sevdayı kavram kargaşasına kurban etmeyelim. Aşk acıtır ve kanatırsa, sevda coşturur ve uçurursa, ilişki dönemlerinde üreyen ve tükenen bölümlerin ilişkiye yansımasındandır.
Maçın ilk yarısına sevda, ikinci yarısına aşk dememizin nedeni, ilk yarıda oyuncuların ısınma ve hünerlerini gösterme, artistik stiller, romantizm gibi gösteri yoğunluğunun kaçınılmaz oluşundandır.
Tanışıklığın ikinci yarısında oynanan bir oyun ise aşk; yorgunluk, bitkinlik ve favullerin
“ar” meydanı olmasındandır.

* * *

karakedinin rolleri:
“Yaşam kaosu” yüksek olan toplumlarda sevgili adaylarının aşkı değil hesabı olur.
Sevgili olmayı başarabilmek bütün zorluklarına rağmen bir değerdir.
Parayla -ekonomi ya da somut sorumluluklarla- aşkın çekişmesinin ve hayatın içindeki çevresel faktörlerin baskın çıkmasının tam yeri burasıdır.
İnsanların günlük kullandıkları kelimeleri, konusu bakımından, ilişkilerin tecrübe dönemlerine vurduğumuzda, her on yıllık dilimin konusunun da değiştiğini görebiliriz.
Yaklaşık yirmibeş yaş üzeri ilişkilerin genellikle evlilikle sonuçlanacağını düşünelim. Pembe sislerin usulca dağıldığı dönemdir burası. Hayatın özellikle altyapısı olan güncel ayrıntıların dayatmasıyla, sevdaların yerini karakter (huy) çözümlemelerine bıraktığı bir dönem.. Karşılıklı olarak, farklı aile ve kültürden edinilen alışkanlıkların belirginleştiği yıllar....

Damak tadından şaka anlayış kıvamına, empatik yetenekten, farklılıkların çakışmasındaki algı ayarlamasına, cicim ayındayken öne çıkarılan yüksek değerlerin çözümlenerek sapma oranlarının belirlenmesine, “avını kafese koyma” rahatlığından sonra oluşabilecek pejmürdelik rahatlığına, artık dişlerin daha seyrek fırçalanması ve çizgili pijamalarla akşamın zarafetine madik atmalar, taraf aile üyelerinin kusur yarıştırmaları, varsa yengeler arası rekabetler, kendi ailesine yakınlaştırma, diğerinden uzaklaştırmayla doğru orantı kurma savaşları…

 Özellikle, ilişkiyi ayakta tutan emeğin öncelik-önemi, çevresel (3.kişiler) faktörlerine çarpmaktadır daha çok. Ve bir de, kadın doğasını erkek doğası kalıbıyla ölçme alışkanlıkları…

Küçücük sitemleşme ve küsmeler, artık bardağın boş tarafından bakma alışkanlığını körüklemeye başlar. Laf sokma üstünlüğünün istatistik grafiğinin tepe noktasında gezinmeler, kendi ruhsal rahatlığını, savaşın sıcak ortamında karşı huzursuzluğa endekslemeler, gerektiğinde elde hazır tutulan kusur merceğiyle belge oluşturmalar, savaş daha da kızıştığında cinsiyet avantajlarını devreye sokup, karşısındakini damardan vurmalar,  "aşkım" sözcüğünün göstermelik ve sadece cep telefonu çağrı kaydında kalmış olması… taktikleşme
 savaşın cephe yöntemleri say say bitmez.

* * *

ilişkinin istikarı-4E karesi (Ekonomik, Estetik, Eşitlik, Evililik):

                                                 Aşkların sabıkası ve sevdaların masumiyeti artık ayırt edilmelidir tecrübeyle. 
"zevkten dört köşe olma"nın resmi
Mutlu olunabilecek segili ilişkisinin alt yapısını kuracak 4 önemli bileşen vardır. Buna 4 E Karesi diyoruz.
1-EkonomiK
2-EşitliK
3-EstetiK
4-EvliliK
Üst yapının ana çarpanı kendiliğinden (geometrik olarak da duygusal olarak da) kurulmuş olacaktır.
Evlilik karesinin köşegenlerinden vektör çarpanı şekildeki gibi oluşur. Merkezinde duygu motoru olan kalp bağlacı vardır. Köşegenlerden birine sevgi, diğerine saygı adı verilmiştir.

