31.7.17

modernliğin perdesi


Kadın Temmuz sıcağında bir kanadı açık pencerenin ağzına sinmiş, kitap okuyordu.
 "Ne güzel; şu yağmura gebe kara bulutların altında okuyan bir kadın görüyorum".
 Kadın, kitabın açık sayfaları arasına işaret parmağını sıkıştırarak kapattı, başını odanın görünmeyen tarafına doğru çevirdi, "kızım, dış kapıyı aç da ceyran yapsın" diye seslendi. Belli ki evde ne bir vantilatör, ne de klima çalışıyordu. "Olabilir; geçim derdi bu memlekette yalnızca kişinin kendi haylazlığına bağlanamaz ki. Allahın yeli bedava nasıl olsa demiştir" diye geçirdim. 
Kızına seslenirken bu yana kaykılan kitabın ön kapağı çarpıverdi gözüme. "Yasin-i Şerif". Kitabın sayfasına odaklandı tekrar. Sayfa ile gözü arasındaki mesafe taş çatlasa bir karışı geçmezdi. Satırlardaki sözcükleri "okurken", yüz profili boynundan esneyerek, satır başından sonuna doğru salınıyordu. Göz bebeği esnekliğinde bir sorun mu vardı yoksa? Hani, bir kazadan sonra boyun diski takılınca da göz esnekliğinden yararlanmak gibi. Hayat bu, ikame organlarla eksikler giderilebiliyor. İnsan insana, organ organa muhtaç.

Komşu olsak da ne bir konuşmuşluğumuz, ne de selamlaştığımız bir an olmuştu. Ama, karşılıklı imaj paslaşması yapıyorduk sanki. Oysa beni karşıdan gördüğünde anında pencere perdesini "caaarrttt" diye çekişi kanıma dokunurdu, kendimden şüphelenirdim bazen! Erkekten kaçmanın "namus" göstergesi olduğuna inananlar az değil şu toplumda. Ama bu kadınınki oldukça abartılıydı. Dedim ya, perdeyi bir agresif çekişi vardı ki, onun karşısında kendimi sapık sanmaya başlamıştım.

Evet evet o kadın mahallede yaşlı, özürlü bir adamı "sapık" ilan etmişti daha önce.  Ünü aşağı mahalleye kadar yayılmıştı "sapık adamın". İtham tek kaynaktan çıkınca, duyan da inanıvermişti sorgulamadan. Yan sokaktaki bir kadın adamı tarif ederken, 
"şu arka sokataki sapık mı...?"  
"onun sapık olduğunu kim söyledi!" 
 "nebiliim anam kendi komşusu falan kadın". 
"Yalan anam, adamcağız 75 yaşında, ayakta zor duruyor, kalbi çeyrek çalışıyor, nefes darlığı yaşıyor, merdiveni bastonsuz çıkamıyor, adeta ölüm gününü sayan  birinin sapıklık ve çapkınlık neyine.... Sadece çok konuşkan ve konuşma isteği dolu olan bir zavallı, o kadar... Zaten mahallede adamı muhatap alacak erkek de kalmadı. Ya öldüler, ya kahvehanelerde okey taşı kırmaktalar, ya da işinde gücünde hepsi. O zavallı da ancak kadınlarla karşılaşıyor ve onlarla konuşmaya çalışıyor". 

Penceredeki kadın, yasin-i şerif okumaya devam ediyordu. Durun bi dakka, yahu kadın on dakikadır aynı sayfaya bakıyor. "Sana ne!" Diyebilirsiniz. Evet, "bana ne" olamaz! Sonuçta, pencerede kitap okuyan bir kadın görüyorum. Hem de Türk. Hem de çevreye anlamlı mesajlar yayıyor. Az görülen şey merak uyandırmaz mı? Hem liberal takılıyoruz, hem de az sayıda kitap okuyan birini görünce fiyatını küçük görüyoruz. Olamaz! Arz talep meselesi. 

Ne diyorduk? Okunan kitabın sayfası henüz değişmemişti. Önünde yazı değil de resim mi vardı yoksa? Bulmaca çözüyor desem, buna kitabın kapağı uygun düşmez. Satırlardaki sözcükleri izci gibi sürdüğünü görüyordum. Öyle bile olsa, bir sayfa taş çatlasa iki, bilemedin üç dakikada bitmesi gerekirken…. Anladım, kadın okuyor gibi yapıyor. Başının arada bir çeyrek açıda da olsa bu tarafa yaylandığından belli. Olsuun, en azından bilim kurgu gibi bir manzara. Okuyor gibi durması da çok şey ifade ediyor değil mi?

"Ey adam", dedim kendi kendime, "sen pencere ağzında Kapital gibi heybetli bir kitabı okursun da, yorulunca onu bırakıp gitar çalarsın da, sonra da Karın ile şakalaşıp onu kahkaha ile güldürürsün de, sesi ve neşesi karşıdan duyulur da, komşuların öyle ya da böyle kitap okumasını neden yadırgar ve sorgular ve şüphelenir ve mıdıklanırsın!"

Haksızlık ettiğimin farkına vardım! Kadıncağız okuyor ve kimin ne niyette (sapık) olup-olmadığını ondan daha iyi kim bilebilir?

Kitap, sayfalar çevrilmeden bitti; kapatılarak yandaki kanepenin üzerine konuldu. Kalktı, içeri girdi. Az sonra elinde bir tabak ile çıktı, pencerenin ağzına dikildi. Aşağıya, fayans döşeli bina girişine doğru bir kaç yiyecek parçası fırlattı. Yemek artığı kemik olabilirdi. Ekmek kırıntısı da.... Gölgede yatmakta olan bir kaç kedi koşuştu, yiyeceklere çullandılar. Kadın mutluydu. Beni görünce perdeyi yüzme karşı "carrttt" diye çeken, bu kez bir tebessüm ile yüzüme kısa bir bakış attı, hemen geri dönüp mutfağına doğru yöneldi.

Helal olsun, hem kitap okuyup kültürüne kültür katıyor, hem de sokak kedilerinin beslenmesine karşı oldukça duyarlı. Demek ki okuduğu kitap işe yarıyordu. Aslında hayvan sever olmak için okumak şart mı ki? Diye sorduğum da olmuştur... Ancak, okumanın bazı etik davranışları beslediği de söylenirdi.

Bir gün duydum ki, kadının eşi hastaneye ameliyat için yatırılmış. Kadınlar arası sohbetlerde itiraflar ağızdan fırlar ya? İşte onlardan biri... Kadın demiş ki, "şu sizin binadaki dullara özeniyom. Ne güzel erkeksiz yaşıyolar. Allah bana bir fırsat verdi ki... Bende şans mı var! O domuz yine kurtulur bir şekilde..." Kadın daha neler neler demiş de, aklımda kalanlar bu kadarcık. Neyse, sözüm ona adamın kalp damarlarından irili ufaklı 4-5'ini değiştirmişler. Adam kurtulmuş. Bir hafta sonra taburcu edilecekken, önü pazar gününe denk geldiğinden çıkarılmamış. Bir hafta aradan sonra duydum ki, kadın kocasına boşama davası açmış. Nedenini bilmiyorum ama, sanırım kocasını hurdaya çıkmış bir makine gibi görmüştür. 

Eyy "kitap okuyan, kedi besleyen kitap/hayvan seven çağdaş, modern, kültürlü kadın", eşin yarın taburcu olacak, o gününde yanında olmak varken, boşama davası açarak onu kutlamak için piknik gezisinin imaj kurtardığını hangi kitapta okudun?

“Hayvan sevmeyen insan sevmez. Hele de kitap okuyandan hiç zarar gelmez”





28.7.17

uygarlığın iki yüzü


otantik okumalar

Kent uygarlığında su bardağı ile yemek tabağı ya camdan, ya da porselenden yapılmış.

Yer, ya betondan ya da kaygan fayanstan....