Bu merkezin kesişim noktalarına kazık çakılmalı ve ortaklık ipinin ucu oraya bağlanılmalı.
Kavramların serseri etkisini unutarak kutsamaya çalıştığımızda, zarara rağmen tiryakilik daha da öne çıkarılmamalı. Ütopyalar, ve idealler gerçekçiliğin mihenk taşına sürülmeli.
 Yüksek tutkuyla "özenilesi duygu haline" bir bütün olarak, sadece alışkanlıktan ötürü “aşk” denilmemeli. Onu sadece "irade dışı bir tutsaklık" olarak almalı, ama asla orada kalınmamalı. Aşk öncesi "cicim dönemi"ni olumsuz etkileyecek dış etkenlere karşı savunma mekanizmasının işleyiş şifresini sadece iki kişi bilmeli.
Sorun tanımda değil, bağımlılığın kutsanmasındadır. Aşk bir bağımlılık hali hatta kör bir bağımlılık hali olduğuna göre, özgürlüğün çok önemli bir bölümünün enerjisini yakıyor demektir. Bağımlılıkların tümü için söylenebilir bu.
***

aşkın yaşı
ana-baba fikir:
İnsanoğlu-kızı birbirlerinin gözlerinin içine ancak eşit seviyedeyken bakabilir, birbirlerinin göz bebeğini kendi şavkında görebilir.Aşk yanığı bacalarda kurum olarak kalır da, sevdalar, kar eriyiğinde güneşi görünce toprağı pürtleten mantara benzer.
Bu yüzden mesajlara kulak vermek yerine, masajlara tümünü vermektir asıl ilişkinin kökeni.

Nasıl mı?
Taklitlerden sakının, kendi figürünüzü yaratın






sevgi engel tanımaz














zaman ve biz

MUTLULUK
AŞK MAHKEMESİ
Sevgili olmak kolay

15.8.07

MİM'LENDİKK!



Yıllanmış bir ağaç gibi köklü, gür
Yalan hiç yıkılmayacakmış gibi görünür
Hükmü verilmiştir oysa:
Yıkılacak. Çürümüştür.

Ataol Behramoğlu


Yalanını sevsinler senin derler ya?

Radikal G.mdeki CV'lik itirafımdı, yıllar önce.


Bir EDİciğimiz var ki, her yanından, şanından, kanından ve canından sevgi ve onun türevi olan mutluluk fışkırıyor. Yetişen, okuyan nasibini alır. Son gelene de kalır korkmayın.

Bizi öyle bir köşeye sıkıştırmış ki, hani dönülen köşe olsa, canım değil, can düşmanım yanardı. Ama bu öyle bir yüklem ki, öznesini çömlek imalatçısının eline düşürür alimallah!

Mim’ledim diyor:)

İtiraf istiyor, püsküllüsünden, süslüsünden… öyle bir itiraf et ki, demeye getiriyor mimikli bakışlarıyla, insanı ömür boyu yalandan mahrum bırakacağa benziyor. Açıkçası yalanlarımızın şifresini istiyor, hızlı koşmamızı sağlayan sermayemize ağır vergi yüklüyor... Blog aleminde verilecek şifre miydi bu hele cancağazım:)

Amaaa, hatır demiri keser (emir idi o değil mi demiri kesen, aynı şey).

Burada sevimli olanlarını itiraf edicik deel mi?

Nerden başlasak ki!! Allah allaaaahhh!!

Heyecan bastı, hele bir soğuk duş aliim de geliim…

…….reklamlar

Önce şu yalansavar mermilerden söz edek! Hem heyecanımız durulur biraz.

Mesela:

-valla billa:-15 yaş altı yalanlardan-:eh öyleyse inandım (nah inandım, “valla billa”nın ne caydırıcılığı var ki, hadi neyse…)

-guran çarpsın eer yalanım varsa:-15-25 yaş arası yalanlardan-:kaç kişi ölmüş, yalandan guran çarpmasıyla? Bir sayısını ve hele gardaş?

-Anam avradım olsun eer yalanım varsa:-gecekondulu yalanlardan-:ula kocabıyık! Bu kurbağa yalanı olur. Ayağının birini kaldırıyon ha, görmedim sanma. Zaten bir anan var, ee? Bunun yanında bir de avradım olsun diyon, anlmaıyom mu sanki bu kelime oyununu! Hınzır seniii, seni Aziz Nesin’e teslim etmeli.

Politikacı yalanları-Oooo bu konuda bir ansiklopedi yazak en eyisi- >Biz sevimli olanlarını yazıcııidik!