Bu hayatta ilgi alanı binbir çeşit. Zaman su gibi akıp gidiyor; uygarlık, saatin djital göstergelerinde saniyleri hesaplıyor. Gerçeklerin gizlendiği detaylara bir türlü yetişemiyorsunuz. Aceleniz hep var. Son lokmayı yutmadan sofradan (pardon masadan) kalktınız ve telaştan ayağınız kaydı; bardak-tabak elinizden sert fayansların (tuzağına) düştü. Cam bardak -mı tabak mı neyse- parçaları her bir yana yana fırladı. İçinden sıvışan su yerin kayganlığını iyice kışkırttı. Islak yerde cambaz gibi yürüyebilseniz de, beyniniz normalden daha fazla enerji yakacaktır. Düpedüz stres nedeni!.. Hain cam parçalarını bir yıl boyunca toplasanız bitmez. Hatta velakin topladığınız parçacıkları tartsanız ilk halinden ağır geleceğini düşünürsünüz. O kadar yani! Kızdığınızdan böyledir bu.

Öyle ki, insan "kızınca kıyamet" koparabiliyor değer yargılarında.

içmelikler

***

Taşra kültüründe su tası ile yemek tabağı bakırdan yapılı. Dışı vayvaylı olsa da içi kalaylı. Yer, toprak ve çimen.

Varsayalım ki tas/tabak elinizden düştü. Hatta velakin içinde su vardı. Su yeri ıslattı, ince tozları hapsetti.  Ya da yerdeki çimenler kaptı. Körün aradığı bir göz... Boşa giden bir şey yok. Stres/kızmaca yok. Yenisi sudan ucuz. O kadar yani.

***
Aaahh ahhh! Kitap, "fayans ile cam"a bu kadar yakın olacağına,

(özünden doğan ağaç gibi) bakır tas'a, tahta fıçıya bu kadar yakın olsaydı,

hayat daha otantik olmaz mıydı? Herkes kime ne için oy verdiğini bilmez miydi? Hayat bayram olmaz mıydı.......

Karşıdan bakınca, "çağdaş uygarlığınız batsın" diyesi geliyor insanın!

8.7.17

bir deneme denemesi

Şeytanın kulağına kurşun, şu sıralar kendimi epeyce yakışıklı hissediyorum. Aslında uzun zamandır öyle olmadığımın farkındaydım. Fakat şu sıralar, arada bir kapıldığım anlardan biri. Sağolsun bunda berberim Memedin de payı var. Ama çok uzun sürmüyor. Saç dengeleri değişince, ölçüler de çığırından çıkıyor. Fiziki ölçülerimin dengeleri pek bozuk sayılmasa da, kafa kemiğimi ve bacak yapımı yeniden tasarlamak ve daha estetik yapmak isterdim doğrusu. Saçlarımın kafa coğrafyasındaki sınırları, saç teli kaçakları… ve diğer organların koordinatları tam estetik tamire muhtaç.

Tedavüldeki kültür diyo ki, “Allah öyle yaratmış, bozarsan isyan sayılır”. Biz de inanı-yoz... Dolayısıyla toka dahil hiçbir şey takmıyoz kafamıza. Desem de pek inanmayın. Tıraş, parlatıcı, şampuan, losyon, rolon, pafüm… vs gibi malzemeler metroseksüelliğe girmediğinden, rahatlıkla değerlendirebiliyorum. İşte bu noktadan sonra sözünü ettiğim sanal his peydahlanıyor içimde. Yakışıklıyım hissi…

Yakışıklı olmak önemli mi?

Geçenlerde feminist gurupta “güzellik” kavramını tartışmıştık kısaca. BURADA "Güzellik nedir"
 konusunu işlemiştim felsefi açıdan. Bilindiği gibi, güzellik deyince kadınların estetik ve magazinel kültür kompozisyonu akla geliyor; yakışıklılık ve karizma da erkeklerin….

Nasıl bir durum derseniz? Mesela caddede dik yürüyorum. Omuzlarımı az yukarı kaldırıp, hafiften öne doğru kasıyorum. Göğsümü kabartıyorum. Vücut kitle endeksim 3 kg. daha vermem gerektiğini işaret ediyor ama, bu anlık değişimleri dikkate alınca bişeyciklerim kalmıyor kaygı adına. İrademe ve bilincime güveniyorum. Sigara içmediğimden belli değil mi? Göbek konusunu tamamen hallettim sayılır. Yukarıdan bakınca, eğilmeden diz kapağımı sıfırdan görebiliyorum. O kadar yani. Yüz coğrafyamdaki organlarımın esnek bölümlerini de moral katsayıma güvenerek, kolay ayarlayabiliyorum.

Vücut koordinatlarınız nasıl olursa olsun, içten gelerek gülümsemek güzelliği otomatiğe/garantiye almaktır. İçten gelmezse sırıtmak olur. Mesela takırdarken (kahkaha) boğazdan çıkan sesin bir de az frekanslı geri yansıma dalgası olmalı. Yoksa, o zorlama ve gösteriş gülmesi olur ki, yavan kaçar.

Bunların farkındasınız ve hileli tavırlara tenezzül etmiyorsunuz. Güzelleşiyorsunuz, karizmanız coşabiliyor. Kaşlarınız yukarı kalkıyor, gözleriniz de buna paralel irileşiyor. Geriye ne kaldı? Moral, moral moral ve ulusal kolektif düzenin radyasyonundan korunabilme cephanesi.

Kişisel bir durum aslında... Desem de, buna da inanmayın. İnsanın kendini güzel ve yakışıklı bulması moral açıdan hem ailesel, hem de (olumlu yansımaları bakımından) çevresel olabiliyor. En azından hayata ve olaylara daha yapıcı, uzlaşıcı ve esnek bakabiliyorsunuz. Özgüven kaçağınız olmuyor. Toleransınız ve çözümleyici niyetiniz yüksektir o anda. Karşınıza çıkan “cahil bilgiçliğiyle” örselenecek olan kişiliğinizin savunma mekanizması iyi çalışıyor. Öfkelenmek, sigortaları attırmak yerine, ukalalarla en fazla alay ederek başınızdan savmayı başarıyorsunuz.

***
Birkaç gün önce Kızımız tatil için geldiğinde beni tepeden tırnağa inceledi. “Babacığıımmm, gittikçe gençleşiyorsun bakıyorum da… bunu neye borçlusuuunnn…” derken boğazımın altına, ellerimin derisine, yüz mimiklerimin estetiğine… falan bakarak, inceledi. “Hiç sarkma, buruşma, pörsüme yok… ne güzel. Hem de çok fitsin. Bak sana neler aldım, hepsi genç işi” diyerek, hediye bohçasını gözümün önüne döktü… Cicili bicili renkli renksiz desenli bir sürü yaz giysileri… Hadi diyelim ki renk ve biçimlerine hatırın için katlanacağım, bunları ne zaman eskiteceğim? Ve ardından aynaya bakıyorum. Gerçekten de kuru iltifat olmadığını fark ediyorum.

Daha ne olsun; memleketin gidişatından başka, kişisel ve ailesel derdim yok . Ancak, "alan almış, satan satmış” ayaklarından paça olmaz, biliyorum. Bu kapsam alanında çizgili picamayla misafir karşılayanlara iki çit lafım var: ayda iki gün, en az on yıl semt kütüphanesine uğrasalar fena olmaz aslında. Ben zamanında uğradım ve şimdi akşamları da evde giyimime özen göstermeye çalışıyorum. İnsanın önce kendine, sonra yakınındakilere ve daha sonra uzaktakilere de saygısı olmalı.

Bakımlı olmak iyidir. Her zaman öyle miyim? Hayır! Bazen sallapati durduğumuz anlar da olabiliyor. O durumlarda insan görmemeye, yakınımızdakilere de mazeret üretmeye çalışıyoruz. Bir de sallapati yakalandığımız anlarımız var ki, ayda yılda bir görüştüğümüz ve değer verdiğimiz insanların fotoğrafik hafızasında öyle kalmak ne tuhaf! Oldu böyle anlarımdan….