Erkeğin eşine yamuklukları: (tabi bazılarının…)

BURAYA BUYURUN … affedersiniz, yorulacaksınız ama…

Bazı yalanlar var ki, şifresi verilmezzzz, doğum tarihinden, il plakasından, yakınların adlarından şifre oluşturulmaz. Sonra ne olur-olmazzz.

Bir ip ucu:

Bir gün, sıkıntı basmıştı beni, her zamanki gibi koşamıyordum, doktora gittim. (hayır anlatmıyorum, utanırım)….

“psikojenik” dedi. Oysa “eko”jenik çıktı. Yani “ekolojik”, yani “temmuz sendromu”. 350’m boşa gitti 3 yıl önce!!! Oysa o parayla, “Devletin, Ailenin ve Özel mülkiyetin Kökeni” kitabını alacaktım. Bana acıyan bir arkadaşım hediye etti.

Aaa… bizim de vardı birkaçtaneee!! Üzgünüm yer kalmadı Edicik. [(bu edicik ismi sevdim)x(var bir tane kiii, çok ısrar ederlerse belki? Biraz nazlanayım. Ne nazı yahu! Dil ürkmesi..] .

12.8.07

Mutluluk

DUYGUSAL-Flamenko/ youtobe


Evrende zıtlıklarla var olan olgulardan biri de mutluluktur.

Mutluluğun çeliştiği şey, olumsuzluk hali mutsuzluk: insana üzüntü veren, yaşamsal fonksiyonlarının dengesini bozarak, karmaşaya ve oradan acı çekmeye götüren bir durum olarak ifade edilebilir.

Ruhun bir fonksiyonu olan mutluluk için,
“bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan doğan kıvanç durumu demiş TDK.

Mutluluğun, beden üzerindeki biyolojik belirteci, nöronların beyin üzerindeki uyarıcı etkisi midir? Kimyasal bir salgı mıdır?
İnsana, mutsuzluk ve kriz anlarında verilen ilaçların ancak maddi bir kaynağa etkisiyle düzeltileceği düşünülmüş olabildiğine göre, pek yanılmış sayılmayız.

Mutluluk bir amaç mı, araç mı, bir sonuç mu olmalıdır? Diye soranlar da var.

Spiritüalist görüşe göre mutluluk bir amaç değil, bir sonuçtur.
Oysa mutluluk, siz farkında olmadan bazen araç da olabilmektedir.
Bir işyerinde çalışan biri ve bir aile üyeleriyle günlük yaşam gereklerinin sağladığı ilişkiler sorumlusu, ya da bir ülke vatandaşlığı sorumluluğunu taşıyan birisiniz. Aynı anda sizin için amaç olan mutluluk, ilişki ve dayanışma içinde olduğunuz diğerleri için araç olabilmektedir. Onlar için araç sayılabilen sizin mutluluğunuz, daha sonra size “artıdeğer mutluluğu” olarak tekrar döneceğini de varsayabilirsiniz.
Çünkü, mutluluk, performansı artıran etkenlerden biri olduğundan, üreteceğiniz değerin hatta etrafa yaydığınız pozitif enerjinin de kaynağı olabilmektesiniz.

Mutluluğun kaynakları nedir o zaman?

Başta güzellik?
Para; yani maddiyat?
Seks?
Beslenme?
İktidar?
Bilgibirikimi?
Cahillik?

ÖNCE GÜZELLİK

Aristotales güzelliği şöyle tanımlamış: "güzel olan, salt kendisi için arzulanabilir olandır". Ayrıca ona göre, güzellik matematiksel bir orantı gibi ele alınır.Güzel olan kavranabilir olmalıdır ve bu da oran ve ölçü ile ilgilidir.
Günümüzde kuaförlerin, berber ve güzellik salonlarının referansı Aristo’nun teorisi olsa gerek. Aristo’ya göre güzelliğin içerisinde kültürel gelişim, bilgibirikimi var mıdır? Ölçülebilirlikten söz ettiğine göre, genel kültür düzeyi de güzelliğin ölçülebilir fonksiyonlarından biridir.

“Ben güzele güzel demem güzel benim olmayınca”/ Karacoğlan

Buna göre en genel anlamda güzellik, bakanda beğeni ve hoşlanma etkileri bırakan, haz duyumlarını uyaran nesnelerin niteliği ya da özelliği olarak tanımlanır. Bu eğilim genel olarak estetik gerçekcilik olarak adlandırılır. .