Araya şunu da sıkıştırayım:Parası olduğu halde mağazadan yırıtk kot alıp giyenlere valla bila gıcığım! Onlar Sosyalizmin yoksul savunuculuğunu istismar edenlerdir. Dolayısıyla da düşünen ve farkındalığı olan yoksullarla alay etmenin daniskası olduğunu düşünüyorum. Elimde değil!

Şu sıralar kendimi yakışıklı hissedişimin nedenleri yalnızca tepeden inme psikolojik (his) değildir elbette. İnsanın duygu durumunun maddi alt yapısı mutlaka vardır. Özellikle hayat ve hayatötesi Arkadaşınızın … (Ona sevgili diyor romantik edebiyat. ben daha fazlasını...). Ardından emek ve bilgi…. Yoksa kendimizi avutmuş oluruz ki, "kendi gibi inanmayan insandan nefret ederek, bazen öldürerek ve bunu allah için yaptığına inanarak cennete gideceğini sanan insan konumuna düşeriz; Allah korusun.

24.6.17

İsveç'te bir kitap muhabbeti



Erol Yilmaz yazmış. 
----------------------------

"16 saat · Helsingborg, Skåne County, İsveç

ÇOBANIN GÜNLÜĞÜ
Biraz uzun yazdim galiba..
Helsingborg merkezinde güzel kahvesi olan .bir cafeteryaya hafta sonu hep gider ,bir kahvesini icerim .cafeterya yabancilarin pek gitmedigi bir yer olup ,orta yaşlı yaşlilarin bir ortami olan yer.Herkesin kahvesi ile beraber kitap okuyup sohbet edilinen bir yer , bende artik kitablarimi orda okumaya başladim .. kahve ve kitap okumam bitti kalkacagim esnada orta yaşlı bır bayan durdu yanimda
-Affedersiniz.
-Buyrun dedim
- Siz ne okuyorsunuz?
-Roman okuyorum niye sordunuz?
-ilk defa goruyorum bir yabancinin cafede kitap okuduğunu
Kadın haklı idi kitap okuma alışkanlığimiz yok..!
- öylemi dedim
- Ne is yapiyorsunuz? diye sordu
-pizzaciyim dedim
-Anladim Diplomasi olmayan meslek..!
- Diplomaya ne gerek,Bizde DiPLOMASIZ Cumhurbaskani bile olunur dedim Tarzanca bir dille
Kadin güldü
-Çılgın Türkler diye..!
Turkiyede ne is veya mesleginiz tahsiliniz ne ? diye sordu .
-Çobanim dedim 5 sene okudum.
-Bizde peygamber meslegi dedim.
-- Anladim ...!dedi kadin
-- Guzel dedim bir insan bir is yaperken okumadanda meslek sahibi olunuyor .Turkiyede ilk okul mezunuyum dedim ama Her şeyide biliriz.
Artik bende masada gerilerek tarzanca dilimle sanki İsvec i dize getirmis gibi kendimden emin gibi
-- Siz bilirsiniz eeey isvec pizzalari yakar veririz size yoksa acliktan ölursunuz dedim.
-Aman ha siz olmazsaniz ne yapariz. dedi kadin
- Size iyi gunler. dedi bayan gitti yerine oturdu bende kendimden emin hareketlerle ve kitaplarin bana verdigi kuvvetle sanki o cafeyi fethettim . Bundan sonra hep kitaplarla oraya gidecegim..!
Kitap okumak guzel bir seydir .İnsanlarin bile size yaklaşımi farklidir."
----------------

23.6.17

kitaplarımı okur değerlendirmesi

 BİNLERCE TEŞEKKÜRLER:)

M.B. diyor ki, "şu edebiyatın diline bak..." ve devam ediyor.


Norveç"ten M.B.