Başka anlamda,

güzellik bakılan ile ilgili değil asıl olarak bakış ile ilgilidir. Bu eğilimse estetik öznelcilik olarak adlandırılır.
Estetiğin ana konusunu da bir anlamda güzellik kavramı oluşturmaktadır.


Genel görünüşte çirkin birine, “sen dünyalar güzelisin” diyen aşık bu görüşü temsil etmiş olmalı.

Güzellik, idea'nın bir sanat yapıtı olarak gerçekleşmesidir/hegel


PARA MUTLULUK KAYNAĞI OLABİLİR Mİ?

Bu sorunun cevabını ararken, “para-sex-mutluluk” ilişkisini inceleyen bir istatistik bilgiyi buldum:

SEKS ILE PARA ARASINDA BAĞLANTI YOK

Araştırma sonuçları, cinsel aktivite ile eğitim arasında ya da cinsel aktivite ile gelir düzeyi arasında bir bağlantı ortaya koymuyor. Evli olanlar arasında cinsel yaşam daha aktif.
Gelir düzeyi ile cinsel ilişki sıklığı arasında bir bağlantı var mı? Araştırmaya göre, böyle bir bağlantı hiç yok. Bulgulara göre, para daha fazla mutluluk satın alır gibi gözüküyor ama daha fazla seks getirmiyor.
Iyi eğitimli kadınların eş sayısı, diğer kadınlara göre azalıyor. Boşanmış erkekler ise diğer gruplara göre daha çok eşli bir yaşam sürüyor. Işsizlerin de çok sayıda kişiyle birlikte oldukları görülüyor.

Para ve ilişkiye girilen kişi sayısı arasında bir bağlantı var mı? Istatistiksel olarak bir bağlantı yok. Para, daha fazla sayıda kişiyle ilişkiye girmeyi sağlamıyor.

Araştırma cinsel aktivitenin artmasının mutluluğu artırdığını net biçimde ortaya koyuyor. Tek eşli olanlar, çok eşli olanlara göre daha mutlu. Daha fazla gelir ise ne daha fazla cinsel ilişki, ne de daha fazla kişiyle birlikte olmayı getiriyor.
Kaynak:birgun.net
muratarin@birgun.net


Tek cümleyle, Freud’u anacak bir anıdan söz edelim.

Bekar iken arkadaşlarımdan biri, “dondurma üstü fıstıklı baklava yediğim gün, her zaman çirkin gördüğüm kadınlar, gözüme GÜZEL görünmektedirler” derdi.
Vay sapık derdim bende:)

İLİŞKİLER ve MUTLULUK
gelecek yazının konusu olsun…
--------------------------------

7.8.07

Sosyete Çevreciliği



Özel şirketler karlarını çevrenin ve hayatın genel kalitesinin bozulması pahasına kamu maliyetine yansıtmaktan kaçınmazlar. Hendelson’un yazdığı gibi onlar bize pırıl pırıl parlayan tabaklar ve çamaşırlardan bahsederler. Ama pırıl pırıl nehir, göl ve denizin bir bir elden çıktığını söylemeyi unuturlar, nedense. (f. Capra)

İskenderun Belediye Kültür Sarayında düzenlenen “Çevre- İnsan ve Işçi Sağlığı” konulu panel, “çevrecilik kimin çıkarına ve nasıl bir çevrecilik”” gibi bir sorunun yanıtını bulmamızı sağladı.

Protokol konuşmacılarını dinledikten sonra, aldığım notların başlığınını, ‘Sosyete Çevreciliği” olarak yorumlamayı uygun buldum.
Paneli düzenleyenlerden biri olan İşçi sendikasının iyi niyetinden endişe duymaya başladım. 

Panelin tanıtım ilanına büyük puntolu harflerle yazdıkları, ”İnsan ve işçi sağlığı” kavramında iki özne görülmektedir.
Bu yaklaşım, yazım hatasından kaynaklanan bir rastlantı olabilir mi?

Belki de çaktırmadan, işçinin insan olup olmadığı tartışılmaya açılmıştır!
Şaşırmış değilim. Dünya sosyalistleri, sömüren sınıfının “emek-değer” kavramlarını bu çerçevede sorguladıklarını zaten biliyorlardı. İlginç olan şey, sömüren sınıfın bunu her zaman açık dille, ifade etmemesiydi. Üstelik, bir işçi sendikasıyla ortaklaşa hazırlanan bir panelde, işçi sendikasının dalgınlığından bu kadar açık yararlanmış olmasıydı.