-----------------------------------------------------------------------------------

N.B. Avrupa'dan diyor ki,
"Samimi söylüyorum bu kadar güzel bir roman yazılamaz. okumaya doyamadım aslında. bir romandan çok hayatın gerçekliğiyle örtüşen bir kitap. herkese okumasını tavsiye ederim. Zihni Özer (Örer) hocamıza bu güzel eseri bize okutma fırsatı sunduğu için teşekkür ederim. admin Erol Yılmaz'a teşekkürler"

-----------------------------------------------------------------------------------

G.B. diyor ki,
"Değerli abim Erol yılmazdan yemek yerine kitap hediye ediyor. bu şaheser kitabın (yazarı) Zihni Örer kitaplarını aldım ve bana iyi okumalar."


-------------------------------------------------------------------------

A. K. demiş ki, 
"Burdan Erol Yılmaz dayıma teşekkürlerimi sunarım. yapmış olduğu kitap kampanyasından dolayı. kitaplar bize ulaştı. Zihni Örer abime de ayrıca teşekkür ederim bu güzel eserler için. saygılar, okumak güzeldir.


--------------------------------------------------------------------------------

Faruk atalya diyor ki,
"Erdal bey'den aldığım amele mektebinde SOYLU RÜYALAR kitabını bir solukta okudum. diline yüreğine sağlık. çok güzel olmuş. bizim kuşağın, bizim şehrin, fabrikanın, velhasıl soluduğumuz ortak sosyolojik atmosferi ÇEREZ TADINDA anlatmışsın. KAR TANESİ GİBİ BİRBİRİNE DEĞMEDEN YOLUNU VE HEDEFİNİ BULAN SÖZCÜKLER CÜMLELER zorlama olmadan hümanistçe anlatmışsın. kutlarım seni. başarıların devamını diliyorum.
Not, kitapta çingene kadının grevdeki kızına söylediği, VERİRİM SENİ BİR DEMİR-ÇELİKÇİYLE ACINDAN ÖLÜRSÜN sözünü unutmuşsun!"

---------------------------------------------------------------------------------------------------
İsceç'ten Erol Yılmaz diyor ki,

"DR. CİWANIM...!
Sevgili Halil Doğan beni Zehni Örer gibi aydın bir şahısla tanıştırdığınız ve yapmış olduğumuz dostane ilişkilerimiz için size çok teşekkür ederim.."
Bu aradan İsmail Bulduk kardeşime teşekkürlerimi sunarım. Emanetiinizi bu gün itibariyle almış bulunmaktayım, teşekkürler."
------------------------------------------------------------------------------------------------
Erol Yılmaz diyor ki,



-------------------------------------------------------------------------------------------
erol Yılmaz diyor ki,


--------------------------------------------------------------------------------------------
Erol Yılmaz kitaptan bir parça paylaşmış.


--------------------------------------------------------------------------------------------------
Hakan Barut Kısadağ diyor ki,




--------------------------------------------------------------------------------------------


Aslan Kaplan diyor ki, 


---------------------------------------------------------------------------------

Kart ali Fuat diyor ki,


--------------------------------------------------------------------------------------------
Tayyar Kalkan arkadaşlarına önermiş.


------------------------------------------------------------------------------------------

Halil Karadağ kitaplar hakkındaki duygu düşüncesini
 bir şiir ile dile getirmiş.
---------------------------------------------------------------------------------------------

23.4.17

kitapların özü


Her ikisi de (hatta üçü de) ne Köy Enstitüsü Yazarlarının salt köy edebiyatını, ne de postmoderncilerin burjuva edebiyatını taklit eder. Bir yanıyla her iki türden özellik taşısa da, özünde okurun üçüncü bir yöne bakmasını sağlar.


1960'lı yıllardan başlayarak, tarım toplumundan sanayi toplumuna "sürüklenişin" (özellikle sürükleniş diyorum, bu noktanın politik yanı genişçe sorgulanmaya değer) sancılarını yaşarken, kendi yolunda düşük yapmanın acılarına dikkat çeker.

"Köyden indim şehire şaşrdım birden bire"yi çağrıştıran bir çizgide ilerleyen hayatların gizlerini çözer.

Köyün tozlu yollarından şehrin karanlık asvaltına pusulasız, kimliksiz, bütçesiz, yalansız, torpilsiz ve yalnız koşan bir çocuğun büyüme hikayesidir.

"Eğitim, iş ve aşk klasiği" denilen bir sac ayağı üzerinde pişen yemek gibidir. Kahramanlar hayatın acısını ve tatlısını kendi içinde yaşarken, egemen kültürün neminde küflenerek, mayhoş bir tada dönüşürler sonunda.

Bir okur ilk kitabı okurken iki yerde ağladığını söylediğinde, benim de gözlerimden bir damlacık yaş düşmüştü! O yaşlar ki, yurdumuzun geleneksel arabesk motifine inat, arayış öfkesiyle sıkılmış yumrukların suyu olacaktı. Çünkü, okurun nerede ve neden ağladığını sormadan derinlemesine biliyordum.

Mücadelenin amacı kazanmak, sonunda mutlu olmak değil mi bu hayatta? Mutlu olmak için yüksek yaşamak....? Yüksek yaşamak için verimli bir emek ve fırsatlar bütünü...? Fasit bir daire.....

Aç tavuk düşünde darı görürse, amele de soylu rüyaya öyle yatardı bu alemde. Tutk ki amelesiniz. Rüyadan uyandığınız, başınızı yastıktan kaldırdığınız, bir süre öylece donakaldığınız ve geride bıraktığınız o umsuluk anı düşünsenize! Hele soylu bir rüyaya yatmışsanız? Rüyanızı bile soyup soğana çeviren güçlere kahretmez misiniz? Kahrınızın içini köşeli fikirlerle örmez misiniz?

Her şeye rağmen Okumak gerek....

28.3.17

filozof demiş ki



Filozof, ön yargısı son yargısından ağır gelen bir politikacıya ve alt türevlerine demiş ki,
“at gözlüğü takma, gerçeklerini kendin gör”.

Bu söz üzerine politikacı filozofa hakaret davası açmış. Mahkeme kurulmuş. Hakim filozofa sormuş,
-sen bu adama (politikacıya) “hayvan” dedin mi?
Hayır hakim bey, cümlemin içinde bir hayvan adı geçmiyor ki?
-At nedir o zaman?
Ha o mu? “Atmak” fiilinden gelir. “Gözlüğü yere at ki, gerçekler -hayır mı şer mi- anlayasın” demek istemiştim.

- Açık konuş, “gerçek”lerden neyi kast ettin?

Kılıcını yalarsa bir toplum celladının, geleceğini bok eder evladının...

-Anlaşıldı, cümlen devrik oldu. Şimdi de seni devrimcilikten yargılayacağız”.
/yeni uydurdum:)

6.3.17

Nar Kırığı roman yayımlandı


VE DİĞERLERİ.....
Nar Kırığı


"Nar Kırığı" romanımız bu gün çıktı. Sıradaki "Çarıklı Aşıklar" ve "Aşk Sanığı"
--------------------------------------------------------

Öğretmenim Dergisi Yayınevi sahibi  Adnan Gündüz ilk kitabım olan "amele mektebinde SOYLU RÜYALAR"ı yayımlamakla, karanlıkta yürürken, yoluma çam çırasıyla ışık tutan kılavuzum olmuştu. Eskilerin deyimiyle, "Babıali sokaklarını aşındırmak, hatta o yokuşlarda aşınarak yok olmak" da vardı kaderde. Teknolojinin hızı, eskilerin yaşadığı, bir kitabı yazmaktan çok yayımlatmanın yorgunluğunu bana yaşatmadı.  O sancıları çeken bir yazar sıfatıyla, bu kapıyı aralayan Adnan Gündüz'ün, "para edebiyatın genetiğini bozar" felsefesini ilke edindiğini öğrenmiş bulunuyorum.

Örneğin en popüler bir yayın evi, “getir kitabını yayımlayalım, ünü arşa çıksın” derse bile, "arşa çıkacağına aşka çıksın” diyecek kadar da vefakâr kalacağım. 

--------------------------------------------------
Bu kitap ne anlatıyor?" diye soranlar oldu da, burayı okuyan ŞURAYI da okursa ne demek istediğimi daha net anlar diye düşünüyorum.