Sosyete çevreciliği tespitimi, panelistlerden, Çalışma Bakanlığı Başmüfettişi Y. Üner’e açtığımda,

“sosyeteyi kötü anlamda mı aldığımı” sordu? “Sosyete yüksek değerdir” dedi. Elbette “Sosyete, toplumun kibar, zevkli, zarif olmayı bildikleri kabul edilen insanlarından oluşan kesimidir” diye tanımlamışlardır. Ancak, bireyci ve seçkinci olduklarından ulusal-toplumsal sorunlarla uğraşmaya ayıracak ne enerjilerinin ne de niyetlerinin olduğu belli. Klasik tespitle onlar "düşkün insanları köpekleri kadar sevmezler" inancı yaygındır.
Bir sigara külünün yere atılmasındaki hassas tepkiyi, İsdemir Fabrikalarında her gün toz, gaz ve asbest yutan ve maden ocaklarında ömür tüketen insanların rezaletine gösteremezler. Onların çevrecilikleri yalnızca kamp yapacakları yerlerle sınırlıdır.

Konunun sosyete çevreciliğine dönüşmesi, tarihi bir çelişkiden kaynaklanmaktadır. Panelin sonuç bildirisinde de bu kanı doğrulanmıştır:
-Çevre Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Hunay Evliya (Oturum başkanı)’nın dediği gibi “Uzmanlar başka, politikacılar başka konuşmaktadır”.
Toplumumuzun iktidarı belirleyen çoğunluğuna göre, ölümlerin çoğu vade (alınyazısı) olarak biliniyor. Kirli hava, sinir bozucu gürültü, trafik tıkanıklığı, kimyasal kirleticiler, fiziksel ve psikolojik stresin pek çok başka kaynaklarıyla yaşamaya mahkum edilmemizi bir "kader" olarak bilenlerin oyları, hükümetleri belirlemektedir.
Bindiği dalı kesen toplum, Nasreddin Hocaları, Aziz Nesinleri de yaratmıştır aynı zamanda.
Bu çok katlı sağlık tehditleri, teknolojik ilerlemenin yan etkilerinden çok, büyümeyi ve yayılmayı, tek amaç edinmenin bencillikleri sonucudur diyor Prof. H.Evliya.
Bir sahil kampında bulunan, bir kaplumbağa türünün, tepelerde eksikliği fark edilen birkaç ağacın, kaldırıma savrulan bir sigara izmaritinin, elektrik teline takılan bir kuş yavrusunun, çatıda mahsur kalan bir kedinin, ekosistem dengesine olumsuz etkisi elbette sorundur. Bunlara kameralar önünde müdahale eden “çevre dostları”, fırın ağzında zehir soluyan işçileri bir gün ziyaret etmiş değillerdir. Sendika yöneticileri bile, seçim olmadıkça bu bölgelere ayak basmazlar.
Ağır sanayide ve yer altında, kenar mahallelerde, köylerde ve daha nice kuytu köşelerde telef olan insanların ekosistem dengesine katkısı SOSYETE ÇEVERCİLERİNİ ilgilendirmeyeceğini herkesin bilmesi gerekmektedir.

Çünkü, . Onların çevrecilikleri yalnızca kamp yapacakları yerlerle sınırlıdır.
z.örer/1998-Hatay Gazetesinde yayınlandı.

1.8.07

BİR TAVLA OYUNUNDAN İZLENİMLER



backgammon














Son birkaç aydır, neverland kardeşimizin davetiyle,Yahoo’da tavla oyununa alıştı(rıldı)m.

Zaman katili olmak gibi bir boşluğun dışavurumu devrini atlatmış olsak da,
ilk davetin izinde daha sıcak bir sohbet,
espri refleksinin oyun kuralı ve şansına sindiği yansımaları
ve her şeyden önce,
yakın menzil dostluğunun pekişmesi gibi bir şey…
Belki de bir çeşit "kadife kırbaçlı" sabır ve sinir testi:)

Her zar atılışında hangi pulu nereye,

hangi karşı hamle olasılığını nasıl gözlemleyerek koyma kararını vermek,

“matematik mantığını” ve belki de psikoloji matematiğini (ben uydurdum) “konuşturmanın” arenası…

Rakib(en)in psikolojisini sarsarak, civatalarını gevşetme esprisinin buluştuğu o sihirli zar var ya; ya da O’nun aynı depremi sizde yaşatması..? İnsanın fiziğine dokunmuyor ama, kimyasının HP’sini(yüksek performans) değiştirdiği durumlar düşman başına.

Satranç kadar kapsamlı derinliğe sahip değilse de, toplumun her kültür kademesine hitabetmiş olması açısından yaygın bir oyun türüdür. Futbol gibi, uluslar arası ortak bir buluşma dili haline gelmiş sanal alemde.

Oyun mu?

Neverland’ı bir kez dahi yenememiş olmanın gurur ve şuuru (nerden çıktı gurur ve şuur) burukluğu ve hırsıyla, dünyaya meydan okumaya başladım. Önüme geleni devirip geçiyorum. Ama, aması bu yazının asıl ana fikri oldu:

Hadi neverland’a yenilmek bir “şeref” addedilsin (kişisine göre değişir).

USA’lısıyla, Portekizlisiyle, Makedonyalısıyla, Ispanyoullusu’yla (“yollusu” değil, yanlış anlaşılmasın). İngilterelisiyle,…vs. match yapmış bulunmaktayım. Match demişken aklıma geldi, öyle ahım şahım bir İngilizcem de yok. Ama, pek de fena olmadığımı söyleyen oldu. Tabi ki, sıkıştığım yerde hazır sözlük varken, rahmetli Babam da bir şeyler diyebilirdi. Ama bendeniz, bir şeylerden fazlasını demiş olmanın rahatlığıyla hava atmaktayım şu turizm cenneti dedikleri Alanya’da:)

Ne diyorduk,

Oyun puan usulü, tekli ve katlamalı olarak oynanmakta.

Oyunda beklenmedik (sürpriz) zardan başka davranışlar dikkatimi çekiyor. O da hile, sanal hile. Oyun ayarlarında yapılan bazı hilelerle, sizi tuzağa düşürüp, kazandığınız puanları kendine yazdırıyor, ya da kaybedeceği kesinleştiği an, oyunu kapatıp kaçtığı oluyor.

Buradaki hileleri daha çok hangi ulusların, ya da hangi sistemlerin ürünü olan oyuncuların yaptığını küçücük bir hafıza istatistiğiyle tespit ettim.

USA’lılar hilede 1. sırada, İngilizler 2. sırada. Bu kategori içerisinde kadınlar daha çok hile yapmaktadırlar. Duygusal sarmaldan öte, Liberal teslimiyetin ürünü olsa gerek.

Bir Makedonyalı var ki, zengin bir ülkede koca aramaktadır (sohbetlerden çıkardığım izlenimden).

İran’lı bir bayan ile oynarken sordum:

-Şu anda İran’da mı yaşıyorsun? Hayır, Dubai’de. (hı anlamıştım, iranda olamaz) Dubai’de elektrik mühendisiymiş.

-İran da (bizdeki gibi) türban sorunu var mı?

-Sadece yöneticilerin sorunu var. (bu da bizdekinin ters versiyonu)

Siz İran’da yaşasanız, bu tavlayı oynayabilir misiniz?

Oyunu kapattı ve kaçtı.

Başka bir İranlı (neden irana taktın deseniz, isimlerden İranlı olduğunu anlıyorum, hemşeri ayağından sohbet etmek istiyorum, USAlı ve Biritanyalıdan daha sıcak geliyor da ondan).

O bayan da Ispanya da yaşadığını söyledi. (buna da içimden Hıı dedim.).

Sonuç olarak, Kuzey dahil doğu insanları, bu psikolojik (sanal) çıkar ortamında bile, karşısındakine daha ,çtenlikli (dürüst) davranmaktalar; batı insanlarının ise, doğduğu günden itibaren kişisel çıkarın hırsıyla yetiştirildiği bir yaşam biçiminin ürünü olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Bunlar güven vermiyor.

Ha unutmadan, google'e "tavla resimleri" yazıyorum (yazıya eklemek için), "kız tavlama" diye başlıklar çıkıyor. Birine "tıklıyorum, şu yandaki resimler geliyor karşıma:


Akıl yerine beden gösterisi!... bu da DOĞU toplumları özelliğimi yoksa?

Öyleyse ne doğu, ne de batı.....

Necip Fazıl ne demiş: batı batı diye diye BATTIK!

Bendeniz de diyor ki:
Doğu doğu dedik, biz doğarken öldük! (ben mi dedim bunu? Yok, Orhan Gencebay demişti)

Üçüncü yön, doğru PARADİGMA imiş.